“Büyük” Türk Milliyetçiliğinin Barışla İmtihanı – Foti Benlisoy

Must read

Foti benlisoy“Bizim millet anlayışımızın, milliyet anlayışımızın, milliyetçilik anlayışımızın çerçevesi, sınırları Çanakkale’de çizilmiş, milliyet kavramı Çanakkale’de ruhunu, özünü, kökünü bulmuştur. (…) Çanakkale’de tarihi akışını değiştirecek, tarihe yön verecek bir destan yazılırken, aynı zamanda millet ve milliyet anlayışımızın da adeta manifestosu yazılmıştır” diye buyurmuştu Erdoğan 18 Mart günü. Aynı beyanatında Erdoğan, Çanakkale’de “şehit olan” askerlerin kimisinin Türk, kimisinin Kürt, kimisinin de Arap olduğunu vurguluyor ve Çanakkale’nin bir “kavmin” ya da “ırkın” zaferi olmadığını özellikle belirtiyordu.

Askerlerin azizlere, ölenlerin şehitlere dönüştürüldüğü  “şüheda kültü”nün milliyetçi bir kenetlenme vesilesi, hatta ulus kurucu bir referans olarak kullanılmasında elbette yeni bir şey yok. (Son dönemde başta Çanakkale ve sonra Sarıkamış olmak üzere savaş alanlarının ve özellikle de askeri mezarlıkların bir tür “milli hac” yerine dönüştürülüyor olması, 18 Mart Üniversitesi yemekhanesinde anma günlerinde 1915 yılının asker tayınının verilmesi gibi savaş simülasyonu örneklerinin yaygınlaşması üzerine ayrıca düşünmek gerek gerçi ama bu başka bir konu.)

Erdoğan benzer motifleri bundan çok daha önceki konuşmalarında da kullanmıştı. Uzun bir alıntıya müsaade edilsin: “Milliyetçilik asla ve asla ırkçılık değildir. Zira milleti teşkil eden ana unsurlar, kan bağı, genetik kodlar değil, tarihtir, kültürdür, ortak idealler, ortak değerlerdir. Aynı toprak parçası için, aynı bayrak için, aynı idealler ve değerler için şehit düşmüş ve aynı mezarlıkta yan yana yatan iki şehidi etnik kökeniyle, diliyle, kökeniyle, mezhebiyle birbirinden ayırmak şehitlere de, bu millete de, bu ülkeye de yapılacak en büyük haksızlık, en büyük saygısızlıktır. Bizler Türkiye Cumhuriyeti üst kimliği altında toplanmış, aynı bayrağın, aynı İstiklal Marşı’nın, aynı ideallerin ve değerlerin etrafında kenetlenmiş bir milletiz. Biz milliyetçiliğe hep böyle baktık.”

Aslında Erdoğan’ın milliyetçiliğinin “manifestosu” aslında birbirini tamamlayan iki unsurdan oluşuyor. Birincisi, Türk merkez sağının milliyetçilik anlayışını her daim karakterize etmiş esnek, pragmatik bir milliyetçilik formülasyonunun ahir zamanlara uygun (neoliberal sıfatlı) bir güncellemesi.  Bilindiği gibi Adalet Partisi’nden Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi’ne uzanan merkez sağ geleneği, milliyetçilikle daima esnek, değişken ve pragmatik bir ilişki içerisinde oldu. Bir yandan milliyetçi temaları dilinden düşürmedi, milliyetçi “hassasiyetleri” kaşımak ve diri tutmaktan (hatta milliyetçi şiddeti kışkırtmaktan) imtina etmedi diğer yandansa MHP tipi daha katı ya da doktriner (ideolojik) bir milliyetçilik tanımında ısrarcı olmadı. 1980 sonrasında Özal’ın ANAP’ı bu esnek ve pragmatist milliyetçiliği ekonomik ve sosyal neoliberalizmle harmanlayarak 12 Eylül sonrasında hâkim olan Türk-İslam sentezinden daha esnek ve daha işlevsel-pratik bir milliyetçili çerçeve ortaya koymaya çalıştı. Aslında Özal, Menderes’in ilk yıllarında ya da Demirel’in 1960’ların başında kısa bir dönem dillendirdiği ve “milletin yücelmesini” iktisadi gelişmede, büyümede ve modernleşmede gören “liberal milliyetçi” denilebilecek izleğin bir biçimde takipçisiydi.

Kısacası Özal, Türk-İslam sentezinin motiflerine başvurmakla birlikte iktisadi başarıya, uluslararası arenada etkili bir güç odağı olarak yer almaya merkezi önem atfeden liberal-pragmatist bir milliyetçilik tanımını devreye soktu. Türkiye’nin uluslararası rekabetteki konumunu pekiştirmesini milliyetçi böbürlenmenin temel kıstası sayan bu milliyetçilik anlayışıyla Erdoğan’ın bugün gündeme getirdiği ve “büyük Türkiye” ya da “bölgesel güç” Türkiye temasını öne çıkaran milliyetçiliği arasında doğrudan bir bağ var. Özal da Erdoğan da yeri geldiğinde milliyetçi hamasete başvurmaktan kaçınmasalar da esas itibariyle “icraata” dayalı “pozitif” bir milliyetçiliği gündeme getiriyor. Bugün de Erdoğan “lafa değil icraata” odaklandığı iddiasındaki kendi “aksiyoner”-“pozitif”, icraat milliyetçiliğini MHP, CHP ve hatta BDP’nin “dar” (yani etnik kalıplara sıkışmış), “reaksiyoner”, yani “negatif” milliyetçiliğinin karşısına koyuyor. “Laf milliyetçiliği değil, fiili milliyetçilik yapıyoruz” diyen Erdoğan’ın “hizmet-icraat” merkezli milliyetçiliği ziyadesiyle Özal çizgisini, onun muhafazakâr-neoliberal milliyetçilik terkibini andırıyor.

Erdoğan’ın milliyetçiliğinin manifestosunda ikinci olarak, daha “kapsayıcı”, daha geniş bir millet tarifi var. Erdoğan, yukarıda da anıldığı üzere, kendi milliyetçiliğini “dar” etnik milliyetçiliğin karşısında konumlandırıyor. Aslında Erdoğan, Türk milliyetçiliğinin her daim ana damarlarından biri olmuş Gökalpçi temaları vurguluyor büyük ölçüde. Türk milli mefkûresini benimsemiş Anadolu İslam anasırının bir millet teşkil ettiğini ifade ederken bütünüyle bu fikri geleneğin izinden gidiyor. Erdoğan için Kürtler, İslami kardeşliğin en önemli çimentoyu oluşturduğu, Türk milli bünyesinin bir parçası olan bir milliyetten (ethnicity), bir kavimden ibaret. Erdoğan ortak bir “millet” olarak Türkler ile bir kavim olarak Türkler arasındaki ince sınırda dengede durmaya çalışıyor. Bir yandan bir “çatı” olarak tarif edilmiş (İslami rengi belirgin) bir Türklük tanımını öne çıkartıyor diğer yandan Türklüğün etnikleştirilmiş bir tanımını olumsuz anlamda milliyetçilik olarak yeriyor. Yani aslında milliyetçiği yererken Türk milletini darlaştıran, etnik çerçeveye sıkıştıran bir tür milliyetçiliği eleştiriyor. Bu anlamda Erdoğan bir konuşmasında Kürt sorununda çözüm arayışlarını kastederek “bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın, kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın; biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız” derken “genel” olarak milliyetçiliği değil, “dar” anlamda, yani “etnik” tınılı milliyetçiliği kastediyor. Zaten hatırlarsanız kendisi de gelen eleştiriler üzerine “biz kucaklayıcı milliyetçiliği kastetmedik” tashihinde bulunarak ne demek istediğini iyice vurguladı. Bu anlamda AKP’nin yeni anayasanın “Başlangıç” bölümüne ilişkin sunduğu önerilerde “Türk milleti” ifadesinin yer alması hiç ama hiç şaşırtıcı değil.

Türk milliyetçiliğinin daha “geniş” ve dolayısıyla daha “kapsayıcı” bir tarifi yolunda son dönemde bir hayli yazılıp çiziliyor zaten. Örneğin Mümtazer Türköne bir müddettir Zaman gazetesinde Türk milliyetçiliğinin Türkçü versiyonlarına karşı şiddetli bir “müsademe-i efkâr” yürütüyor. Türköne’ye göre etnisist-ırkçı vurgularıyla Türkçü akımlar Türk milli kimliğinin şümulünü daraltmış, onu bir “millet” adı olmaktan çıkartarak bir etnik grubun adı haline getirmiştir: “Türk’ü şanlı bir milletin adı olmaktan çıkartıp, Bozkurt’la, Ergenekon’la, Kürşad’la, Ötüken ormanlarıyla –bu topraklarda bin yıl boyunca var olmayan sembollerle- bir etnik grubun kimliğine kim dönüştürdü? Soruyorum, bu koca millete bu oyunu kim yaptı?” Bu bağlamda Türköne, “Türk’ün etnik çağrışımlardan arındırılması” çağrısında bulunarak emperyal bir milliyetçiliğe, “büyük Türkiye”yi mümkün kılacak şümul ve esneklikte bir milliyetçiliğe (“koca millete”) işaret ediyor.

Bu “büyük Türkiye” milliyetçiliği söylemi mevcut müzakere sürecini yönetme iddiasıyla gündeme geliyor.  Bu versiyon, müzakere sürecinin doğru idare edilerek başarıya ulaşmasını, “büyük Türkiye” yolunda atılacak devasa bir adım olarak görüyor.  “Dar” milliyetçiliği aşacak bir “çözüm sürecinin” Türkiye’nin “stratejik derinliğinin” hakkını vererek bir bölge gücü olma hedefinde önünü açacağı, Türkiye’yi “şahlandıracağı” son dönemde giderek daha sık vurgulanan bir argüman . Erdoğan da “kuru milliyetçiliği” eleştirmek adına kendi milliyetçilik anlayışlarında “şu güzel ülkemizi dünya ülkeleri arasında ilk 10’un içerisine sokmak var” derken bu yönelimi kastediyor. Bu tema “yandaş” sıfatıyla anılan köşe yazarlarından Cengiz Çandar gibi çok daha sofistike kanaat teknisyenlerine geniş bir kesim tarafından özellikle son dönemde popülerleştiriliyor. Hüseyin Gülerce şöyle yazabiliyor mesela: “PKK terörü Türkiye’nin en önemli sorunudur. Bu sorunu çözen Türkiye’nin bölgede ve dünyada yıldızı daha da parlayacaktır.” Yani Kürt meselesinin (gerçi çoğu zaman meselenin adı bile konmuyor ya) çözümü, yani barış, “büyük Türkiye” hedefini gerçekleştirme yolunda, içilmesi konjonktür gereği zaruri sayılan bir “acı ilaç” (baldıran) olarak görülüyor.

Türkiye’nin emperyalist zincirde bir adım yukarıya hamle etmesi anlamına gelen bölgesel güç olma arayışının Kürt meselesinin şu ya da bu biçimiyle çözümünden geçtiği, aslında uzunca bir dönemdir dillendirilen ve göründüğü kadarıyla devlet katında da artık giderek daha fazla kabule mazhar olan bir görüş. Bölgesinde daha aktif bir dış politika yürütecek bir Türkiye’nin kendisine biçtiği “emperyal” heveslerine münasip bir “büyük” milliyetçiliğe, bu milliyetçiliğin mümkün kılacağı varsayılan bir “koca millete” ihtiyacı var. Dolayısıyla şimdilik, müzakere sürecinin ilerletilmesi bu icraat-hizmet vurgulu ve “büyük Türkiye” hedefli ve emperyal tınılı milliyetçiliğin bir gereği olarak sunuluyor. “Çözüm süreci” böylece aynı zamanda “milli” bir sürece dönüşüyor. Erdoğan tam da bu anlamda, İmralı görüşme tutanaklarının basına yansıması üzerine “gayrımilli yayıncılıktan” bahsedebiliyor.

Peki barış, bu belki “makbul” ya da “kapsayıcı” sayılan milliyetçiliğin gerek ve çıkarlarına emanet edilebilir mi? “Pozitif-kapsayıcı” ve “negatif-dışlayıcı” milliyetçilikler arasında son dönemde (başta Erdoğan olmak üzere) yapılan ayrımın içimizi ferah tutması mı gerekir? Bu hususta açık olmakta yarar var: Aslında milliyetçilik adına öyle büyük bir yenilikle karşı karşıya değiliz. Türk milliyetçiliği muhayyel “şanlı” mazisinin (emperyal nostaljinin) tetiklediği böbürlenmeyle acz ve beka kaygısının arasında mütereddit bir denge bazen de dengesizlik üzerinde yürüdü daima. Türk milliyetçiliği, malum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrinde, “medeni dünyaca” sürekli olarak aşağılanıyor olma hissinin, art arda gelen yenilgilerin, artık bir “büyük güç” olma statüsünü yitirmiş olmanın, “şanlı” geçmişle o günkü düşkünlük arasındaki farkın giderek açılmasının, “millet-i hâkime” konumunun yitiriliyor oluşunun yarattığı bir özgüven bunalımı atmosferine reaksiyon olarak doğar. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinde daha baştan, bu hor görülme ve aşağılanma duygusunun, Türk milletinin tarih sahnesinden silineceğine dair ciddi bir beka kaygısının tetiklediği bir saldırgan reaksiyon söz konusu olacaktır. (Bu beka kaygısının, Kürt meselesi bağlamında “millet-i hâkime” pozisyonunun bir kez daha yitiriliyor olması telaşının bugün de canlı olduğu pekâlâ söylenebilir.) Ancak Türk milliyetçiliğinde tarih boyunca “devlet kuran” bir ulus olmakla tanımlanan bir emperyal böbürlenme eğilimi bu beka kaygısıyla hep birarada oldu. Özgüven patlamalarıyla varoluş kaygısı daima yan yana bulundu. İşte milliyetçi şiddeti mümkün kılan da bu temelsiz-aşırı özgüvenle yok oluş korkusu, “büyüklük” ile “biçarelik” arasında gidip gelen bu kırılgan “milli ego” oldu, olmaya da devam ediyor. Dolayısıyla unutmayalım: Barış, gururu incinmiş Türk milliyetçiliğinin saldırgan reaksiyonuyla emperyal milliyetçiliğin şişinmesi arasındaki şizofreniye teslim edilemeyecek bir mesele. Kesin olan, milliyetçiliklerden milliyetçilik beğenerek eşitlik temelinde bir barışa ulaşamayacağımız.

(Bu yazının biraz değişik bir versiyonu Evrensel Kültür dergisinin son sayısında yayımlandı.)

- Advertisement -spot_img

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -spot_img

Latest article