Milliyetçilik gerekli miydi? -9- Ulus Irkad

Must read

“Etniklik” kavramı son zamanlarda büyük ilgi görmeye başladı. Bazıları için bu kavram “ilksel/asli” bir niteliğe sahiptir; zamanın dışında doğal olarak vardır. İnsani varlığın “verileri”nden biridir(bu görüş, sosyobiyolojiden de belli bir destek görerek genetik seçme ve iç sağlığın bir uzantısı olarak kabul edilir). Öteki uçta ise “etniklik” “durumsal” olarak görülür. Bir etnik gruba aidiyet öznenin özgül durumuna göre değişiklik gösteren, zorunlu olarak gelip geçici ve kararsız tutum algı ve duygularla ilgili bir meseledir. Bireyin durumu değiştitğinde grup ayniyeti de değişecektir; ya da en azından bireyin bağlı kaldığı pek çok kimlik ve söylemin o birey açısından önemleri farklı dönem ve durumlara göre değişiklik gösterecektir. Bu durum etnikliğin, başka bireysel ve kollektif çıkarlar için, özellikle de iktidar mücadedelerinde amaçlarını arkalamaları için taraftarlarını harekete geçirme ihtiyacını duyan rekabet halindeki seçkinlerin çıkarları için “araçsal” olarak kullanılmasını mümkün kılar. Böyle bir mücadelede etniklik yararlı bir araç haline gelir.

Bu iki uç nokta arasında etnik kimliğin tarihi ve sembolik-kültürel niteliklerini öne çıkartan yaklaşımlar yeralır. Burada benimsenen bakış açısı da budur. Etnik bir grup, soya ait mitlerin rolünü ve tarihi anıları vurgulayan, din, gelenek, dil ya da kurumlar gibi bir veya birden fazla kültürel farklılığa göre tanınan ve ayırdedilen bir kültürel kollektif tiptir. Bu tür kollektifler sadece tarihi anıların devamlılıkları bakımından, özsel bir önem taşımaları bakımından değil, her bir etnik grubun özel tarihsel değişim ve çözülmelere maruz kalması anlamında da hiç şüphesiz “tarihi”dir.

Bu noktada etnik kategoriler ile etnik topluluklar arasında ayrımda bulunmak yararlı olur. Birincisi, en azından onun dışında kalan kimilerince ayrı bir kültürel ve tarihi grup oluşturduğu düşünülen insan nüfuslarıdır. Ancak bu biçimde adlandırılan nüfuslar bazen çok az bir öz-bilince, ayrı bir kollektif oluşturdukları yolunda belirsiz bir bilince sahip olabilirler.”(Smith;40-41)

“Milletin “modernist” imgesine göre, milli kimliği yaratan milliyetçiliktir. Gellner, “milliyetçilik milletlerin öz-benlikleri konusunda uyanmış olmaları değildir; milliyetçilik olmadık yerde milletler icat eder –ama daha önce de dendiği gibi tamamen olumsuz bile olsalar kendisinin işleyebileceği, o milleti farklı kılan bazı önceden mevcut emarelere ihtiyacı vardır…” derken meseleyi özlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Aynı biçimde Kedourie de bizzat milliyetçiliğin “icat edilmiş” bir doktrin olduğunu ileri sürer; “Milliyetçilik 19. yüzyılın başlarında Avrupa’da icat olunmuş bir doktrindir”. Bu “icat” kelimesinden ne anlamamız gerekiyor? Milliyetçilik hangi anlamda “olmadık yerde” milletler icat eer ya da yaratır?”(Smith;117)

“…Milliyetçilik aslında, çoğu görünüşte yeni ya da özlem olarak “yeni” milletlerin yaratılmasına yardım eder. Bir ideoloji ve bir dil olarak 18. yüzyılın sonlarına doğru siyasi arenada ortaya çıkan milliyetçilik görece moderndir. Ama milletler ve milliyetçilik başka bir kültür, toplumsal örgütlenme ya da ideoloji türünden daha fazla “icat edilmiş” değildir. Milliyetçilik “çağın ruhu”nun bir parçası olduğu kadar aynı ölçüde daha eski motif, tahayyül ve fikirlere de bağlıdır.Zira milliyetçilik dediğimiz şey pek çok düzeyde faaliyet gösterir ve bir siyasi ideoloji ve toplumsal hareket türü olduğu kadar bir kültür biçimi olarak da görülebilir. Ve milliyetçiliğin avdetiyle yeni bir çağ açılırken, onun milli kimliğin oluşumu üzerindeki etkisini, modern öncesi etnilerin mevcudiyetine ve Batı’da milli devletlerin tedrici doğumuna çok fazla şey borçlu olan toplumsal ve kültürel matrisini incelemeden kavramak olanaksızdır…”(Smith;118)

“Milliyetçilik ifadesi şu anlamlara gelecek şekilde birkaç biçimde kullanılmaktadır;

1-Bütün olarak millet ve milli-devletlerin bütün bir kurulma ve kendini idame ettirme süreci,

2-Bir millete ait olma bilinci ve milletin güvenliği ve refahıyla ilgili özlem ve hissiyata sahip olmak

3-“Millet” ve rolüne ilişkin bir dil ve sembolizm

4-Milletler ve milli irade hakkında bir kültürel doktrin ile milli emellerin ve milli iradenin gerçekleşmesine dair reçeteleri de içeren bir ideoloji.

5- Milletin amaçlarına ulaşacak ve milli iradeyi gerçekleştirecek bir toplumsal ve siyasi hareket.”(Smith;119)

Kiriakos Cambazis de “Kıbrıs Siyasetinde –MİLLİYETÇİLİK” adlı kitabında(Bk. Galeri Kültür Yayınları)”Belirli bir sosyo-milliyetçi toplum oluşturan insanların psikolojilerindeki milliyetçi ve etnik unsurlar arasındaki ilişki, sağlıklı hücrelerle dokuyu öldüren, canlı olan her şeyi sindiren ve müdahale edilmediği takdire sağlıklı hücrelerin ölümüne yol açan habis ur hücreleri arasındaki ilişkiyi çağrıştırmaktadır” demektedir (2011).

ELEN MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞU

Niyazi Kızılyürek, “Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs” adlı eserinde “Milliyetçi ideoloji, ulusal kimliği bireylere, dolayısıyla toplumlara içkin bir olgu olarak değerlendirir ve bunu, derinlerde yatan doğal veya spiritüel bir “öz”ün dışa vurumu olarak sunar. Buna göre ulusal kimliklere dayalı uluslar, derinlerde yatan bu “ulusal öz”ün harekete geçmesi ve su yüzüne çıkmasıyla tarih sahnesinde yerlerini alırlar. Oysa, yakın tarih bunun  hiç de böyle olmadığını gösteren tanıklıklarla doludur. Ulusal kimlikler, “doğal bir öz”ün ifadesinden çok, modernite ile ortaya çıkan ve uluslaşma ve ulus-devlet inşa süreçlerinde şekillenen, değişime uğrayabilen, olgulardır. Belirli bir ulus içinde doğup büyümemizden kaynaklanmaktadır.” Diyor (Kızılyürek,17). Açıkçası, üyesi toplumun diğer üyeleriyle birlikte, o toplumun üyesi olduğumuz için aynı kimliği paylaşırız. Ve bir ulusun üyesi olmakla, premodern, ulus öncesi bir toplumun üyesi olmak arasında esaslı farklılıklar vardır. Her şeyden önce, premodern toplumlarda homojen bir kültüre rastlamadığımız gibi, siyasetin, dolayısıyla devletin ortak kültür temelinde meşruiyet aramaya yönelmesi de söz konusu değildir. Premodern toplumlarda devlet, yani iktidar ile kültür arasında bire bir bir ilişki olmadığı gibi-kültür siyasi sınırları ne belirler ne de siyasi sınırlara meşruiyet atfeder-homojen bir ortak kültür de söz konusu değildir Ortak bir homojen kültürün varlığı, büyük ölçüde modernitenin ve ulus-devletlerin yarattığı bir olgudur diye vurgulamaktadır (Kızılyürek;2002).

“Kıbrıs’ta Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümranlığı 1571 yılında başladı ve Ada’nın Ortodoks Hristiyan halkına karşı son derece baskıcı davranan Katolik Venedik dönemine son verildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Ada’ya Müslüman nüfus taşımasıyla, Kıbrıs’ta, dinsel açıdan çoğulcu bir yapı oluşturuldu ve dini toplumlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Millet Sistemi” anlayışı çerçevesinde, özerk toplumlar olarak örgütlendiler. Her ne kadar “Millet Sistemi”, dini toplumları Millet-i Hakime (Müslümanlar) ve Millet-i Mahkume (gayrımüslimler) olarak ayırıp, gayrımüslimlerin eşit-tebaa olmalarını engelliyorsa da, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ne tanınan “Etnark” (Millet Başı) ünvanı, Kilise’ye hem idari hem de ekonomik açıdan büyük olanaklar sunmuştu. Bundan böyle Kilise, Osmanlı devleti adına Hıristiyan nüfustan vergi toplama ve Osmanlı sarayına doğrudan başvuru gibi bir dizi imtiyaz sahibi olacaktı.

Ulusçuluk öncesi geleneksel dönemde, yönetici sınıflarda ulusal bilinç veya ulusal irade, doğal olarak söz konusu değildir. Önemli olan, güçlü bir toplumsal konumda bulunmaktı. Dönemin mantığına uygun olarak Kilise, Osmanlı yönetim mekanizmasının adeta ayrılmaz bir parçası olmuş ve hem ekonomik hem de siyasi bakımdan güçlenmişti. Örneğin, 1764’te Müslüman önderlerin öncülüğünde gerçekleştirilen ve hem Müslüman, hem de Hıristiyan kesimden kitle desteği bulan ayaklanma, Kilise’nin Osmanlı yönetimine verdiği destek sonucu bastırılmıştı. Yine Kilise, 1775’te muhassıl tayin edilen Hacı Abdül Baki Ağa’nın geri çağrılmasını sağlamıştı. Hatta bazı tarihçilere göre, 1821 Yunan Bağımsızlık Hareketi’ni behane ederek, Kıbrıs’taki dini önderleri katleden Vali Küçük Mehmet, bir anlamda “1804 olaylarının” intikamını almıştı. Kilise’nin sadece iktidar ortağı değil, zaman zaman iktidarı bizzat kendi eline geçirdiği, dönemin seyyah ve Konsolosları tarafından sık sık dile getirilmişti. Örneğin Fransa Konsolosu, Kıbrıs’ın, “Osmanlı İmparatorluğu içinde en kötü yönetilen vilayet olduğunu”, bunu da, “Kıbrıs’ta yönetimin Kilise’nin elinde bulunmasından kaynaklandığını” yazmıştı. 1815 yılında adayı ziyaret eden İngiliz Seyyah William Turner’in gözlemleri de aynı doğrultudaydı: “Kıbrıs, resmen Kaptan Paşa’nın atadığı Bey’in otoritesi altında olmasına karşın, fiilen Rum Başpiskopos ve ona baplı ruhban sınıfı tarafından yönetilmektedir. Kıbrıs’ta köylüler, hem Müslümanlar hem de Rumlar öylesine sömürülmektedirler ki, çalışarak yaşamlarını sürdüremiyor ve her yıl kitle halinde, Karaman ve Suriye kıyılarına kaçıyorlar. Rum Papazlar fakir, cahil, saf Rumları, son kuruşuna kadar soyuyorla r(Kızılyürek, 2002).

Gerçekten Kilise, hem kendi hem de Osmanlı İmparatorluğu için vergi topluyor ve bunu da her türlü denetimden uzak yapıyordu. Hatta Kilise bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Hıristiyanların konumunu güçlendiren Tanzimat reformları’na karşı çıkmıştı. Kıbrıs’ta Kilise’nin bu reformlara karşı çıkması, Fransız Konsolos R. Doazan’ın dikkatini çekmiş ve bu konuda 1854 yılında şunları yazmıştı: “ Helenler arasında zengin ve  güçlü olanların da (Müslümanların yanı sıra), yaşanan esaret koşulları umurlarında değil. Nasıl olsa, kendi dindaşlarına hükmedecek ve onlara boyun eğdirecek olanakları ellerinde bulunduruyorlar. Özellikle ruhban sınıfı böylesi duygular içindedir.”(Kızılyürek,2002)

Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın 1821’de Mora İsyanı’yla başlaması, genel olarak Kıbrıs’ı, özel olarak da Kilise’yi yakından etkiledi.  Kıbrıs Kilise’si Başpiskopos’u Kiprianos, Padişah’a bağlılık mesajı göndermiş olmasına karşın, tıpkı Fener Patriği örneğinde olduğu gibi, Padişahın ‘katli vaciptir’ fermanından kurtulamadı. Hem Başpiskopos hem de ruhban sınıfının önde gelen üyeleri katledildiler. Aslında Yunan Ayaklanması’nı örgütleyen Filiki Eteria adlı örgüt, Kıbrıs Kilisesi’ne başvurarak yardım talep etmişti. Başpiskopos Kiprianos, sadece mali yardım yapabileceklerini bildirmiş ve 22 Nisan 1821 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başkaldıran Helenleri teslim olmaya çağırmıştı.. Ancak bu durum sonucu değiştirmedi. Bu olay Kilise’ye, bütün imtiyazlarına karşın, “Millet-i Mahkume’nin” önderi olmaktan öteye gidemeyeceğini ve “Millet-i Hakime’nin” dolayısıyla, hükümranlığın Müslüman-Osmanlı yönetici sınıfının elinde bulunduğunu açıkça göstermiş oldu. Buna karşın Kilise, vergi toplama ayrıcalığını 18 yıl daha sürdürdü ve bir anlamda yaralarını sarmayı başardı. Zaten, Osmanlı Yönetimi’nin de Kilise’nin gücünü ortadan kaldırmak gibi bir niyeti yoktu.(Kızılyürek,2002)

Bağımsız Yunan devletinin doğuşu, Kıbrıs tarihi açısından bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Bu tarihten itibaren, Yunan ulus-devletinin inşa süreci, giderek artan bir biçimde Kıbrıslı Ortodoks Rumları da etkisi altına alacak ve devlet doktrini olarak şekillenen Megali İdea, Kıbrıs’ta da süratle taraftar kazanacaktı. Bu tarihsel dönemin ilk habercisi, daha 19 Ağustos 1828 gibi erken bir tarihte, Baipiskopos, Piskoposlar ve bazı şahsiyetlerin imzalarını taşıyan ve Yunanistan’ın ilk Valisi Kapodistria’ya gönderilen memorandum olacaktı. Memorandumda Kıbrıs’ın, yeni kurulan bağımsız Helen Devleti’nin sınırları içine alınması isteniyordu. Ancak, bu dönemde açık ve güçlü bir Enosis hareketinden söz etmek mümkün değildir. Giderek artan ticaret ilişkilerinin sonucu 19. yüzyılda yeni ve dinamik bir orta sınıfın oluşmaya başlaması, Kıbrıs Rum toplumuna yeni bir ivme kazandıracaktı. Lefkoşa’da yaşayan geleneksel yöneticiler ve zenginlerden faklı olarak, Larnaka ve Limasol gibi liman kentlerinde ortaya çıkan ve Avrupalılarla iç içe yaşayan yeni orta sınıf, kapitalistleşme sürecinde öne çıkacaktı. Lefkoşa’da yaşayan geleneksel yöneticiler ve zenginlerden farklı olarak, Larnaka ve Limasol gibi liman kentlerinde ortaya çıkan ve Avrupalılarla iç içe yaşayan yeni orta sınıf, kapitalistleşme sürecinde öne çıkacaktı. Lefkoşalı Ortodoks Rumların en zenginleri bile, çok az okuma yazma biliyordu ve henüz ulusçuluk akımından etkilenmedikleri gibi, modern anlamda da burjuva sayılmazlardı. Örneğin, Lefkoşa ve Girne bölgelerinin en zenginlerinden sayılan Hristodulus Severis, güçlükle yazı yazabiliyordu.  Ortodoks Rum Kocabaşları, Müslüman Türk ağalardan ayırmak mümkün değildi. Sık sık bir araya geldikleri “Yeşil Gazino”da, Lefkoşa’nın Hıristiyan ve Müslüman yöneticileri ile nüfuz sahibi erkanı, hem kıyafet hem de davranış bakımından aynı görünüşü sergiliyorlardı. 1878 yılının Aralık ayında, Hükümet Konağı’nda toplanan ve bayram vesilesiyle kendilerini İngiliz Yüksek Komiseri, Sir Garnet Wolseley’e takdim eden Lefkoşalı “aristokratlar”, dört kesimden oluşuyordu. Sırasıyla dini önderler, Lefkoşa’nın soylu aileleri, resmi görev icra eden bürokratlar ve son sırada da tüccarlar yer alıyordu. 12 Aralık 1878 tarihli Times gazetesine göre, hiyerarşinin ilk üç basamağında yer alanlar resmi kıyafetleriyle teşrif etmişlerdi. Son sırada tüccarlar bulunuyordu. “Bunlar arasında, vergi toplayıcılığından zenginleşenler olduğunu fark etmek zor değildir. Kıbrıs’ta, hepsi de çok zengin olan bu beyler, çeşitli alafranga kıyafetler uydurmaya çalıştılar, ancak görünen o ki, pek başarılı olamadılar.”(Kızılyürek,2002)

-DEVAM EDECEK-

- Advertisement -spot_img

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -spot_img

Latest article