Deve misali neremiz doğru ki çözüm bekleriz! – Said İlhan

Must read

Gündemin başkaları tarafından belirlendiği yerde ne kadar “dürüst” olsanız neye yarar… Kaldı ki durumun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Yine de sahne önüne konan “figüran” karakterleri izleyen bir kısım “aktör” oyuna dahil olmak istese de sağlam zemine dayanmayan duruşları nedeniyle haliyle dışında kalıyor. Toplum mu ne yapıyor? Yüz yıllar yürüyüp yaşam biçimi kazandığı “kimlik” ve övündüğü 8 – 10 bin yıllık tarih / kültür birikimi kulvarından dayatma yöntemlerle başka kulvarlara yönel(til)mesi onu CEMAAT topluluğuna itmiştir. Tüm bunlar durduk yerde olmadığı açıktır… Çok eskilere gitmeye gerek yok, bizim nesil iyi bilecek; 1950’li yıllar EOKA ve TMT yer altı örgütleri sözde “kurtuluş” için ama gerçekte dış düşman yerine kendi iç dinamiklerini hedef almiştir. Dolayısıyla dış emperyal güçlere (bilerek, bilmeyerek) alet  olup onlara yaradığını kabul edelim, Ancak şurası da bir gerçek; gelen gideni aratır hale gelmiştir.

Sonra 1960’lı yıllar Kıbrıs Cumhuriyeti kur(dur)ulur… ehveni şer ancak yürütemedik çünkü bağımsız kalmayı başaramadık. Buna çalışanlara (aba altından sopayla) emperyal güçlere teslim anavatanlara teslim edildi… bu sayede de olay toplumlar arası  (Rumluk – Türklük meselesi) çatışmalara sürüklendi. Ve anavatanlarda (1967 ve 1971) sözde “gomonizme karşı” askeri darbelere sıra geldi. Artık hak hukuk ve demokrasi hak getire! Hala daha akıllanmayan Kıbrıs halkı toplumlar “oyunu” görmekten uzak düşünce malum 1974 faşist Yunan darbesi ile Türk askeri müdahalesi geldi. Geliş o geliş, gidişi Allaha kalan bir duruma dönüşmesini dahi anlamakta zorlanıyoruz… Yani coğrafyamızda atılan her adım Batı çıkarlarına bağlı olmaktadır. Oysa savaşların yarattığı ihtilafları barışçı yollarla uluslararası hukuk ve anlaşmalar çerçevesinde sonlandırma amacı güden BM örgütü var. Hele ülkemizin AB toprağı ve halkın da vatandaşı olduğu halde “AB değerleri”nin gündeme getirilmemesi nedeni budur.

Sonrası mı…  ada bölünmüş ve her iki yanda kendi yerel yönetimleri “iş güder” durumda! Ancak burada bir ayrıntı var ki; birisi Güney’de kağıt üzerinde bağımsız ve tüm adanın temsiliyetinden, diğeri bırakın yetki ve sorumluğunu üstlenmesini, 1974’de oluşan de-facto durumu bir yerde meşrulaştıran (AİHM kararlarıyla tescil edilen, Rumların da mal mülk konusunda içine sindirdiği) Türkiye’nin bir alt yönetimi olmuştur. Sözde seçimlerin yapılması, meclis, hükümet bakanlar vs olması ona Uluslararası hukuk zemininde meşruluk kazandırmaz. Kaldı ki kurulan “devlet” toprakların yüzde 80 kadarı savaşla yerlerinden edilen diğer topluma aittir. Esasen BM Güvenlik Konseyinde kayıtlı Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş anlaşmaları hala geçerlidir. Güney’de Rumlar AB dönem başkanlığında ama bizim olayda sanki tamamen üçüncü taraf gibi davranması ana nedeni anlaşılmadıkça olayı anlamak mümkün değildir.

 

ALGILAMA NOKSANLIĞI PAHALIYA PATLAMAKTA!

Hepsi uzun vadeli bir projenin (BOP)  uygulamasıdır. İçinde Ortadoğu, Doğu Akdeniz ile en önemlisi bölgede İsrail’in varlığı söz konusudur.  Zengin petrol / doğal gaz kaynakları dururken bizim meseleye ve Anadolu’da 20 milyonlık Kürt halkının mücadelesine el atılmasını şimdilik (siyasi konjonktür değişmedikçe) beklemek fazla iyimserlik diye düşünüYorum. Suriye’ye tıpkı Irak, Libya, Mısır vs kendilerine itaat edecek yönetimleri iş başına getirmek için habire uğraşıyorlar. Rusya, Çin ve İran’ın “desteği” nereye kadar… her şey olacağına varır ve BOP yayılan zaman içerisinde önüne çıkacak engelleri bir bir aşacak gibi gözükmektedir.

Bizi yakından ilgilendiren Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt, alevi ile Kıbrıs sorunlarını çözmesi, ülkede yaşanan “sorunlara askeri yöntem uygulaması” nedeniyle uzak ihtimaldir. Ancak “tarih” pek çok olaya tanıklık etmiştir; bu olaylarda da mücaleleri “terör” kapsamına alıp devlet terörüyle baş etmenin imkansızlığını kanıtlamıştır. İsrail’in ve bölgedeki petrol kaynaklarının güvenliği gerektirirse (ki öyledir) bugün sorun gibi görülen meseleler Batı emperyal güçlerinin o doğrultudaki projelerine uygun olarak çözümleneceği açıktır. Bu bakımdan geriye düşme sinyalleri veren toplumsal mücadelenin varlığı önemlidir. Uluslararası hukuk dışılık gün gelecek itibar görmeyecek, hatta ona sarılma ihtiyacı duyulacaktır.

Tabii ki bizde bir de iç meselemiz Lefkoşa Belediyesinde yaşananlar var… Anayasa Mahkemesi, hükümetin kanun hükmündeki emirnamesini iptal etti. Doğru karar ama neyi değiştirir. Seçim mi yapılsın, olmayan siyasi irade geri mi kazanılacak, yapmayın efendiler? Toplum cemaatleşiyor, seçimle meclise gönderdikleriniz ortada, hükümetiniz eğer başka ülkenin bir alt yönetimi ise ve bu da kimseye sorun olmuyorsa daha ne demeli?

Ayrıca dün 8 Ağustos idi, hani 48 yıl önce Erenköy’de yaşanan “savaş” vardı. Bugün anlı şanlı yöneticilerimiz “kahramanlıktan, altın harflerle yazılan destandan, vatan toprağı ve namus mücadelesinden” söz edecekler. Hepsi hamaset!  Ne vatanı; oradaki insanları koparıp Karpaz’da Rumların malı mülküne yerleştirdiniz… Namus en son söylenecek “kavram” söz; ağıza hiç yakışmıyor, ülkenin her tarafı “kerhane” fuhuş yeri kumarhane / gazino / kulüp ve uyuşturucu sektörü, kara para aklama yapılsın diye mi mücadele edildi, sormak gerekir. Verilen mücadele ile ulaşılan bugünkü nokta en büyük çelişkimizin fotoğrafı ve anatomisidir. Ne yazık ki “hamaset” hala şovenizm ile faşizm hastalığına merhem olması utancımızdan başka bir şey değildir.

 

- Advertisement -

More articles

- Advertisement -

Latest article