KIBRIS’LININ KİMYASI BOZULDU! / Said İLHAN

Must read

Bugüne kadar yönetim(ler)e karşı hak arayışlarında bulunan örgütler arasında öyle biri vardı ki “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” havasında “gelen ağam, giden paşam” hesabında işleri bir güzel “idare” etmekteydi! Şimdi “… ucu dokununca” çığlığı basması bize nazi dönemindeki “sıra en son kendine gelince yanında kimselerin bulunmayışını” hatırlatıyor! Kimden mi bahsetmeye çalışıyorum… tabii ki tahmin edebileceğiniz gibi, kimimizin dedesi, babası vd. yaşlı kesimi yani “emeklileri!”. Ancak bazı dostlara gore olumlu/olumsuz yorumlara açık bir argüman diyor ve “uyuyan devi uyandırmak” gibi, ne yapacağı bilinmez… bakarsınız “atın ölümü arpadan” gibi “bunların gidişi de bu yaşlı kesimden” demeye getiriyor. Ki üzerinde düşünülmesini gerektirir, ne bileyim? Çalışanların hakları hep budandı, nice çok katılımlı eylemler yapıldı ama bir türlü sonuç alınamadı. Yönetim dıştan verilen talimatlara uymuş “…benim misyonum bu, sadece bunu bilir, bunu yaparım” düdüğünü öttürerek bir güzel uyguladı. Şimdi sıra eski çalışanlara geldi, ne yaparlar bakıp göreceğiz!

Kriz, miz denir de bunun faturası sadece çalışana çıkarılması hep neo liberal sistemin gereği olabileceği göz ardı edilince konuya doğru saptama yapılması ne yazık ki imkansız hale geliyor. Bilmem kaç sivil toplum örgütü/sendika vs bir araya geliyor ama yaptıkları işin esasını anlamaktan uzaklaşılınca “dava” dava olmaktan çıkmaktadır. Bu örgütlerin ortak paydası var mı, nedir bileni var mı? dıştan bakılınca, nsokaktaki vatandaş sadece “daha çok para istiyorlar” denklemini görüyor… Aslında stratejiyi yerli yerine oturttuğunuzda olay bambaşka bir hal alır “ Kıbrıs ve çözümsüzlük” sırıtıyor olmalıydı! Tasarruf, önlem falan hikaye… yapılacak kesintilerin nerelere akıtılacağını bilmemek imkanı var mı? Adı iş adamı ama üretime hiç bir katkısı yoktur, ya da kalkınma diye milyarların akıtıldığı gazino, kumarhane sektörü neler yarattığı ortadadır. Memleket hani bizimdi; uyuşturucu, kerhane ve kara para aklayan “cennet” nasıl benim olabilir! Bizimkiler görmüyor da acaba Güney’dekiler görüyor mu, sanmıyorum. Onlar bizden beter birbirlerini “yemekle” öylesine meşkuller ki bu tarakta bezleri kalmıyor. Esasen tümden yitirmekle karşı karşıya kalmaları bundan değil mi?

Kıbrıs’ta sözde siyasi bir çözümü hedefleyen müzkerelerde “…at değişikliği” yapılarak kaldığı yerden aynen sürdürülmesine çalışılmasında da bir gariplik yoktur. Senaryo aynı olduktan sonra ne farkedecek ki! Kimi söylemlerde farklılıklar kimileri yanıltsa da sahne yönetimi “orijin” olmadıktan sonra! Bu bakımdan sahnedeki kadar, belki daha önemlisi gerisinde döndürülmeye çalışılanlar? En büyük sorun mal, mülke bakın, sanki babaların malıymış gibi üzerinde pazarlıklar  yapmakta… esas mal sahibi yokmuşcasına, ayıp denen birşey var dersek bizimkisi herhalde “ayıp” olmaz değil mi? Referandum ve/veya bilmem hangi mahkemenin dahi alamayacağı bir hakkın böyle ulu orta tartışılmasına başka ne denebilir ki? Bizde, sadece “seçimlerin” yapılmasını siyasi iradenin belirlenmesi ve gerçek bir demokrasi göstergesi olarak algılanması işte böyle hatalar düşüren en önemli olumsuz etken diye düşünüyorum.

DENEK OLMAYA DEVAM!

Berlin’e giden yeğenim gelirken bana, 1990 yılında şehri ikiye bölen duvarın yıkılmasından geriye kalan “moloz” bir parçayı “souvenir” olarak getirdi. Adamlar bunu tıpkı “Che” olayı gibi bir güzel ticari metaya dönüştürmeyi biliyor. Bu tabii ki ayrı bir konu, düşünüyorum da bizde hala Lefkoşa’yı ortadan bölen “duvar” yıkılsaymış geriye ne kalırdı? Geçmiş hükümetimizin eseri demir/çelik “köprü” de yok artık, acaba sembol olarak taşıyabileceğimiz ne olabilirdi? 40 – 50 yıllık hikayenin gerisinde sadece kendi yurttaşlaına acı ve gözyaşı döktüren, her ikisi de aynı merkeze bağlı oldukları kesinlik kazanan yer altı EOKA ve TMT örgütlerinin eserleri… katliamlar! Bazılarının bugün farkına varıp birlikte anmaya çalıştığı ancak aynı zihniyet (şovenist hasta ruh) karşısında başarısızlığa mahkum olunan! Bir de hiç “hicap” duymadan bunların bir de kutlaması yapılıyor, ne demeli? Geri kalmışlığın en büyük özelliği “toplumların kendi kaderlerini belirlemesi işini yabancılara teslim etmesi” diyebleceğimiz en akılcı yanıt…

İngiliz müstemleke yönetimi Kıbrıs’ı Osmanlı’dan (1878/l914) devralınca burada yaşayan toplumların milliyet, din ve yaşam biçimlerine dokunmamış, bunları gerektiğinde birini diğerine karşı bi silah olarak kullanmışsa da cemaatler (ortodoks Rumlar, müslüman Türkler, katolik Marunilerle Latinler) bir arada geçmişten gelen birliktelikte kazanılan ortak kültür yapısında bir arada yaşamayı sürdürmüşlerdir. Ulus devlet kavramı ve kendi kendilerini yönetme istemi yoğunluk kazanınca “kavga” anavatan/babavatanların da dahil edilmesiyle kızışarak bugünlere taşınmıştır… Hepimiz İngilize kızar, askeri üslerin varlığından şikayetçiyiz ancak ortada bir gerçek var ki “ortak Kıbrıs kültürü, yaşam biçimi” inkar edilemez! Dıştan başka kültürlerin empoze edilmesine başlanmasıyla Kıbrıslının kimyası bir yerde erozyona uğratılırken, önce yozlaşma sonra teslimiyetle bozulmasına sebep olmuştur.

Dış dünya aslında “sanal ortamda” test, analizler yaparak bilimsel olarak gerçeğe ulaşmaya çalışırken, bizler ise sanal ortamda yaşarken ne yazık ki başkalarına “denek” olmaya devam edeceğe benziyoruz! Kendine ait bir dünya görüşü olmayanların üretebilecekleri bir “eser” olamaz… “ama benim düşüncem böyle” diye ırkçı, şovenist söylemleri çağdaş dünyada suç teşkil edebileceğini nereden bilecekler. Bunun okumuşlukla bir alakası bulunmayacağı açıktır… Esasen çoğu kafatasçının bunlardan çıkması da hiç sürpriz değildir.

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article