Keşke bir Tevfik Fikretimiz veya Velestinli Rigasımız olsaydı-4- Ulus Irkad

Must read

Millet ve milliyetçilik teorilerinin soy ağacını oluştururken İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde savaş sonu teorik düşünce için pek elverişli değilse de, savaş milliyetçilikle ortaya çıkan bir hastalığın nöbeti olarak algılandı. Öte yandan, o yıllarda milliyetçilik terimi bugünkü anlamını taşımıyordu. Aşırı sağ ile özdeşleştiriliyordu. Örneğin, İspanya İç Savaşı’nda milliyetçiler olarak anılanlar Franco taraftarlarıydı.

Savaş sonrasındaki ilk eleştirel seslerden biri, Hannah Arendt’ten geldi. Kant’ın ülkesinden gelen ve holokostu yaşamış olan bu Yahudi kadın, Martin Heidegger’in öğrencisi, Karl Jaspers’ın arkadaşı, Rosa Luxemburg’un konsey komünizminin ve keza bir Siyonizm varyasyonunun taraftarlarındandı. Yazdığı iki kitapta, Totalitarizmin kaynakları (1951) ve insanlık Durumu’nda (1958), nazizm tecrübesini ve faşizmi daha geniş bir Avrupa tarihi çerçevesine koyarak ele alır. Arendt, nazizm ve komünizmin ortak köklerini, sadece milliyetçilik ve sosyalizmin gelişiminin bir noktasında neyin ters gittiği anlamında değil, bizzat modernitenin getirdiği politik hareketlerin ebesi olan Fransız Devrimi’nde arayan radikal bir eleştiri geliştirdi. Fakat totaliterlik ve milliyetçiliğin ilişkisi nedir? Arendt şöyle demekteydi:

“Milliyetçilik, devletin ulus tarafından ele geçirilmesi demektir. Ulusal devletin özü budur. 19. Yüzyılda ulus ve devletin özdeşleşmesinin sonuçları ikilidir. Devlet hukuksal bir kurum olarak insan haklarını koruyacağını ilan etmiş olsa bile, onun ulusla özdeşleşmesi, milli bir özne olarak vatandaşla özdeşleşmesini, milli bir özne olarak vatandaşla özdeşleşmesini gerektirir ve sonuç olarak bu, beraberinde, insan haklarının, milli öznenin haklarıyla veya milli haklarla karışmasını getirir. Üstelik, devlet saldırgan ve yayılma eğilimli bir ‘güç girişimi’ olduğu ölçüde, ulus, devletle özdeşleşmesi yoluyla bütün o nitelikleri emer ve yayılmayı milli bir hak olarak ve ulusun hedefleri için bir gereklilikmişcesine talep eder”

Devletin ulus tarafından ele geçirilişi, 1789’daki devrimci meclisinde ulusal egemenlik prensibinin ilan edilmesiyle başladı. Bu prensiple devlet, ulusun bir organı oldu. Kanunlar kurumlar ulusa hizmet ederken, ulusun kendisi de devleti meşrulaştırıyordu. Eğer mutlakiyette devlet, meşruiyetini Tanrı’dan alıyor idiyse, Fransız Devrimi’nden sonra Tanrı yerini ulusa bırakmıştı. Ulus dinin yerini aldı ve kendi dinini empoze etti; ulusal kurumlar diğer kurumlardan çok daha fazla önem kazandı. Arendt’e göre, bu prensibin gerçekliğe dönüşmesi, totaliterliğin billurlaştığı noktaydı. Faşist devlet, ulusal devletin mutlaklaşmasından ileri geliyordu. Dolayısıyla da devlet-ulus ilişkisi, çağın en temel problemini oluşturuyordu. Arendt’e göre, milli haklar, insan haklarından kaynaklanmalı ve insan hakları milli haklara öncelikli olmalıydı. Dahası milliyet, devletleri düzenleyen bir prensip olarak değil, bireyin şahsi bir meselesi olarak algılanmalıydı.

Arendt’in eleştirisi, totaliterliğin sebeplerini, geçmişin mutlakiyetçi rejimlerinde değil, demokratik rejimlerde arayan bir gelenek yarattı. Fransız Devrimi’nin demokratik geleneğinde, “totaliter demokrasi” de , Jacob Talmon, Totaliter Demokrasinin Başlangıcı (1952) adlı eserinde, Avrupa tarihinin iki gelenek arasında, liberal demokrasi ve radikal demokrasi arasında bölündüğünü savunuyordu. Rousseauculuk ve Jakobenizm ile beslenen radikal demokrasi, bütün toplumsal bünye üzerinde homojenleştirici bir güç oluşturuyordu. Bütün farklılıkları, ideolojileri ve kimlikleri eşitleyerek genel iradenin egemen olmasını sağladı. Herşeyi politikleştirdi ve vatandaşların kişiliklerini genel ilkelere boyun eğdirdi. Vatandaşların bütün yaptıkları, ancak demokrasinin ilkeleri ve hedefleri doğrultusunda anlam kazanıyordu. Önceki yaşam koşullarının yeni prensipler doğrultusunda hizaya gelmesi gerekiyordu. 20. Yüzyılda, kitlelerin sahneye çıkışıyla ve elit parlamentarizminden kitlesel demokrasiye geçişle birlikte, totaliter demokrasi hakim oldu. Bu da, ya yönlendirici ilkesi ulusun üstünlüğü olan faşizme, ya da toplumun kurtuluşunu ilke edinen komünizme evrildi.

Talmon’un ipi bıraktığı yerden, yani Fransız Devrimi ertesinden devralan, Kitlelerin Uluslaşması (1974) adlı kitabıyla ve milliyetçilikle ilgili başka metinleriyle George Mosse oldu. Genel iradenin, popüler bir dine dönüştüğünü, halk için halka tapınma halini aldığını ve bunun ulusa tapınmaya dönüştüğünü iddia ediyordu. Bu ulusa tapınma yeni bir siyaset tarzı ve romantizmin araçları ve biçimleriyle ifade edilen yeni bir estetik yarattı. Bu yeni siyaset tarzı, dinsel ayinlerden çok şey ödünç alarak ulusun kendi ritüelllerini ortaya çıkardı. Endüstri devriminin köksüzleştirdiği kitleler, bu ayinler yoluyla, katılım ve ait olma hissi kazandılar. Fakat yeni estetik, başka bir politik model de gerektiriyordu: Diğer siyasi dolayım biçimlerinin aşılması ve kitlelerin önderle doğrudan ilişkisi. Siyasi Mesihçilik ve parlamentonun ve liberal anlamda temsilin yürürlükten kaldırılması, bu noktadan çok da uzak değildi.

Bu analiz geleneği, milliyetçiliği totalitarizmle ve devamında da her ikisini elit toplumundan kitle toplumuna geçişle ilişkilendiriyordu. Milliyetçilik ve sonra da totaliterizm, kitlelerin politikaya dahil oluşunun bedeli olarak değerlendiriliyordu. Ancak, kitle toplumuna geçişin her zaman totaliterlikle sonuçlanmadığı da iddia edilebilir pekala. Örnek olarak, Anglosakson ülkeler ve savaş sonrası Batı Avrupa demokrasisinin dayanıklılığı gösterilebilir. Öte yandan, bu görüşler, aşırı güçlü bir devlet yaratarak pekişen homojenleştirici bir demokrasinin eleştirisi açısından önemliydi. Sonraki on yıllarda bu eleştiri güçlendi. Çok ulusluluk, çok kültürlülük ve farklılığın tanınması, tek biçimliliğin plebiseter demokrasisinin karşısında alternatif modeller haline geldi.

Küçükaydın  “Markszimin Marksist Eleştirisi” adlı kitabında ise modern toplumun dininin gerici biçimi olan gerici  ulusçuluğu, “dile dine, kültüre, kana, tarihe dayanan ulusçuluk, ulusçuluğun daha da gerici bir biçimidir”, diye açıklamaktadır.

Marksizm, bu ulusçuluğun da en gerici biçimi olan, ulusun ulusçuluktan önce geldiği ve var olduğu varsayımından  yola çıkan, genellikle dile, dine dayanan daha da gerici bir ulusçulukla damgalı olmuştur. Almanya tam da gerici ulusçuluğun doğduğu yerdi. Bu gerici ulusçuluğun tüm varsayımları da Marx-Engels’in tüm anlayışlarına sinmiş bulunuyordu.

Bunun nedeni de Marx ve Engels’in Almanya’da doğup büyümüş olmalarıydı. Alman ulusçuluğu, Almanlar diye bir ulusun var olduğu, ama bu ulusun feodaller tarafından birleşmesinin engellendiği; yani ulusun ulusçuluktan önce var olduğu varsayımına dayanıyordu. Alman romatizmi bu gerici ulusçuluğun kaynağıydı. Son yıllarda romatizmin Marksizmin dördüncü kaynağı olduğunun keşfi, sadece ilerlemeci olmayan bir geleneğin marksizmde bulunduğu anlamına gelmez; aynı zamanda, bu gerici ulusçuluğun Marsizmin bir kaynağı olduğu anlamına da gelir.

Daha sonra Marksizmin yayıldığı alanlar, aynı ulusçuluk anlayışına dayanan Doğu Avrupa ülkeleri olduğundan, toprağa dayanan ulus ve ulusçuluk anlayışından bile daha geri bu ulus ve ulusçuluk anlayışı, bilinen Marksizme egemen olmaya devam etti ve iyice yerleşti.

Bu Alman ulusçuluğunun ulus anlayışındaki kökleri nedeniyle Marksizm, gericilik içinde bir ilericilik olan, Fransız toprağa dayanan ulusçuluk geleneğinden gelen, ulusçuluğun ulustan önce geldiğini bir biçimde söyleyen bir Anatol France kadar olsun bir kavrayış yeteneği gösterememiştir ulusun ve ulusçuluğun ne olduğunu anlamakta.

Ve son yıllarda, özellikle seksenli yıllarda, ulus ve ulusçuluk üzerine, Aydınlanmanın din anlayışının dışına çıkamayan ama ulusçuluğun ulustan önce geldiğini gösteren ulus ve ulusçuluk teorilerinin, özellikle Almanya’da değil İngiltere’de gelişmiş olması da bir rastlantı değildir.

Böylece Marksizmin içinde, her biri hem Marksizmle çelişen, ama aynı zamanda, her biri de diğeriyle çelişen ve geri gidiş anlamı taşıyan, biri Aydınlanmadan (din), biri Fransız devriminden (ulus), biri Alman ulusçuluğundan gelen (tarihli ulus) üç kalıntı vardır.

O metodolojik hataların kökleri de bu doğumdan ve doğumun geçtiği koşullardan gelen kalıntılarda gizlidir. Bu kalıntılar, o metodolojik hatalar biçiminde ve sonunda da ulusçuluğun, ulusun ve dinin ne olduğunun anlaşılmaması olarak ortaya çıkmıştır.

Not: Yuklarıdaki yazı Antonis Liakos’un “Dünyayı Değitirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?” adlı kitabıyla Demir Küçükaydın’ın “Marksizmin Marksist Eleştirisi” adlı kitaplarından faydalanılarak yazılmıştır.

 

-DEVAM EDECEK-

- Advertisement -

More articles

- Advertisement -

Latest article