ÇANLARIN KİME ÇALDIĞI ÖNEMLİ! – Said İlhan

Must read

Herkes kendi sorunun bitmesini ister… ama taraflar ihtilafın sonucunu kendi leyhine çevirmek için elinden geleni de ardına koymuyor! Öylesine ki; hatta kimi zaman diğerinin bir süre önce söylediğine karşı çıktığını bir güzel savunur hale gelir… Ancak burada ”sorunun devamında yarar görülmesi” karşı taraftan gizlenmesi amaçlanmaktadır. Diğer taraf eğer “zokkayı” yerse – ki çoğunlukla öyledir – amaca ulaşılmaktadır. Burada önemli olan “çanların kimin için çalmakta olduğunu” anlamaktır. Bunun  için de “müneccim” olmaya hiç gerek yoktur. İki gün önce Filistin başbakanı Netanyahu “Filistin yönetimiyle koşulsuz görüşmeye hazırım, istenirsa Ramallah’ta” demiş… Bir yanda yeni yerleşim ve nüfus aktarması yapılırken diğer yanda böylesi “şirin” gösteriye kim inanır ama çanların çalmasını bir şekilde başarıyor… tabii ki arkasına aldığı ABD desteği sayesinde!

Bizde de benzeri bir durum yaşanmaktadır. Bakın son açıklamalara; gerek Rum tarafı gerekse Türk tarafı aynı şeyleri söylemekte ama çanların kime çaldığı ortada değil mi? Erteleme, belki yıllar sonraya atmaya yarayacak sözde müzakere / buluşma falandan olumlu sonuç alınabilir mi? Burada da bir yanda nüfus aktarması, talan edilen toprak parçası ve diğer yanda yeni vatandaşlıklarla siyasi iradesine tümden el konulacak Kıbrıslılar… eğer Uluslararası toplum (kamu) oyu denen (AB, ABD, BM vd.) güçler ihtilafları Uluslararası hukuk ve anlaşmalar çerçevesinde çözmek istese böyle mi davranır. Bizim Cenevre ve Newyork veya daha önce Filistin olayında denenen “Camp David” zirvelerinde sonuç alınamaz mıydı sanırsınız. Ekim ayı zirvesinde nasıl sonuç alınacağı “çanların kime çalacağı” ile ilgili… Allahtan Kıbrıs çevresinde zengin petrol ve doğal gaz yatakları tesbit edildi de dünyanın “salyaları” akmaya başladı. Kime yarayacağını elbette (ömür vefa ederse) hepimiz göreceğiz, eğer çözüm zamanının geldiğine kanaat getirilmişse bu “iş” biter ancak yine de (hemenden) mutluluk çığlıkları atılmasın… çünkü bulunacak her türlü çözümde Kıbrıs halkı toplumlar leyhine olamayacağı da bilinmelidir.

Uluslararasında insan hakları ihlali yanında içte terör her iki taraftan (!) onlarca ölü vermeye devam ederken sorunu “demokrasi” insan haklarına (15 milyon nüfustan fazla halkın kültür ve kimliğine) saygı çerçevesinde çözümü mümkün iken askeri tedbir ve karşı devlet terörüne başvurulmasının çağdışılığı ortadadır… Ordunun raptı (!) zapt altına alınması ve yeni anayasaya geçiş sancıları çeken AKP hükümeti halkın gözünü başka taraflara çekmek için “Suriye’deki isyanı kendi iç işlerine benzetmesi” ve daha öte “Somali’yi ziyaret” ve “Kıbrıs’ta Maraş, Omorfo, Karpaz verilmez” ve hiç gerek yokken Kuzey Kıbrıs’a “petrol dolum tesisi” kurmak neyin nesi? Kendileri, tam da bizim kuzeyimize Mersin yakınlarına “bomba” nükleer santral tesisi kurarken… buna bizim “onun kendi iç meselesi” dememizi beklemesin! Hatırlardadır; 1974 askeri harekatla ilgili dönemin Komutanı Kenan Evren Paşa bir mülakatında “Maraş’ı ileride pazarlık gücümüzü artırmak için aldık” demişti. Dünya kamu oyu ne yazık ki hala daha atıl vaziyetine seyirci kalabiliyor. Türkiye’de bugünlerde, bir kaç yıl önce “gaz dolum tesisi” patlamasında ölen onlarca kişi için hala eylem yapılmakta, mahkemeler de failleri için 56 yıla kadar hapislikler istemektedir. Buna rağmen “çevre felaketine davetiye” niye diye sorgulanması gerekmez mi? Ya onbinlerce kişiye mezar olan Marmara (körfez) depremi üzerinden 12 yıl geçmiş felaketzedeler hala “kan” ağlıyor, bırakın önlem almayı veya “yaraların” sarılmasını, seslerini duyan bile yok. Bizim olaydaki gibi herşey Allaha yani kadere havale edilerek halledilmiş.

 

KÜLTÜR EROZYONU VE SEFA SÜRENLER!

Bir halkı / toplumu top, tüfekle tümden yok edemezsiniz ama öyle bir “silah” var ki bunu zamana yayıp başarabilirsiniz! Bu da bir toplumu ayakta tutan en öncelikli bağı “kültür” olmaktadır. İçerisine barındırdığı dil, din, inanç, ağız tadı, gelenek, görenek ve daha bir çok alışkanlıklar yerine yaşam biçimine sokulan “yenilikler” sayesinde çoğunun pek farkına varamadığı bir “değişime” uğrar. Bu bakımdan geçmişte kültür erozyonuna karşı “kültür devrimi” ortaya atılmıştı! Bugün Kıbrıs’ta yaşanan ve sona doğru yol alınan “durum” bu kültür değişiminin, top tüfekle başarılamayanın bir toplumu tükenişe sürüklediğidir. Kendi ülkeleri de batı emperyalizminin kültürel etkisiyle “erozyona” uğradığı açıktır… ancak orada bunun karşısına “din” ağırlıklı bir başka “silahla” karşı çıkılmaktadır. Halbuki bizde Uluslararası hukuk ve anlaşmalar dışında sığınıulacak bir “limanımız” bulunmuyor!

Bunlar yaşanırken; kimine göre “hafif” kimine “saçma” ve kimine göre de “hak edilen” gözüyle bakılan öyle şeyler yapılıyor ki aslında ciddiyetle üzerinde düşünülmesi gereken konular vardır… Örneğin ülkede su sıkıntısından şikayet ediliyor ve vatandaşın diş fırçalarken, tuvalette abdestini yaparken suya tasarruf çağrılarında bulunur ama aynı yetkililer “havuzlu villa” veya beş yıldızlı otelleri merasimlerle açılışını yapması sizce de trajikomik değil mi? Havuzlu villanın harcadığı su miktarından haberleri mi yok acaba, bir köy ahalisinin diş fırçalarken veya tuvaletini yaparken harcadığından fazladır. İnanmazlarsa uygulamalı “ders” çalışması yapabilirler, ne bileyim! Bu arada ülkeyi ziyaret eden yabancı turistler için yöneticilerimiz (ne olur) oteller – gazinolar açmakla övüneceklerine daha kolay / ucuza mal edilebilecek şehirlerin belirli yerlerine ihtiyacı karşılamak maksadıyla bir iki “Tuvalet / WC” açsalar ya! Hem de lütfen “merasim” kurdele kesme falan da olmasın çünkü bu bir insanlık görevi ve hizmetidir.

Ayrıca, sizin de dikkatinizi çekmiştir; tanınmamış da olsa KKTC yöneticileri mercedes makam araçlarının arka koltuklarına kurulmuş gazeteleri karıştırmakta… vatandaşın kolay ulaşamadığı makamları bir kenara bırakalım, bari arabadan geçerken vatandaşa şöyle bir bakmak yok mu? Geçmişte bir makam şoförüne sormuştum, bana “tüm gün o kadar toplantı, yeme içme, merasim vs meşgul ki gazeteye ancak arabada bakabiliyori o da telefonda konuşmazsa” demişti. Arada “kitap” da okuyor mu dedim, yüzüme öyle bir baktı “sen de benim başımı belaya sokacaksın” der gibi idi. Halbuki Batıda kimi yöneticilerin iş yerleri (bakanlıklara, meclise) arabaları hatta bisikleti veya metro / otobüsle gittiklerini biliyoruz.  Gidip gelirken mutlaka gazete veya en basit vatandaşı gibi elinde kitap okurken görülür. Bizde yaşanmakta olan “KÜLTÜR EROZYONU”nda kendilerinin havuzlu villa ve beş yıldızlı otellerde “sefa” sürmenin en iyi görev ve hizmet anlayışına örnek teşkil ettiğine kendilerini inandırmışlar bir kere, ne diyelim “Allah versin!”.

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article