KÖRELTİLEN DUYARLILIK

Must read

Ulus devletlerde, ulusal politikaların oluşturulmasında gasp edilen, toplumsal yaşamın (özellikle halklar bağlamında) en önemli olgularından bir tanesi de hak ve eşitlik kavramıdır.

Bu kavram o ölçüde yok edilme noktasında tutulur ki, yok görmeye zemin yaratmak/oluşturmak için birtakım şeylerde ya deformasyona uğratılır ya da görmezden gelinir.

Türkiye topraklarından baktığımız vakit; bu konuda çok sık örnekler görmekte hiç zorlanmayız. Ve seçkin örnekler ayrıştırması yapmaya kalktığımızda ülke bu konuda çok elit bir durumda olma hakkını herhalde kimseye bırakmaz.

Bugün; toplumsal bazda İslamiyet anlayışının geldiği noktaya baktığımızda, bu anlayışın, geçmişten günümüze pratiği ve bu pratiğe yol açan anlayışların tekrar aklımızda canlanmaması mümkün değildir.

Anadolu toprakları; bugün bu kadar çoraklaşmışsa, kendini üretme kapasitesinden bu kadar uzaklaşmışsa, hiç şüphesiz, bu anlayışların izlerinin çok belirginleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.

TC devleti kuruluş sürecinde, toplumun desteğinin sağlanması çalışmasında, ön plana çıkarılan en önemli olgu İslamiyet/Müslümanlık olgusudur.

TC devletinin kuruluşunun, topraklarda açık işgalin sonlandırılmasının halk nezdinde ki en önemli anlatımlarından birisi de İslamiyetin/Müslümanlığın kurtarılmasıydı.

Doğu da gerçekleştirilen kongrelerde, kongrelere katılan bileşenlerine baktığımızda bu olgu kendisini saklamamaktadır. Yerel beylerin, aşiret ileri gelenlerin ve halkın bu eksen üzerinden duyarlılıklarının canlandırıldığı rahatlıkla görülebilmektedir. Bu politikalar yerel önderliklerin ürettiği politikalar değildir. Aksine; Atatürk’ün yerelleri kendi ekseninde toplamak için, bizatihi canlı tuttuğu bir politikadır. Söylemlerinde İslamiyet/Müslümanlık başat haldedir.

Anadolu toprakları; ulus devlet kurma sürecinde, bu topraklarda yaşayan kadim halklardan İslam dinini benimseyenler olduğu gibi, farklı dinlerden olan ve başka halklara tekabül eden farklı etnisiteler vardır. Kaldı ki, İslamiyet dininden olup farklı mezhepler ve farklı halklar da vardır.

Tam da bu noktada:

Ulus devlet kurma süreci öncelikli olarak bu toprakların müslümanlaştırılmasıdır.

Müslümanlaştırmada farlı mezheplerin sessizliğe gömdürülmesidir.

İslamiyet merkezi –Diyanet İşleri- oluşturularak devlet eliyle toplumun tek mezhebe –Hanefi- mezhebine götürülmesidir.

TC devleti, dini o kadar tekeline almıştır ki, sadece diğer dinlere karşı değil, İslamiyet içerisinde ki mezheplere karşıda merkezi politikalar oluşturmuştur.

Her ne kadar kendini laik olarak tanımlasa bile, hiçbir zaman laik olmamıştır.

Dini, toplum hayatında yönetme aracı olarak devamlı bir şekilde kullanmıştır.

Her dinde olduğu gibi, İslamiyet dininde de doğal doğmatizm halinden ayrı olarak, gerek toplumsal ve gerekse de devlet katında egemen konumuna yükseldiğinde; her egemenliğin doğmatizm tehlikesiyle yüz yüze gelmesi gibi İslamiyetin doğmatizmin –gericileştirilmesi- kucağına düşmesinde devlet sonuna kadar kullanıcı olmuştur.

TC, İslamiyeti –Hanefi mezhebi- Türkleştirme aracı olarak kullanmasından dolayı, topluma hep itaat etmeyi, dinlerin yapısı gereğine ek olarak yüklemiştir.

Müslümanlaştırmada gayrimüslümlere karşı kullanmış, Kürt isyanlarında Kürtler arasında ki mezhep farklılıklarını kullanmış ve bu faaliyetlerinin tümünde de devlet egemenliğinde ki toplumlardan da sonuna kadar faydalanmıştır.

Dinlerin ilk çıkışlarında olduğu gibi, İslamiyetin ilk çıkışında ki; hakkaniyet, adiliyet, yaratılana yaradanından dolayı saygı duymak, anlamak ve var olma hakkını kabul etmek anlayışı; devlet politikası içerisinde akla düşürülmeyen kavramlar olmuştur.

İslamiyet/Hanefilik devletin dini olmuştur. Din, devlete kutsallık sağlayan odak olarak kullanılmıştır.

Din, en yüklenmiş halleriyle hem toplumda hem de devlette yaşamaya devam ettirilmiştir. Türkiye toplumunda da her türlü yok etmeler din kutsiyetine büründürülmüştür.

Bu atmosferde doğan din/İslamiyet referanslı politik bakış açıları tekçi anlayışla malul olmuştur. Demokrasi kavramı onların gündemine girmemiştir ve dolayısıyla da tutum alışlarında herkese hakkaniyet, herkese adiliyet kavramı hak getire olmuştur.

Özellikle Gazze yardımı “Mavi Marmara” süreci bileşenlerinin dinsel farklılıklar çokluğu içerisinde Filistin davasını güncelleştirmeleri, bu kesimde egemen olan anlayışın kırılması gerekliliğini toplumun önüne çıkarmıştır.

Bu düzlem üzerinde, İslami duyarlılığı yüksek olan sivil toplum örgütlerinin; devletin Kürt sorunu karşısında ki geleneksel tavırlarına karşı açıktan tavır almaları ve bunu öncelikli olarak ilgi duydukları kitlelere ilan etmeleri; sürece yeni yol alma imkanlarını da beraberinde getirmiştir.

Mağduriyetlerin; sadece kendilerine dokunduğu anda mağduriyetlik olacağı anlayışından, kendilerine dokunmayan mağduriyetlerinde mağduriyet olacağını ve buna da tutum alınması gerektiği noktasına varılmıştır.

Yakıcılığını hayatın her alanında hissettiren Kürt sorunu, İslami duyarlılığı yüksek olan kesiminde hayatına girmiş bulunmaktadır. Din motifli anlayış ve yaşam duyarlılığı yüksek olan toplum ve bir bütün olarak Anadolu yaşayanları adı geçen soruna, yani Kürt meselesine; hakkaniyet ve adiliyet ekseni üzerinden bakmak gerçekliğine dayanmış durumundadırlar.

Arkaları bir türlü aydınlanamayan: Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın katliamlarında; aktif hale getirilen toplumun yönlendirilmesinde, en azından devletin içindeki karanlık/derin devlet odaklarının İslamiyeti ne kadar devletleştirdiklerinin açığa çıkmasının da başlangıç noktası olabilme şansı ortaya çıkmıştır.

Devletin; Kürt savaşında, dini, devletin elinden düşürmek; İslami duyarlılıklı politik bilinçlerin önünde ertelenemez bir görev olarak durmaktadır.

Çünkü; hakkaniyet, adiliyet kavramları daha doğrusu demokrasi kavramı sadece aydınların sorunu değildir. Tam tersine tüm toplumun olmazsa olmaz sorunudur.

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article