Keşke bir Tevfik Fikretimiz veya Velestinli Rigasımız olsaydı-6- Ulus Irkad

Must read

Bu yazıda gene biraz enternasyonalizmi işlemeye ve daha sonra da Fransız İhtilali olurken dünya ve bölgedeki şartları daha fazla araştırmaya devam edeceğiz.

Enternasyonalizm, nispeten demokratik olarak, örneğin bir yere göre tanımlanmış bir ulusu ve ulusçuluğu bile savunmaz pratikte. Var olan ulusları veri kabul eder. Kendini oluşturan partiler de böyle ulusları veri kabul edip öyle enternasyonali oluştururlar. Örneğin en azından gerici ulusçuluğu reddeden partiler olsa, bu partilerin hepsinin kendilerini, Türk, Yunan, Alman diye değil, kendini böyle tanımlayan devleti ve ulusu yıkmayı hedef almış, buna uygun olarak da adını nötral bir toprak parçası adıyla tanımlamış partiler olurlardı. Bırakalım böyle bir şeyi, böyle bir sorun bile yoktur.

Enternasyonalizm, bir bürokratik aygıtın, dolayısıyla bir ulusun dış politikasının ve diplomasisinin aracı olmadığı, gerici nasyonalizme tamamen teslim olmadığı durumda bile bu çelişkiyi içinde taşımıştır. SSCB’de ifadesini bulan aydınlanma ideali, kendisini gerici bir ulusçuluğa göre tanımlamış ulusların bir birliği olarak da görüyordu. Kendi içinde çelişkiliydi.

Bir bakıma bugün sosyalizmin ne yapması gerektiği, bu bağlamda daha açık olarak ortaya çıkmaktadır. Yapılması gereken Aydınlanmanın “vatanım yeryüzü milletim insanlık” diyen hümanist ve kozmopolit idealine yeniden dönmektir.

Ve bu devrimci ideali, modern toplumun dininin gerici biçimi olan uluslara karşı yeniden formüle etmektir; bu formül şöyle ifade edilebilir: Nasıl tanımlanırsa tanımlansın (yer, din, dil, tarih, kültür vs.) ulusal olanın politik hiçbir anlamı yoktur ve tamamen kişisel bir sorundur.

Herhangi bir yerde yaşayanlar veya herhangi bir özelliğe sahip insanların bir ulus olduğunu düşünenler, bir dernek, birlikler kurabilirler, eğlenceler tertipleyebilirler, yarışmalar yapabilirler. Tıpkı bugünkü dinler gibi.

Bu aynı zamanda bir tek dünya dini ve cumhuriyeti demektir. Bu dinin adı İnsanlık olabilir, bu dinden olana da insan denebilir. Bu insan kavramı ve insan tanımı, biyolojik olarak insanı diğer hayvanlardan ayıran insan kavramıyla karıştırılmamalıdır. Biyolojik olarak insan kavramının hiçbir sosyolojik anlamı yoktur.

Bu insan tanımı, insanı sosyolojik olarak diğer dinlerden ayırmaktadır ve biyolojik olarak insan tanımının içine giren tüm insanları kapsamaz. Bir insan (burada biyolojik olarak insan) herhangi bir ulustan ise, insan (burada sosyolojik olarak insan) olamaz örneğin.

Yani sadece dinlerin değil, milletlerin de özele ait olmasını savunanlar insan olabilir ancak. Bir Alman bir insan olamaz, bir insan da bir Alman olamaz. Ya da daha genel olarak, politik birimin-nasıl tanımlanırsa tanımlansın- ulusal birimle çakışması ilkesine dayananlar, yani milliyetçiler, insan olmazlar. Ama biyolojik olarak pekala insandırlar.

Enternasyonal, bir parti ve partiler birliğiydi. Burjuva uygarlığının gerici biçimi içinde ilerici bir idealin ifadesiydi. Yani bir din içindeki bir tarikattı; modern toplumun dini içinde bir mezhepti. Hem de onun en gerici biçimi içinde.

Marksizm ve sosyalizm, bir mezhep değil, başka bir din olmalıdır. Sosyalistler, enternasyonalist (modern toplumun dininin gerici biçimi içinse az çok ilerici bir mezhep mensubu) değil, İnsan (bu dinin sosyalizme kadar gidebilecek devrimci biçimini savunan, politik olanın ulusal olanla çakışması ilkesini reddeden) olmalıdırlar(Marksizmin Marksist Eleştirisi-Demir Küçük aydın).

 

FRANSIZ İHTİLALİNE GİDEN EKONOMİK İLİŞKİLER

Ticaretin esas olarak lüks mallarla sınırlı olduğu kapitalizm öncesi çağlarda bile, Akdeniz Ticareti, bu ticarete uygun bir çok üstyapılar, dinler kurmayı denedi. Uygarlık Komün’den doğdu, komünün dini ise, totemlerdi. Komünlerin totemleri, yani dini tanrıları, doğa karşısında son derece güçsüz bir canlı olan insanın yaşamasını ve dayanışmasını mümkün kılıyordu ama, uygarlığın ve ticaretin ilişkileri söz konusu olunca, bir engel haline geliyordu. Her komün, her tanrı, ayrı bir hukuk, ayrı bir üstyapı demekti.

Böylece komünün üstyapısıyla gelişmiş, ticaret arasındaki çelişki önce tanrılar arasındaki ilişkiler ve hiyerarşi ile çözülmeye çalışıldı. Birinci ve ikinci batın uygarlıkları, Sümer, Mısır, Asur, Yunan ve Roma’nın o bir yığın tanrısı, aslında, o dönemin uygarlıkları ve komünleri arasındaki ilişkinin üstyapıda yansımasıydı.

Ne var ki, bu çözüm, bir bakıma, bugünkü bir tek dünya olmuş dünyada, bir tek dünya toplumu ve dini (üstyapısı) ihtiyacının, Birleşmiş Milletler ile çözülmeye çalışılması gibidir. Zeus’un ve en güçlü birkaç tanrının yerini bir bakıma ABD ve Güvenlik Konseyi almıştır. O zamanın tanrıları da tıpkı bugünün ulus totemleri olan bayraklar gibiydi bir bakıma.

Bu çelişki Roma’da en had safhasına ulaştı. Roma bir yandan, bütün Akdeniz ve Ortadoğu bölgesini fethederek bölgenin birliğini sağlamış oluyordu, ama fethettiği yerlerde tek bir üstyapı sistemini kuracak bir dinden yoksun bulunuyordu.

Hristiyanlık bir bakıma bu çelişkiyi aşmanın dinidir. Hristiyanlık bütün bu bölgedeki bütün diğer tanrıları yani uygarlık ve komünlerin düzenlerini yok edip, onları bir tek Allah’ın düzeni içinde toplama girişimiydi. Kendisi başlangıçta böyle bir kaygıyla değil, sınıflı toplum içinde ezilenlerin bir muhalefet hareketi olarak başlamış olsa da, gerçek tarihsel gelişimi böyle oldu. Havariler o dönemin büyük ticaret yolları ve kavşaklarında yaşadılar. Baba-oğul-Ruhülkudüs aslında Arz-Talep ve Fiyat üçlüsünün tanrılaştırılmasıydı. Pazarı yöneten yasalar Allah adıyla tüm o uygarlık alanının gerçek tanrısı (dini-üstyapıları) ortalıktan kaldırılıyordu.

Hristiyanlık belki Akdeniz ticaret alanında böyle bir birliği sağlayabilecek bir araç olarak ortaya çıktı ama, bu arada Çin,Hint, İran ve Ortadoğu-Akdeniz arasındaki dünya ticareti gelişti. Çürüyen Bizans ve Pers uygarlıkları bu ticaretin gelişmesi önünde bir engel haline gelmişler böylece ticaret yolları, henüz uygarlığa yeterince bulaşmamış Güney’e, Arap Yarımadası’na kaymıştı.

Böylece bir yandan Semitik gelenekler dolayısıyla eski Ortadoğu kervan yolları üzerinde ortaya çıkmış İbraniliğin, diğer yanda yine ondan kaynaklanan, Roma İmparatorluğu topraklarında yayılmış Hristiyanlığın geleneklerini bilen; aynı zamanda o zamanın dünya ticaret yollarının merkezinde bulunan; aynı zamanda putları ile henüz komün döneminde yaşayan, kan ve kabile kardeşliğinden ötesini bilmeyen, ama Kabe’ye topladığı putlar (Totemler, komün tanrıları) aracılığı ile bu komünler arasındaki ilişkileri düzenlemeye çalışan Araplarda bu çelişki hem en üst düzeyde bulunuyor, hem de çözecek unsurları ve çözmek için gerekli katalizörleri de içinde barındırıyordu.

Böylece Muhammet dini doğduğu komünler, yani putlar düzenine karşı bir tek Allah ile bir tek hukuk ve din kardeşliği üstyapısı kurarken, aynı zamanda bu din, sadece Araplar için değil, o günkü Dünya Ticareti için de bir tek dünya hukuku üstyapısı oluşturacak bir anlayışı içinde taşıyordu.

Örneğin, sosyalizm doğuşunda bulunan ve bugün unutulmuş olan, emeğin kurtuluşunun ne ulusal ne de yerel bir sorun olamayacağı önermesi, herhangi bir yerde kurtuluş olamayacağından, bütün dünyadaki diğer yerler kurutuluncaya kadar savaşı içerir. Yani sosyalizmin egemen olmadığı her yer, ele geçirilmesi ve sosyalizmin egemen kılınması gereken bir savaş alanıdır. Bu ele geçirme ille de dışarıdan fetihle olacak diye bir kural da yoktur.

Aynı anlayış İslam’da da vardır. “Darül Harb, darül İslam” kavramları, bir dünya devrimi, bir sürekli devrim anlayışını tıpı tıpına içerir. Tanrının dışındaki bütün tanrıların, putların (yani başka hukukların, başka dinlerin) egemen olduğu her yer bir savaş alanıdır, onların ele geçirilip orada hak düzeninin kurulması; diğer tanrıların ortadan kaldırılması gerekir. “Kutsal Cihat” bu “süreklli devrim” savaşının ta kendisi olarak ortaya çıkar.

Müslümanların kardeşliği, Alalh’ın birliğine inananların kardeşliği olduğundan, Müslümanlığın, aslında tüm insanların kardeşliğini kabul edenlerin kardeşliğinin dini olduğu; bunu kabul etmeyenleri ise, puta taparlık olarak yok etmeyi hedeflediği, yani bütün dünyada, bir tek hukuk ve üstyapı kurmayı hedeflediği görülür.

(Bu yazı Demir Küçükaydın’ın “Marksizmin Marksist Eleştirisi” ve Ferhan Umruk’un “Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı” adlı kitaplarından faydalanılarak yazılmıştır).

-DEVAM EDECEK-

- Advertisement -

More articles

- Advertisement -

Latest article