12 Eylül’e doğru Türkiye ve Kıbrıs -5- – Ulus Irkad

Must read

ulusTürkiye,70’lerin sonlarına gelindiğinde sermaye sınıfı açısından yeni bir birikim modeline geçmek istiyordu. Bu tabi ki uluslararası sermayenin istekleriyle de örtüşmekteydi. 1978 yılında ekonomideki geçiş için yeni tartışmalar başlamış hazırlanan Beş Yıllık Kalkınma Planı Stratejisi Dünya Bankası tarafından müdahale görüyordu. İhracata yönelik yeni bir birikim stratejisinin plan metnine girmesine karşı Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışan teknisyenler, ve hükümetin bir kanadı buna yoğun tepki gösteriyordu. Uluslararası kuruluşlar ve tekelci sermayenin talepleri CHP Hükümeti içindeki bazı unsurlardan destek alıyordu. Yeni birikim stratejisinin tekelci sermayenin ekonomik, politik, ideolojik hegemonyasını perçinleyeceği açıktı. Ancak bürokrasi içinde köklü bir tasfiyeye gitmeden bu ölçekte bir değişimin gerçekleşmesi mümkün değildi. Dolayısıyla iç savaş tüm sınıfsal ölçekler temelinde bürokrasi içinde de yankısını buluyordu.

“CHP Hükümeti içindeki bazı kesimlerin ve bürokrasinin muhalefetine rağmen 1979 yılında IMF ve Dünya Bankası’nın önerileri doğrultusunda yeni birikim modeline yönelik ilk kararlar alındı. “Ekonomiyi Güçlendirme Programı” adıyla sunulan bu kararlar “24 Ocak Kararlarına açılan yolu düşüyor. TÜSİAD, izlenen ekonomi politikasının ve alınan kararların genel hatlarıyla doğru olduğunu açıklıyor, ancak önlemleri “yetersiz, yavaş, tereddütlü, geç, etkin olmaktan uzak ve tamamlayıcı değerden yoksun” bulduğunu bildiriyordu. CHP Hükümeti ile başlayan ihracata yönelik birikim stratejisine geçiş programının eksik halkalarını AP Hükümeti 24 Ocak 1980 Kararları ile tamamlanıyor, uygulama ise 12 Eylül darbe yönetimine bırakılıyordu. Yani, 12 Eylül rejiminin ekonomik, politik temellerini oluşturan yeni birikim stratejisinin çerçevesi CHP ve AP Hükümetlerinin ortak imzasını taşıyordu. 12 Eylül 1980 darbesi, işlenen ekonomi  politikasının etkin ve engelsiz  biçimde uygulanacağı ortamı yaratıyordu. Toplumsal muhalefetin yaygın, etkili olduğu, işçi hareketinin yoğunlaştığı, devrimci gençliğin en sert olduğu, işçi hareketinin yoğunlaştığı, devrimci gençliğin en sert mücadele biçimlerinden kaçınmadığı koşullarda parlamento içinde tekelci sermaye programı ile uyumlu  bir politik mutabakat sağlanamazdı. Tekelci sermaye, emperyalist merkezlerin ekonomik, askeri, politik programları doğrultusunda şiddetli ve hızlı bir dönüşümün uygulanmasından yanaydı. Tekelci sermayenin politik “hız” kavramı, Türkiye’de 70’lerin kanlı düğümleri ile 12 Eylül rejiminin şiddetinin arka planında bulunan tarihsel failin niteliğine ışık tutuyor”(Parlar,S.2006,Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri, Bağdat Yayınları, İstanbul,sf.85-86)

 

12 EYLÜL’ÜN ORTA DOĞU’DAKİ GELİŞMELERLE İLİNTİSİ

“İran’dan boşalan Ortadoğu’daki alt-emperyalist işleve (jandarmalığa) en uygun aday Türkiye’ydi…15 Ağustos 1980 tarihli New York Times’da yer alan bir yazıda, “Türkiye’deki durum Batı açısından bir kriz arz ediyor. Çareler araştıran Batı’nın bu krizin daha fazla devam etmesine tahammülü yok. Çünkü Türkiye NATO’nun stratejik cephesi içinde… İran’ın kaybından sonra Doğu ile Batı arasında tampon ülke” deniyordu. Gerçekten de krize daha fazla” tahammül etmeye” gerek kalmadı… Aradan bir ay bile geçmeden Türk generalleri, bölgenin istikrarının Türkiye’deki istikrardan geçtiğini, bölgedeki emperyalist çıkarların korunmasında ellerinden geleni yapacaklarını  12 Eylül 1980’den başlayarak göstermeye başlıyorlardı. Daha 1975’de ABD’de, “Türkiye’de sağlam bir hükümetin gerekliliğinden” söz ediliyordu…

Ortalama bir insan 12 Eylül’le gelen askeri diktatörlüğün “anarşiyi önlemek” gibi sınırlı bir amacı olduğunu sanır. Dükkan sahipleri mentalitesinin ötesine geçememiş diplomalıların çoğunluğu da benzer bir sanıya sahiptir. Oysa generallerin gelişinin köklü “gerekçeleri” vardı. Dünyada sadece zabitayı sağlamak amacıyla darbe yapıldığı görülmemiştir: Sonuçta zabıtayı sağlayanlarla darbeciler aynı olduğuna göre!  Askeri diktatörlüğün, ekonominin yörüngesini değiştirmek, bölgedeki emperyalist çıkarları güvence altına almak, Türkiye’nin Dünya ekonomisindeki konumunu Batılıların istekleri doğrultusunda yeniden biçimlendirmek gibi belirgin hedefleri söz konusuydu. Bütün bunlar yeni bir resmi ideoloji (Atatürkçülüğün yeni bir yorumu) oluşturmayı da zorunlu olarak gündeme getirmişti. Aksi halde devlet aygıtını baştan sona ele alıp yeniden düzenlemeye, düzen partileri de dahil tüm siyasal partilerin kapatılmasına, tüm toplumsal-siyasal katılım odaklarının ezilmesine, sendikaların daha da etkisizleştirilmesine, bilimsel-entellektüel faaliyetlerin cezalandırılmasına, anayasa da dahil, hemen tüm önemli yasaların değiştirilip antidemokrat bir kurumsal çerçeve oluşturulmasına, devletin baskı aygıtının daha da güçlendirilmesine gerek kalmazdı. Zaten o dönemde Türkiye’de sıkıyönetim geçerliydi. Anarşnin önlenmemesi için hiçbir neden yoktu. Anarşinin daha önce neden önlenemediği, 12 Eylül’den sonra nasıl önlendiğinin tartışmasına burada girmeyeceğiz. Artık isteyen herkes anarşinin nasıl ve neden tırmandırıldığı, neden önlenmediği, 12 Eylül’le nasıl önlendiği vb. Konusunda yeteri kadar bilgi sahibidir.

12 Eylül’le gelen devlet terör rejiminin belli başlı iki amacı vardı. Birincisi, Türkiye’ye yeni bir sermaye birikimi modelini kabul ettirmek, bunun için gerekli düzenlemeyi yapmak; ikincisi de, Türkiye’yi emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarının korunması amacıyla alt-emperyalist role hazırlamak. 13 Eylül 1980 tarihli New York Times’da, “Bir NATO üyesi olan Türkiye, Doğu Akdeniz’deki Amerikan menfaatleri açısından stratejik bir konumda bulunuyor,” deniyordu. ABD Temsilciler Meclisi Heyeti, Narkotik Özel Komite Başkanı Charles Rangel, “Türkiye sadece müttefik olarak değil, bölgede liderliğini desteklediğmiz bir ülkedir” diyordu”(Başkaya,sf.311-312,2007).

-DEVAM EDECEK-

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article