Ekonomiler üzerinde konuşalım – Ulus Irkad

Must read

Serbest Piyasa ekonomisinin artık ciddi ciddi tartışılmaya başlandığı bugünlerde bizdeki aydınlarla mesela devamlı özelleştirmeyle piyasa ekonomisini konuşup alternatif üretemeyen akademisyenlere bu tartışmalardan aktarmalar yapmak ve alternatifin her zaman için varolduğunu, alternatifsiz bilimin olamayacağını, bilimin alternatif üretmek oklduğunu birkez daha hatırlatalım. Hatırlatalım ve diyelim ki kendine sol diyenlerin de sadece tek bir alternatif plan varmış gibi hükümete geçtiklerinde serbest piyasanın esiri olmanın kader olmadığını gösterelim. Keynescilik nasıl ortaya çıkmıştı? 1929 yılındaki bunalım sırasında ve devlet müdahalesini savunmakla ortaya çıkmıştı. Özellikle 1929 dünya bunalımıyla yaygın bir işsizliğin ve efektif talep eksikliğinin ortaya çıkması üzerine bunalıma çözüm bulma çabalarının yoğunlaştığı dönemde formüle edilmiş olan Keynesgil doktrinde; klasik iktisatçıların aksine tasarruf ve yatırımların faiz oranı karşısındaki duyarlılığının yüksek değil, düşük olduğu ve faiz oranının tek başına yatırım-tasarruf eşitliğini sağlamayacağı ileri sürülmekteydi. Bunun yanısıra fiyat ve ücretlerin aşağı ve yukarıya doğru esnek olmasının tam istihdam düzeyini otomatik olarak sağlayacağı yolundaki klasik görüş eleştirilerek tam istihdamın sağlanabilmesi için efektif talebin, kamu harcamaları yoluyla sürekli olarak yeterli genişlikte tutulması gerektiği vurgulanmakta; gelir dağılımındaki çarpıklığın da vergiler yoluyla düzeltilebileceği öne sürülmekteydi.

Hatırlanacağı gibi, 1990’lı yılların başında ”küreselleşmeci” burjuva düşünürlerin ağızlarından düşürmedikleri savların başında, ”küresel refah” veya ”adaletin” var olabilmesi için neo-liberal ekonomi politikalarının kayıtsız ve şartsız tüm kapitalist ülkelerde uygulanması gereğini belirten savı geliyordu. Burjuvazi ve sermayenin önündeki tüm sınır ve kısıtların ortadan kalkması kaçınılmaz görülüyordu. Bunu başarmanın formülü, ”küçük ve pasif devletler” ve ”büyük ve aktif piyasalar” yaratmaktı. Başka bir deyişle, piyasaların ”sihirli eli”nin her şeyi düzene sokacağı savunuluyordu!

Batı Avrupa ve ABD’de konut kredisi(mortgage)krizinin tetiklediği mali krizler veya durgunluk, bu argümanın cilasını döktü. Serbest piyasa ekonomisinin temelleri ve içeriği tekrar masaya yatırıldı. Daha düne kadar ekonomiye devlet müdahalesini horlayan ve her derde deva neo-liberalizmi göklere çıkaran burjuva düşünürleri, bugün devleti imdada çağırmaktadır. Dolayısıyla, serbest piyasa ekonomisi yerine ”Keynesci ekonomi politikalarının uygulanması” veya ”Keynesci önlemlerin alınması” gerektiği sıkça dile getiriliyor.

Burada orjinal veya yeni bir durum söz konusu değil. Her emperyalist kapitalist kriz döneminde, burjuva iktisatçı ve siyasetçileri, Keynesciliği öne sürerek, krizlerin kapitalist ekonomi politikaların kaçınılmaz bir sonucu olmadığını; bir planlama ve ”onarma” sorunu olduğunu dile getirmeye çalışır. Zaten İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in ekonomi politikası, tarih sahnesine 1929 yılında, iktisadi krizle boğuşan kapitalist ekonomileri ”onarma” göreviyle çıkmıştı. Başka bir deyişle, Keynesciliğin sosyal temeli, tekelci kapitalizmin çürümüşlüğünde yatıyor. Bugün dünyayı saran iktisadi krizle de görüldüğü gibi, tekelci kapitalizmin başı dara girdiğinde, serbest piyasa karşıtlığıyla Marksizm karşıtlığının sentezi olan Keynesciliğe sarılır.

Neoklasik teori etrafında dolanan çeşitli fikir akımları tartışılırken, 1930’lu yıllarda, ”Keynesyen Devrim” adı verilen teorik gelişme ile tartışmalar yeni bir boyut kazandı. John Maynard Keynes’in 1936 yılında yayımladığı ”İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı kitabı, iktisatçıların dikkatını Neoklasik iktisadın dışında makro ekonomiye ağırlık veren bir yöne kaydırmıştır. Aslında makro teoriye duyulan ilgi 1920’li yıllarda başlamış, Keynes bu akımın bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle İsveçli iktisatçi Knut Wikcell’in ekonomik dalgalanmalarla ilgili görüşleri, 1920’li yıllarda birçok iktisatçının dikkatini çekmiş ve ekonomik dalgalanmaların nedenleri ve bu dalgalanmaların kontrolünde para ve kredi politikalarının etkin olup olmayacağı konularında yoğun bir tartışma alanı oluşmuştu. Ancak bu iktisatçılar, Neoklasik teorinin genel yapısı içinde kalarak, ekonomide kendi kendini düzenliyen bir mekanizmanın olduğuna ve ekonominin, bir durgunluk döneminden sonra, yeniden tam istihdam dengesine döneceğine inanmışlardır. Ancak bu dönemde meydana gelen ve ”Büyük Dünya Bunalımı” adı verilen durgunluk dönemi yaşanmış ve ABD, İngiltere ve Batı Avrupa ülkelerinde yaygın ve devamlı bir işsizlik ortaya çıkmıştır. Bu durum, ekonominin kendi kendine düzeleceğini öne süren görüşlere güveni zayıflatmıştır. Keynes, işte böyle bir ekonomik bunalım döneminde ortaya çıkmış ve ücretlerle fiyatların esnek olduğu bir ekonomide tam istihdamın kendiliğinden sağlanacağını öne süren Neoklasik teoriyi reddetmiştir. Keynes’e göre toplam talebin ana unsuru yatırım harcamaları idi ve belirsizliklerle dolu bir dünyada, düşük faiz uygulamak suretiyle tam istihdama ulaşmayı amaçlayan bir politikaya güvenilmezdi. Keynes’in bu görüşleri iktisatçıları derinden etkilemiş ve bu teorinin Neoklasik teoriden tümüyle ayrı bir teori olduğu ve yeni bir entellektüel devrimi başlattığı düşünülmüştür.

John Maynard Keynes, ünlü eseriyle, iktisadı istikrarsızlığın kapitalizme içkin olduğunu, kapitalizmin kendiliğinden tam istihdam dengesini sağlayamayacağını ortaya koyarken, Klasik ve Neoklasik iktisat okullarının teorik temellerini ve buna paralel olarak bazı temel ilkelerini alt üst etmiş, iktisat teorisinde yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. Ancak bununla birlikte, ne Keynes, ne de kendisini izleyen iktisatçılar kapitalizme karşıdır. Aksine, tam istihdamı sağlamak konusunda yetersiz kalan kapitalizmin bu aksaklığını gidererek, yaşamasını sağlamak amacındadırlar. Keynes’in kendi çağdaşı olan iktisatçılardan farkı; onun, periyodik olarak ortaya çıkan ekonomik krizlerin, kapitalist sistemin varlığına yönelik büyük bir tehlike oluşturduğunun bilincinde olmasıydı.

”Dünya bana göre kapitalist bireyciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan bugünkü işsizliğe daha uzun süre tahammül edemeyecektir” derken, Keynes, bu konudaki kaygısını dile getiriyordu.

İçinde yaşadığı ekonomik sistemin en önemli iki yanlışından birinin, tam istihdamı sağlama konusunda gösterdiği başarısızlık, diğerinin ise gelir ve servet dağılımındaki büyük eşitsizlik olduğunu belirtmekle birlikte, Keynes, bölüşüm sorunlarına çok az değinmiş, ağırlığı içinde yaşadığı çağın ezici işsizlik sorunlarına vermiştir. Keynes, özel girişime dayalı kapitalist sistemin işleyişinden kaynaklanan aksaklıklara, yine kapitalist sistem içinde çözüm aramıştır.

Son zamanlarda “bilhassa Almanya’da çıkış bulan bir ekonomik model üzerinde tartışılıyor. Ve bu ekonomik modelin açıklamasını da şöyle yapıyor iktisatçılar:

“Sosyal piyasa ekonomisi, rekabet ekonomisi temeline dayalı olan; özgür girişimi, piyasa ekonomisi faaliyetleri içinde güvence altına alınmasını amaçlayan, toplumsal yapının da bundan ayrı tutulamayacağını savunan ideoloji. Sosyal piyasa ekonomisinin amacı piyasada özgürlük ve sosyal eşitlik ilkelerinin bütünleştirilmesidir”.

Sosyal Piyasa Ekonomisi’ni kavram olarak ilk kullanan ORDO liberallerinden Alfred Müller-Armack’tır. Müller-Armack, Münster ve Clagne’de ekonomi profesörü olarak görev yapmış, daha sonra Ludwvig Erhard’ın danışmanı ve genel sekreteri olmuştur. A. Müller-Armack(1901-1978) Sosyal Piyasa Ekonomisi (Sociale Marktwirtshaft)’ni Freiburg Okulu’ nun kurucuları W. Eucken ve F. Böhm ile diğer ORDO liberallerinin fikirlerinden istifade ederek geliştirmiştir. Sosyal Piyasa Ekonomisi, bir ekonomik düzen oluşturmaya yönelik programdır. Müller-Armack’a göre, sosyal piyasa ekonomisinin temel düşüncesi şudur: “Rekabet ekonomisi temeline dayalı özgür girişimi, piyasa ekonomisi faaliyetleri içinde güvence altına alınan sosyal güvence ile bağdaştırmak” (Thieme, 1991; 30) Yine, A. Müller-Armack’a göre, sosyal piyasa ekonomisinin amacı “piyasada özgürlük ve sosyal eşitlik ilkelerini bağdaştırmaktır” (Gutmann, 1991, 21). Bir başka ifadeyle, sosyal piyasa ekonomisinin temel amacı, bireysel özgürlük amacı ile insan davranışlarının sosyal bağlantıları arasında bir sentez bulmaktır (Thieme, 1991; 30). Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, sosyal piyasa ekonomisinin esasen iki temel boyutu bulunmaktadır:

· Ekonomik boyut: Sosyal piyasa ekonomisi, bir “ekonomik düzen” tipi yada modeli olarak kabul edilmektedir. Bu ekonomik düzenin temel ilkeleri başında piyasa özgürlüğü ve rekabet gelir.

Sosyal boyut: Sosyal piyasa ekonomisinin ikinci önemli boyutu “sosyallik” olarak belirtilmektedir. Müller-Armack’ın yukarıda ifade edilen sosyal eşitlik ilkesi, sosyallik boyutu içinde düşünülen temel ilkelerden biridir.

Sosyal piyasa ekonomisinin temellerini bu iki boyutu esas alarak ortaya koymak gerekir. Nitekim sosyal piyasa ekonomisinin “ekonomik” boyutunun bilimsel temelleri Freiburg Okulu’nun ekonomik düzen teorisine dayalı olarak geliştirilmiştir. Sosyal piyasa ekonomisinin “sosyal” boyutu ise hıristiyan, katolik, protestan ve lutheran sosyal etiğine dayalıdır. Özellikle protestanlığın mesleki dayanışma, karşılıklı yardımlaşma ve iş ahlakı tesisi yönündeki düşünceleri sosyal piyasa ekonomisinin “sosyal” boyutunun oluşmasında etkili olmuştur.

 

Sosyal Piyasa Ekonomisinin Temel İlkeleri ve Özellikleri

A. Müller-Armack ve diğer ORDO liberalleri tarafından geliştirilen sosyal piyasa ekonomisinin temel ilke ve özelliklerini şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Özgürlük: İnsan hak ve özgürlükleri korunmalıdır. Piyasa ekonomisi açısından “Piyasa Özgürlüğü” söz konusu olmalıdır. Piyasa özgürlüğü; teşebbüs özgürlüğü ve tüketicinin tercih özgürlüğünü ifade eder.

2. Rekabet: Sosyal piyasa ekonomisinin temel ilkelerinden birisi rekabettir. Freiburg Okulu’nun kurucuları gibi sosyal piyasa ekonomisi taraftarları da rekabetin piyasa ekonomisinin en önemli ilkelerinden birisi olduğunu belirtmektedirler. Sosyal piyasa ekonomisi taraftarları “tam rekabet” in bir ütopya olduğunu, rekabetin esasen devlet tarafından teşvik edilmesini, aksak ve yıkıcı rekabetin engellenmesini savunmaktadırlar. Sosyal piyasa ekonomisine göre fonksiyonel rekabet devlet tarafından gerçekleştirilebilir.

3. Sosyallik: Sosyal piyasa ekonomisin temel unsurlarından veya ilkelerinden birisi ve en önemlisi sosyallik’ tir. Sosyallik kavramı;

-Piyasada en düşük gelir grubunun yaşam standartlarının iyileştirilmesi,

-Tüm toplum üyelerinin ekonomik ve sosyal sorunlara karşı korunmasını ifade etmektedir (Ahrens, 1991; 101). Sosyal piyasa ekonomisinde temel “sosyal amaçlar” şunlardır:

a) Sosyal Adalet ve Adil Gelir Dağılımı: Toplumun tüm üyelerinin milli gelirden adil bir pay almaları ve toplum üyeleri arasında adalet ve eşitliğin gerçekleştirilmesi,

b) Sosyal Sigorta: İşsizlik, kaza, yaşlılık, hastalık ve saire sosyal sorunlara karşı toplum üyelerinin sigortalanması,

c) Sosyal Güvenlik: Çalışma yaşamında çalışanların emeklilik ve sosyal haklarının güvence altına alınması,

d) Sosyal Refah: Gelir düzeyi düşük olan kimselerin yaşam standardının yükseltilmesi,

e) Sosyal Katılım: Sosyal tarafların toplumsal kararlara katılımının sağlanması. Örneğin, çalışma yaşamında işçi ve işverenlerin katılımı ve uzlaşması ile toplu sözleşmelerin imzalanması,

f) Sosyal Barış: Toplumsal yaşamda barış ve huzurun sağlanması. Sosyal piyasa ekonomisi taraftarları sosyal barışın sağlanabilmesi için sosyal katılım ve uzlaşmanın araç olarak kullanılması gerektiğini savunurlar. Sosyal piyasa ekonomisi taraftarları sosyal barış kavramını ifade etmek üzere “irenicism” kavramını da kullanırlar. “İrenik” eski Yunanca’ da barış sevgisi anlamına gelir.

g) Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma: Toplum üyelerinin birbirlerine yardım etmesi ve dayanışma içinde olmaları,

h) Sosyal Demokrasi: Sosyal piyasa ekonomisi taraftarları, sosyal demokrasi ile toplumun yönetiminin halkın egemenliğine dayalı demokrasi ile gerçekleştirilmesini savunurlar.

4. Sosyal Devlet Anlayışı: Sosyal piyasa ekonomisinde Freiburg Okulu kurucularının aktif-yapıcı-fonksiyonel devlet anlayışının ötesinde bir sosyal devlet anlayışı geçerlidir. Sosyal piyasa ekonomisi taraftarlarına göre sosyal devlet; piyasa özgürlüğü ve rekabet ilkelerinin yanı sıra sosyallik ilkelerini de gerçekleştirmeyi hedefleyen bir devlet anlayışıdır.

Sosyal piyasa ekonomisi taraftarları laissez-faire liberalizminin “minimal devlet” (koruyucu devlet) ve klasik liberalizm “sınırlı devlet” anlayışını eleştirirler. Onlara göre devlet aktif, yapıcı, düzenleyici ve fonksiyonel olmalıdır. Örneğin, devlet oyunun kurallarını, bir diğer ifadeyle ekonomik düzenin hukuki çerçevesini (Ekonomik Anayasa) oluşturmalı ve düzenlemelidir. Yine devlet rekabete işlerlik kazandırmak için fonksiyonel bir rol üstlenmelidir ve en önemlisi de devlet, temel sosyal amaçları gerçekleştirmek için ekonomiye müdahale etmeli ve önlemler almalıdır. Örneğin, gelir dağılımının düzeltilmesi bizzat devlet tarafından gerçekleştirilmelidir.

Hemen belirtelim ki, sosyal piyasa ekonomisi taraftarları aşırı müdahaleci devlet anlayışını değil, sınırlı müdahaleciliği ve düzenleyiciliği savunmaktadır. Klasik liberallerden farklı olarak devletin daha ağırlıklı olarak sosyal nitelikli hizmetleri üstlenmesini önermektedirler. Yine sosyal piyasa ekonomisi taraftarları aktif iktisat politikaları uygulanmasını ve devletin başlıca aşağıdaki görev ve fonksiyonları üstlenmesini savunmaktadırlar:

-Ekonomik düzenin genel hukuki çerçevesinin, yani Ekonomik Anayasa’nın oluşturulması,

– Adil bir gelir ve servet dağılımının sağlanması fonksiyonu,

– Ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması fonksiyonu,

– Kaynak kullanımında ve dağılımında etkinliğin sağlanması fonksiyonu,

– Ekonomik istikrarın sağlanması fonksiyonu,

– Ödemeler bilançosunda denklik sağlanması fonksiyonu.

5. Devletin Gücünün ya da Politik Gücün Dağıtılması ve Sınırlandırılması: Sosyal piyasa ekonomisinde devletin gücünün tek bir elde toplanması yerine, yetki ve gücün paylaştırılması ve bu şekilde sınırlandırılması düşüncesi savunulmaktadır. Bu çerçevede sosyal piyasa ekonomisinde kuvvetler ayrılığı önemli bir ilke olarak görülmektedir. Sosyal piyasa ekonomisi taraftarlarına göre yatay ve dikey kuvvetler ayrılığı kurumları devlet gücünün kötüye kullanılmasını önlemek için yeterlidir. “Yatay Kuvvetler Ayrılığı”, devletin gücünün yasama, yürütme ve yargı arasındaki dağılımını ifade eder. “Dikey Kuvvetler Ayrılığı”, ise adem-i merkeziyeti (yerinden yönetim) ifade etmektedir. Daha açık bir ifadeyle yetki ve gücün federal ve federe devlet arasında ya da merkezi idare ile mahalli idareler arasında dağılımını ifade eder (Stockmann, 1991; 54).

-DEVAM EDECEK-

 

- Advertisement -

More articles

- Advertisement -

Latest article