Gerçekleri teslimiyete ve ilgisizliğe takılan Kıbrıs – Özkan Yıkıcı

Must read

Genel bir yanılgıya hep düşeriz. Verilen sayılar veya istenilen le konuşunca her şey tamam olmuşcasına kendi kendimizi kandırmayı çok iyi öğrendik. Tek tip algılar la Sermaye gözü ile doğruları sınırlamak artık doğaldan öte olmaz sa olmazlar haline geldi. Artık Neoliebral politik durumlar tek kutsal, tabu olgular olarak hedeflenip ilerisini de esir alma noktasında duruyoruz. Ülkemiz buna ek olarak “ilhaklaşmanın, teslimeytleşmenin” silahları da eklenerek süreçelr yeniden üretielrek devam ediliyor. Şu kandırmacalar çok güzle tutuyor: Bolca verilen diploma, ünüversite sayısının patlaması ve ekran miktarının fazla olması her noktada yeterli hatta başarılı olarak algılatılıyor. Kimse onca ekrana, ünüversiteye karşın neden se bilimsel dinamiklerin sıfır, okuyup anlamanın zayıf olduğunu dahi sorgulamaz. Karşımızda net Kıbrıs sorunu olmasına karşın; neden se konuyla ilgili yapılanlar veya ilerisi için düşünülenler pek dikate alınmaz. Hatta yaşanan ve belgelenen olayların konuşulması dahi tehlikeli! Bilimsel ret etme ile bunlar hiçeleşir. Yine günümüz gelişmeleri de bilinmezlik çizgisinde veya ilgisizlik ile umursanmazlık duruşu ile gelip geçmesi süreci dışında pek alakalı olan da kalmadı. Bir anlamda şu ilhak ve sistemin Neoliberaleşme noktasına geldik: “Teslimiyetin öğretisini ve ilgisizlik duruşun küktürü burada artık yereleşilen düşünce oldu”!….

Onca analizden sora da şu acı sonucu hep kolayca yakalarız: Kıbrıs sorununu dahi biz değil, başkalarının gelip çözmesini umarız. Tabi şu farkı da hiç düşünmeden! “Birileri çözecek veya ayarlayacak sa onların çıkarı öncelikli olacaktır”! Bu daha da ileri gidilerek; en ufak olacak işin veya öğrenilecek bilginin uğraşına girmeden, başkasının yapmasını bekleme ilişkisi de oluştu. Politikacı adıyla veya üst elitin kaymaklı kesimi de kendielrinin etkin olamadığı veya beceriksizlikleri sonucu, onlar da güçelrini insanların basit işlerini takip ederek otoriterler oynunu yapıyorlar. Sistem de bunu geliştirerek yapılandırdılar.Size son günlerin örnekleri ile bunları acı verecek dokunuşlar la anlatacam…

Geçen hafta ortası tam da Kıbrıslılık resmini ortaya koyan gelişmeler oldu. Anastasiyadis Londraya yolandı; Eroğlu ise Ankaranın göbeğine gitti. Magazinsel sınırlı gazetelerimiz ve medyasal şov ekranlarımız da ise Kıbrıs konusu bolca mahşetleşiyor du. Tam da böylesi Kıbrıs sorunu yoğunlaşması olduğu anda Kıbrıs Cumhuriyeti İngiltere anlaşması ortaya çıktı. Anlaşma da tarihsel adımlar ve bazı direk anımsatmalar vardı. Kıbrıs sorununun olduğu dönem nedeni ile bunun hem öğrenilmesi hem de tartışılması gerekiyor du…..

Tekrar edecem: Hafta ortasına bakarsanız; Eroğlu Ankaraya gidip orda eline aldığı kağıt la bir şeyler anlatıyor du. Bildik resmi görüşü okuyor du.Basit bir gazeteci dahi ona şu soruyu mutlaka sorması gerekir di: “Sayın Eroğlu okuduklarınız güzel; ancak siz Rumlara verdiğiniz öneriler de bunları ret ediyorsunuz: Örneğin; siz sunduğunuz ve bolca övdüğünüz kırmızı çizgi koyduğunuz tek egemenliği orda kabulendiniz. Aynen öteki konuları da önerdiniz. Şimdi hangisine inanalım”? Tabi şu garip yanılgıya düşmemek gerekir: Türkiye kamuoyu da Kıbrısı Kıbrıs gibi değil de onarlın dokunulmaz “ulusal tabusu” gibi görüyorlar. Onun için Eroğluna bu çelişki dahi sorulmadı. Onutmadan; Türkiyedeki medyanın da yalaka çizgisine düştüğünü onutmadım….

Başka bir soru da gazetecilik bakımından mutlaka Eroğluna sorulurdu: “Kıbrıs Cumhuriyeti ile İngiltere arasında imzalanan ve üst topraklarının Y.78 inkişafa açılmasını nasıl karşılıyorsunuz”? Ama girişte dediğin kısgacın sonucu bunların hiçbiri olmadı… Aynen Kuzey Kıbrıs ekseninde olduğu gibi. Burda önce kimse doğrudürüs anlamadı. Oysa Eroğlu Ankarada hesap da Kıbrıs konusunu görüşüyor du; Mahşetler de B.M. temsilcisinin gelip gelmeyeceği veya göreve devam edip etmeyeceği senaryoları bolca süslenerek haberleştiriliyor du. Rumların uzlaşmazlığı veya Uluslar arası “haklarımız” ifadeleri bolca savruluyor du. Fakat neden se İngiltere ile yapılan anlaşmanın neleri gösterdiği pek yorumlanmadı. Bazıları zaten Ankaradan gelecek havaya göre şarkı söyledikelri için belki de bunu hiç okumadılar! Bazı konuşmak isteyen ise sanki biz bağımsız devletmişiz gibi de bir şeyler gevelediler. Sadece yine birkaç kesim olayın önemini vurguladı. Şu ironiye değinmeden olmaz: Neden se kimisi alıştığı ezber ile “bize neden sorulmadı; bizim de haklarımız” var tekerleme nakaratı okudular. “itiraz etmemiz” gerektiğini söylediler. Ama hep gözleri ankarada ses bekeldiler. Üstelik sadece İngiliz üstlerindeki toprakla ilgilendiler. Halbuki ilgili anlaşmada Maraşın da yeniden hatırlatılan anlaşmalı “sahiplerine B.M. kontrolunda devri” de vardı….

Ne Eroğlunun Ankara saçmalama kağıt dan okumaları nede bizim gazetelerin mahşetli Kıbrıs sorunu sözlerinin anlamı vardı. Ama Kıbrıs CUmhurieyti ile İngiltere anlaşmasında resmen 53 yıl sora kulandırılmayan İngiliz üst topraklarının Y.78mülk sahiplerine açılıyor du. Bunun salt politik değil rant anlamında da önemli işdah kaynağıdır. Elbet olay tarihi öneme sahiptir. Kulanılmayan mülklerin kulanımı kadar, rant ve yatırım  la sermaye gerçekliği de birlikte düşünülmesi gerekir. Kıbrıslılara teslimiyet nedeni ile onuturulan İngiliz gerçeği yeniden kanıtlandı. Ayrıca şimdi ilgisizlik le yapılan bu anlaşmayı okumayanlar, tıpkı öteki anlaşmalarda olduğu gibi işine geleni alıp “haklar” söylenecektir!

Bir paradoksu daha belirtecem: Nezaman Rumlar bir adım atsa,hemen bizim kiler aklına gelir ki “Kıbrıs cumhurieytinde hakalrımız vardır” şoku yaşanır. Anımsayın; Ddoğalgaz arama olayında da “bizim de payımız var” deniliyor du. Hatta Türkiye daha ileri gidip bizinm hakımızın aynen kendisinin olduğu savunmasına giriyor. Bu dahi tutuyor. Oysa bizim kesim kendinin olmayan mülkleri yağmalarken hak falan dinlemiyor du. Hatta işkal altındaki yerlerin başkasına peşkes çekme durumunu da “yasal uygulama” olarak savundu. “Yoktur, çöktü” dedikleri Kıbrıs cumhurieytini de işlerine geldiği zaman rant çıkar adına “hakımız var” diyecek kadar paranoyla çıkarsama yaptılar…Konu madem deniz olayına geldi: Size bir ufak anımsatma; Türkiye deniz hukuku anlaşmasını imazalamadı. Karşı olduğu noktalardan biri de adaların kıta sahanlıklarını kabul etmemesidir. Türkiye hem Uluslar arası deniz anlaşmasını imzalamadı, hem de adaların kıta sahanlığını kabulenmiyor! Şimdi anladınız mı neden adanın deniz hukuku ile Türkiye çelişiyor ve Ulsslararsı boyuta taşımıyor?

Bunları yazarken şunu da ekleyelim: Çıkan enerji kaynakları nedeni ile adamızda “çözüm” olasılığını artırdığı ve “barış” gelme olanağını söyleyen çok. Şöyle bir bilimsel anımsatma:Denildiği gibi enerji merkezli dizayin olursa, onun kuralarını da taşıyacak. Çıkarlarına göre güçlerin taleplerini yansıtacak. Sanırım enerji tröslerinin ayarlarının ne olduğunu Ortadoğu projesi çok güzel anlatıyor. Biz değil başkalarının çıkarı olunca da yine biz değil, onlara göre ayar oalcaktır. Biz zaten sömürgeleşme kültürümüz le hep birielrine dayandık, birilerinden kurtarılma bekledik. Sorasımı? Onu zaten yaşayarak yeniden konuşuyoruz. Hiçnbir şey yapamama öğretisi ve ötekilerinden bekleme davranışı ile oluşan işbirlikcilik ruhumuzun esirlik rüzgarında savrulup duruyoruz. Bakın zamanında hep değişimi savunan eski yoldaşlar şimdi koltuk sevdası ile nasıl tüm öğretmeye,ikna etmekle uğraştıkarı konualrın tersini yapıyorlar! Dün hepimizin “gelir se daha da kötü olur” dedikelrimizi, şimdi işbirlikci danışman veya makamcı olanlar yapıyor. Dün ilhaka vey Neoliebralizme karşı olanlar, şimdi en hızlı ilahk politikacı veya Neoliberal yasaları geçiren kesimler oldu. Hem de maddi ihdiyaçları olmadığı halde sırf koltuk sevdasına aşık olmaları sonucu bunu yapıyorlar. Derlerdi ya; “Dönekler veya değişip ters oldukarının çizgisine gelenler, hep savunanlardan çok daha kötü ve acımasız olurlar”!

inanmazsanız Kıbrıs resmine şöylesine sorgulayarak bakın.

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article