Kıbrıslıların son çığlığı – Halil Paşa – Poli Dergisi

yazarın tüm yazıları -->

KIBRIS, KIBRIS OLALI BÖYLE KARŞILAMA GÖRMEDİ

Seçimler öncesinde “beslemeler” (1) sözcüğüyle, hem Türkiye’de hem de Kıbrıs’ın Kuzeyinde kendisine karşı sert siyasi protestolara neden olan Erdoğan’ın 20 Temmuz nedeniyle adayı ziyaret edecek oluşu, elbette kendi açısından birtakım siyasi riskleri içeriyordu.

Kıbrıslı Türkler tarafından protesto edilebilir, protesto görüntüleri televizyoncuların kameralarına takılıp gazetecilerin fotoğraflarına yansıyabilirdi. Eh, üçüncü kez seçim kazanmış koskoca Türkiye’nin Başbakanı’nın, seçimden sonra daha ilk yurt dışı gezisinde siyasi karizmasının yara alması hoş bir vak-a olmazdı elbet.

Biraz da bu nedenle olmalı önce adaya Dışişleri Bakanı Davutoğlu geldi.

Eroğlu ile görüşen Davutoğlu, Hristofyas ile sürdürülen Kıbrıs görüşmeleri konusunda “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB dönem başkanı olacağı süreçte, Türkiye’nin AB ile ilişkileri dondurabileceği” yolunda sert siyasi demeçler verdi.

Bu arada Kıbrıslıların yorgun düşümüş ve bölünmüş muhalafeti, Davutoğlu’na “hak ettiği ilgiyi” göster(e)medi.

Daha sonra Türkiye Başbakanı “popüler” gazetelerimizden birer kişiyi Ankara’ya davet ederek, bu arada da söz konusu gazetelere ikişer sayfa renkli ilanlar vererek, adaya gelmezden önce büyük bir reklam kampanyasına girişti. Türkiye Başbakanı’nın gazetecilerimizle röportajından siyasi mesajlarının özünde, Kıbrıslıtürklere “herkes ayağını denk alsın” mealinde sert bir “ana nasihatı” verdiğini çıkarsadım.

Bu siyasi hamleler yetmemiş olacak, kesenin ağzı açıldı. Mağusa ile Lefkoşa’nın ana kavşaklarında, eli kalbinde, ağır başlı, nur yüzlü portresi ile girdi naif yaşantımıza Türkiye Başbakanı. “Bütün Türkler bir ordu” mottosunu akla getiren, sözlerini kendisinin yazmış olduğu AKP’nin “Biz Birlikte Türkiye’yiz” seçim şarkısının “dünümüz bir yarınımız bir…” mısralarıyla bezenmiş büyük boy posterleriyle donatıldı her yer. O gideli aradan nerdeyse onbeş gün geçti hala sokaklarımızı ve caddelerimizi süslüyor fotoğrafları ve seçim şarkılarına ilham olmuş sözleri…

Gazeteciler adeta şifre sözcük olup çıkmış “ya beslemeler?” diye sorduğunda…

O birkaç “marijinal çapulcu”, “güneydekilere benzeyenler” için söylenmişti. “Çapulculardan” ya da “Rumlara benzeyenlerden” özür dilemek mi?

“Ne münasebet”, “söz konusu bile değildi”.

Ankara’dan Kıbrıs’a üçüncü gelişi ilk ikisine benzememliydi.

Bu nedenle olmalı, başta Başbakanımız İrsen Küçük, çevresinde bakanlarımız, vekillerimiz olmak üzere sanırım çoğu AKP’ne oy vermiş hemşehrilerinden oluşmuş bin civarında kalabalık toplandı havalanında.

Kıbrıs’ın ortalığı yakıp kavuran o cehennem sıcağı Temmuzunda, takım taklavat hazır ve nazırdılar. Eroğlundan, Küçük’e, Avcı’ya ve diğerlerine hepsi de “misafirperverliklerini” ispat-ı vücut için, Başbakan’ın etrafında adeta pervane oldular o gün.

Gelmiş geçmiş siyasilerin eşleri, “uygun uzunlukta kısa kollularıyla” TC Başbakanı’nın eşine güzel bir karşılama ve mihmandarlık yaptılar.

Her şey TC Başbakanı’nın öngördüğü ve istediği gibi gerçekleşti.

Bunun için de herkes onun için “kılı kırk yardı.”

Önce Lefkoşa Belediyesi’nin tüm işçileri adeta askeriyedeki alarm gibi seferber edildi. Asılan tüm Erdoğan afişlerinin başına ne olur ne olmaz birer belediye işçisi yerleştirildi ve sabaha kadar nokta nöbeti tutmaları emrolundu. Bayraklar asıldı ana caddelerin direklerine. Erdoğan’ın geçeceği yollar süpürülmedi, adeta yalandı. Belediye ekiplerinden arta kalan ve Hamitköy Çemberi yakınında birikmiş adı “marijinale” çıkmış biz göstericileri de Polis ite kaka birkaç yüz metreye kadar süpürdü. Erdoğan’ın korumalarıyla polis teşkilatı el ele vererek, kovaladıkları göstericilerin yerine, sayıları, Ercan’dan Lefkoşa’ya uzanan asker, polis ve keskin nişancıların sayısının onda biri kadar olan ülkücüleri ve ellerine bayrak tutuşturulmuş toplama kalabalığın yerleştirilmesini sağladılar. TC Başbakanı da yolu üzerinde bulunan çemberdeki kalabalığın ısrarlarına ve tezahüratlarına dayanamayarak arabasını durdurdu ve onlara el salladı.

O çemberde el sallarken, Polis de birkaç yüz metre kadar ileride, daha önce hiç ortaya çıkmayan siviller, kasklı özel tim eşliğinde göstericilere cop ile kalkan salladı.

Halbuki daha önce de adaya gelmiş ve hiç de böyle ortalığı velveleye vermemişti.

Ama Kıbrıs da Kıbrıs olalı böyle iddialı ve “şenlikli bir “karşılama töreni” görmemişti doğrusu…

……………………………………………………..

(1)        Erdoğan’ın “beslemeler” lafını ilk anda doğrusu üzerime almamıştım. Eminim benim gibi özel sektörde faaliyet gösterip devlete pek işi düşmeyen kişiler, işçi, esnaf, sözleşmeli personel vb. gibi devletten geliri olmayanlar da üzerine almadı onun bu lafını.

Ancak Erdoğan, “beslemeler” sözcüğünü, “Kalkınma Bankası” başta olmak üzere devletten kredi alanlar, ihtiyat sandığı ve sosyal sigorta paralarını çar çur edenler, devlete işçilerinin sigorta, ihtiyat sandığı yatırımını yapmayıp vergi borcunu vermeyenler, yedi buşuk sekiz civarında aylık alanlar, üretmeden yolunu bulup yolsuzluk, iş takipçiliği, rüşvetle iş bağlayanlar ve fakat bütün bu borçlarını ve devlet katındaki çürümeyi de “şükran” çekerek perdeleyenlere söylemediği ortaya çıkınca işin şekli değişti.

Nitekim “beslemeler” vak-a’sının, olayın bir özrü gerektirmeyecek kadar açık ve hatta bir dil sürçmesi olmadığı, bir kızgınlık anında değil de, kendisine ve partisi AKP’ne karşı miting yapan Kıbrıslı Türkler için siyasi bir önyargının söze dönüşmüş öfkeli bir dışa vurumu olduğu da “haşmetli”nin adaya yaptığı son ihtişamlı gezisiyle ortaya çıkınca, artık biz Kıbrıslı Türklerin en derin hafızasına ve hatta müstakbel popüler tarihimize daha şimdiden kazınmış oldu bu çoğul sözcük.

 

ERDOĞAN KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ KONUSUNDA ŞAHİNLEŞTİ…

Başbakan Erdoğan’ın Kıbrıs üzerine son şahin söylemleri, bir an için Türkiye’nin eski Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel’i (Kıbrıs Tarihi ile ilgili yazdığı iki ciltlik kitabını inkar edecek denli keskin ve ani bir dönüşle görüş değiştirmişti) hatırlattı bana. Çünkü Kıbrıslı Rumlardan hep “bir adım önde” siyaseti ile övünen TC Başbakanı, son Kıbrıs ziyareti öncesi ve sonrasındaki siyasi demeçleriyle, Türkiye Dışişleri’nin bildik “bir karış toprak vermeyiz” söylem ve stratejisine geri dönmüştü.

Kıbrıs bundan sonra da Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde (sanıyorum AKP kurmayları Türkiye’nin olası AB üyeliğinin 2023 yılına kadar uzayacağını hesaplamaktadırlar) bir siyasi koz ya da pazarlık aracı olarak kullanılmaya devam edileceğe benziyor.

Elbette KKTC yetkilileri de Türkiye hükümeti ve Dışişleri Bürokrasisi’nin çizdiği siyasi çerçeve içerisinde “Kıbrıs Sorunu’nu Çözmek” için “canla başla” uğraş verecekler.

Eskiden Denktaş ve Talat gibi, şimdi de Eroğlu, Kıbrıs Sorunda “görüşmeci” sıfatıyla “çok önemli istişareler”de bulunmak üzere elbette Ankara’ya gidip gelecek.

Ama Kıbrıs Sorunu konusunda şahinleşen Erdoğan ile kendi sandalyesinin derdine düşmüş Hristoıfyas varken “barışçıl ve uzlaşmacı” bir dil nasıl bulunur???

İşte yakın zamanda, hala çözümden ve barıştan ümidini kesmemiş Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum siyasal partileri, sendikacıları, sivil toplum örgütlerini, feministleri, aktivistleri, aydın ve demokrat kişileri meşgul edecek en önemli konulardan birisi de bu olacaktır sanırım.

 

“TEK BİR YÜREĞİZ” DİYE GELDİ, AMA BİZİ DE İKİYE BÖLDÜ.

Kasım 2002 yılından başlayarak Kıbrıs’ta Annan Planı tartışmalarından referanduma kadar uzanan süreçte “çözüm ve barış”ı zorlayan, Kıbrıslı Türklerin sol tendanslı siyasal parti, sendika, iş çevreleri ve sivil toplum örgütleriyle birlikte hareket eden bir AKP vardı bir zamanlar. O sıralarda “yasaklı” olan Erdoğan, değil Başbakan olmak, henüz vekil bile değildi. Ama soldan sağa uzanan geniş bir siyasi yelpazede sempatisini kazanmıştı Kıbrıslı Türklerin.

Nitekim BMBP (1) Mitinglerinde, Türkiye’de bugün çoğu Ergenekon’dan yargılanmakta olan Annan Planı karşıtları İnönü Meydanı’nda onbinlerce Kıbrıslı Türk tarafından yuhalanırken, sol-sağ fark etmez Kıbrıslı Türkler Erdoğan ve partisi AKP’nin önde gelen isimlerini avuçları patlayıncaya kadar alkışlıyorlardı.

Ama aradan geçen sekiz yılda köprülerin altından çok sular akıp geçti.

Bir zamanlar şiir okuduğu için hapse giren ve siyasi yasaklı olduğu için milletvekili olamayan Erdoğan, bestelenmiş ve AKP’nin seçim türküsü olmuş şiirinin birkaç dizesi ile üçüncü kez geldiği adamızda…

“Biz biriz… bir tek yüreğiz…” dedi demesine de…

Ama ne yazık ki, onun bu şiirine tam ters bir biçimde buradaki insanlar da ikiye bölündü…

Örnek mi? Ondan bol ne var ki…

İşte Lefkoşa’da, Yediler’de, bakkalın önünde oturmuş Anadolu kırsalı aksanıyla konuşmakta olan iki kişi arasında kulak misafiri olduğum bir laflama…

— …Tayyip de o zaman dimez mi öyleyse riferandum yapalım bahalım. Bilirisin ne çıkacah o zaman?

— Ne çıkacah?

— “Evet”?

— Gıbrızlılar evet der mi?

—- Hemşerim boş versene sen!.. Ni derse desinler? Biz onlardan daha çoğuz. Hem Tayyip ni güne duruyo?. Bağlar Türkiye’ye… Avrupa da, Dünya da bişeycikler diyemez o zaman. Dimograsiyse dimograsi. Al işte kardeşim. Oyladık çoğunluk istedi ve bağladık…

Uzaklaşırken konuşmalar tüm heyecanıyla sürüyordu. Sonrasını duyamadım.

………………………………………….

Madem ikiye bölündük, bari iki örnekle kapatayım bu mevzyu ben da…

Eşime, arkadaşı telefon açtı ve aralarında şu konuşma geçti…

— Az önce … marketteydim. Sahibi Türkiyeli mi bu marketin?

— Vallahi bilmem, neçin ama?

— Kasiyer kız, gazetede Tayyibi protesto edenleri tartaklayan polislerin fotoğraflarını gösterip, “allah belalarını versin!” deyinca merak edip:

“Kimlerin belasını versin” diye sordum.

“Tayyibe karşı gösteri yapanların belasın versin” demez mi?

O zaman devam ettim.

-“Sen kimden yanasın?”

-“Ben devletimden yanayım” dedi.

-“Devletin kim a gızım senin”

-“Tabii ki Türkiye” demez mi?

-“O zaman git ve ülkende mücadele et ve o devletini kurtar” diye çıkıştım.

Bana “hıııh…” deyip de saçını savurdu ve arkasını döndü.

Saçlarını yolmamak için kendimi zor tuttum. Sinirimden elim ayağım titriyor. Çocuklarımız dayak yeyip hapse girdikleri yetmezmiş gibi bir de arkalarından “allah belalarını versin!” deycekler ha…

“Recep bey son Kıbrıs ziyaretiyle buranın da Başbakanı gibi mi hissettirdi kendisini…”

En azından vatandaşlık bekleyen binlerce Türkiyeli için öyle bir duygu anaforu oluştu diye düşünüyorum…

………………………………………………

(1)        Bu Memleket Bizim Platformu

 

MAĞDURİYET ŞAHİNLİĞİ Mİ TETİKLER?

Hiç unutmam. 2002 Kasım’ındaki seçimlerde AKP tek başına hükümet olunca, “şeriat gelir mi?” korkusu büyük bir dedikoduya dönüşerek Türkiye’nin siyasi gündemine oturmuştu.

Hükümet olur olmaz Kıbrıs Sorunu’nun çözümü konusunda o sıralarda ortaya atılan Annan Planı’na “cesurca” siyasi destek veren Erdoğan ve AKP için, sadece şeriatçılık suçlaması değil, “Kıbrıs’ı satacağı” da yaygın bir dedikodu olup çıkmıştı. Bilindiği gibi o yıllarda 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbecileri gibi “vatan kurtarmaya talip” şimdi birkısmı hapiste olan generalin, gazetelerde ve televizyon kanallarında, AKP ile Erdoğan’ı hedef alan demeç üzerine demeçleri yayınlanmaktaydı.

Erdoğan o günlerde yazmış olduğum gibi siyasi yasaklıydı ve bu nedenle milletvekili olamamıştı. Parti başkanlığı bile tartışmalıydı. Ergenekoncu çevreler, Erdoğan’ın yasalara göre AKP Başkanı bile olamayacağını söyleyip duruyorlardı. AKP’nin aldığı oylarla tek başına hükümet oluşunda elbette partinin başkanı olarak onun katkısı inkar edilemezdi. Ama buna rağmen, iktidar sahnesinde borusunu şimdiki gibi böyle rahat öttüremiyordu. Bir bakıma o sıralarda mağdur’u ve mazlum’u oynuyordu Erdoğan.

Sekiz yıl öncesinin siyasi mağduru Erdoğan, artık üçüncü kez Başbakan olmasıyla siyasi sahnede hem rahatlamış, hem de eli güçlenmiş durumda.

Ergenekon operasyonlarıyla mazlum ve mağdur olmaktan kurtulduğu gibi bunu kendisine reva görenlerle de adeta bir siyasi hesaplaşma içerisine girmişe benziyor. Ancak eski mağdur Erdoğan’ın, şimdilerde Türkiye’de muzaffer bir sivilden çok, zafer kazanmış bir komutan edasıyla hareket ettiği yolundaki tartışmalar, gerek siyasi gerekse gazeteci, yazar ve çizer çevrelerinde çoktan başlamış durumda.

Başbakan, daha az dinleyip, daha çok emir vererek siyaset ve proje üretmeye, ekonomiye yön vermeye, problem çözmeye çalıştığı için eleştiriler alıyor. Ama eleştirlere de pek kulak asmıyor. Hatta yapılan siyasi eleştiriler karşısında sinirleniyor. Sesini yükselitiyor. Araya siyasi hakarete varan kelimelerin serpiştirildiği cümleler kuruyor. Bir zamanların mazlum’u, kendisi gibi mazlum ve mağdurlara şahin cevaplar yetiştiriyor.

19 Temmuz 2011 tarihli Havadis, Kıbrıs ve Yeni Düzen gazetelerinin sayfalarında kendisi ile yapılan röportajlardan öne çıkan başlıklar sayın Türkiye Başbakanı’nın özellikle de Kıbrıs konusunda yeni şahin rolünü ele veriyor gibi…

“Güzelyurt artık benim kitabımda yok!. Güzelyurt’u verdik, almadılar. Güzelyurt adanın su deposudur. Niye verelim ki!..”

“Çözüm için adım atmayan Rumlar Maraş’ı daha çok beklerler…”

Türkiye Başbakanı Erdoğan, bu sözleriyle Rauf Denktaş’ın bile görüşmelerde %29 oranında toprağa razı olmakla verdiği tavizden dahi vazgeçtiğini gösteriyor. Böylece, Kıbrıs sorununda en şahin siyasi söylemlere imza atarak, taviz vermemek konusunda Denktaş’ı ve siyasi danışmanı Mümtaz Soysal’ı bile geride bırakmakta bir sakınca görmüyor.

Ayrıca Erdoğan’ın yukarıdaki bu iki cümlesinden hareketle; “acaba Eroğlu’nun görüşmelerdeki siyasi fonksiyonu nedir?” diye ister istemez sorası geliyor insanın…

Erdoğan Kıbrıs için gazetelerimize yansıyan demeçlerinde şöyle diyor…

“Batı ülkeleri ve Rum tarafı gerçekleri görürlerse Kıbrıs barış adası olacak.”

Ancak Başbakanı’nın gerçekleri arasında “Maraş da yok, Güzelyurt da yok”.

Ve TC Başbakanı ayrıca şunları da ilave etmeyi ihmal etmemiş gazetecilerimizle yaptığı konuşmasında.

“Rumların AB dönem başkanlığına kadar çözüm olmazsa, AB ile ilişkileri donduracağız. (Tamamen mi donduracak yoksa geçici olarak mı belli değil-hp) Altı ay boyunca izleyici pozisyonuna geçeceğiz. (galiba 6 aylığına-hp) Biz onlarla aynı masada oturmayı zul sayarken dönem başkanlıklarını mı tanıyacağız… Tanımadığımız bir ülke ile kimse istişare içerisine girmemizi, beklemesin?”

Tabii AB’den cevap gecikmeyecek ve Türkiye Başbakanına Brüksel’den “oyunun kuralları” olduğu hatırlatılacaktı.

Kendisine “besleme” sözcüğü konusunda özür dileyip dilemeyeceğini soran gazetecilere ise şunları söyledi:

“Ben bu sözü (besleme-hp) tüm topluma söylemedim. …bir kesime söylemiştim. Herhangi bir özür de söz konusu değildir.”

Kıbrısın Kuzeyinde siyasal partiler ve sendikacıların “İstenmeyen Adam” ilan ettiği TC Yardım Heyeti Başkanı Akça’yı, inadına Lefkoşa’nın TC Büyükelçisi olarak atayan Erdoğan şöyle demiş.

“Büyükelçiliğe atanan Halil İbrahim Akça çok değerli birisidir.”

(aslında Akça iyi bir akademik kariyere sahiptir, ancak konu siyasi.-hp)

Bu arada Recep bey ileride Beşir Atalay ile siyasi konularda takışabilecek Kıbrıslılara da (Cemil Çiçek örneğinde olduğu gibi-hp) sanırım bir gözdağı kabilinden, “Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Atalay çok iyi bir planlamacıdır” diye hatırlatmada bulunmuş.

Eğer “Kuzey Kıbrıs Türkiye’den adaya taşınan nüfusla demografik yapısı değiştirilerek asimile ediliyor” diye düşünüyorsanız, bu konuda Türkiye Başbakanı’nın fikrinin ne olduğunu Kıbrıs gezisi öncesinde Ankara’ya davet ettiği Kıbrıslı gazetecilere söylediği şu sözlerinden çıkarmak mümkün…

“Değerlerimize (Türkiyenin değerlerine demek istiyor-hp) sahip çıkılmasını isterim. Kuzey Kıbrıs’a gittiğimde elbette bir Türk devletine (siz Türkiye Cumhuriyeti diye anlayın-hp) gittiğimi görmek isterim. Ülkemize gelen bayrağımızı görecek, camimizi görecek, değerlerimizi farkedecek.”

Yani siz eğer, Türkiye’nin adaya sadece nüfusunu taşımakla kalmadığını, aynı zamanda adanın yüzyıllardır oluşturduğu kültürünü, değerlerini ve yaşam biçimini de adeta bir toplum mühendisliği ile Türkiyelileştirdiğini söyleyecek olursanız, Türkiye Başbakanı için bunlar olması gereken, çok doğal gelişmelerdir…

Peki Erdoğan’ın yukarıdaki siyasi görüşlerine karşı KKTC Meclisinde vekili olan hangi parti sesini yükseltebildi?

Şimdilik hiç birisi.

Dolayısıyla sürekli cami inşa edilmesinden, ezan sesinin desibelinin her gün biraz daha yükseltilmesinden, artan sayıda kuran kursları düzenlenmesinden, Sünnileştirmenin devlet eliyle yoğun bir biçimde uygulanmasından, özelleştirme adı altında Türkiye’deki özel okulların adaya taşınmasından rahatsız olan varsa eğer ülkemizde…

Türkiye Başbakanı bu konuda elbette kendi istediğinin uygulanacağını hiçbir yoruma açık kapı bırakmayacak şekilde söylemiş bulunuyor.

Kıbrıslı Türklerin kültürel değerleri farklıymış… Biz galiba da alevi kökenliymişiz… Cami ve namaz ile pek aramız yokmuş… Kuran Kursu’nun başını alıp gitmesine ve laik değerlerimizi berhava etmesine karşıymışız… Adamızın Anadolunun bir kasabası haline dönmesini istemiyor muşuz… Öyle sünnet, düğün her törende bayrak çekme alışkanlığımız da yokmuş…

UBP, CTP, TDP, DP tabanında Kıbrıslı Türklerin de bir kimliği ve kültürü olduğu ve bunun Türkiye’ye karşı da korunması gerektiği yaygın bir kabul görüyor olsa da, bütün bunların söz konusu siyasal parti lider ve kadroları tarafından Erdoğan kadar yalın ve açık bir dille ortaya konmadığı kanaatindeyim.

Dolayısıyla bunları dillendirmek ve bu uğurda mücadele etmek Erdoğan bey’in nezdinde “marijinallere” kalmış durumda.

Bu arada akılma gelmişken yazmış olayım…

AKP’nin hükümette ama Erdoğan’ın henüz yasaklı olduğu yıllarda, sanırım 2003 Nisanı’nda CHP Yozgat Milletvekili aralarında benim de yer aldığım “Bu Memleket Bizim Platformu” üyelerinin bulunduğu bir görüşmede, bizim farklı bir yaşam biçimine sahip olduğumuz söylemeye kalktığımızda söz alarak: “Size Türklük ve Müslümanlık konularında eğitim vermek bunun için de öğretmen göndermek gerekiyor” mealinde konuşmaya başlamıştı. Araya giren dönemin KTÖS Başkanı Erdoğan Sorakın ise “Kıbrıslı Türklerin cahil falan olmadığını ve Kıbrıslıların en az Türkiyedekiler kadar eğitimli ve aydın insanlar olduklarını, onların da kendilerine özgü bir kültürleri ve yaşam biçimleri bulunduğunu” üzerine basa basa söylemişti ona.

Hem de Ankara’da TBMM çatısı altında.

Yine bu arada yazmış olayım. KTHY konusunda Erdoğan’ın sözleri galiba birsürü “eğri” arasında, “doğru”ya en yakın olanıydı.

“KTHY konusunda çok kötü bir tecrübe yaşandı. Bayrağımızı dalgalandırmak devlet olduğumuzu kanıtlamak istiyoruz” diyen KKTC yöneticileri (Başbakan Erdoğan burada CTP ve UBP, her iki partiyi de kastediyor) başarısız bir sınav verdi.”

Ben bu sözlerde bir yanlış gör(e)medim.

Ama bir konu var ki Türkiye Başbakanı’nın söylediği…

“Hem Türkiye’de nüfus aktarmamıza karşı çıkıyorsunuz hem de çocuk doğurmuyorsunuz… Kıbrıs’ta nüfusa ihtiyaç vardır ve her ailenin en az 4 çocuk yapması gerekir…”

Böyle buyurdu Türkiye Başbakanı.

Bu konuda UBP’lilerin ağzından olumlu ya da olumsuz tek kelime çıkmadı.

Belli ki onlar 4 çocuk sahibi değiller. Eh yaşı başı kemale ermiş çoğu vekilimiz de bu saatten sonra çocuk yapamayacaklarına göre..

“Başkalarının ailevi işine burnunuzu niye sokuyorsunuz sayın Başbakan?”

“Size mi kaldı kişi hak ve özgürlüklerinin öne çıktığı, dünyanın birçok coğrafyasında insanlığın açlıkla yüzleştiği bir çağda, her aileye 4 çocuk yapması gerektiğini söylemek?”

“Kadın’ı doğum makinesi gibi görmek, onun bedeni üzerinden siyaset yapmak da ne demek?”

Bir allahın vekili de çıkıp bunları Recep bey’in yüzüne karşı dillendirmedi…

Az gelişmiş ve geleceğinden endişeli bir topluma çok çocuk yapmaları gerektiğini söylemek fikrine gelince. Kanımca böyle bir düşünce, o kişinin sadece siyasi görüşü değil, ama sosyal kültürü yani yaşam biçimi, hayata bakış tarzıyla da ilgilidir ya…

Uzun lafın kısası Erdoğan bize açıkça şunu demeye getirmektedir:

“Dört çocuk yapmayan ve yapmayacak olan Kıbrıslılar bilsinler ki, Türkiye’den Kıbrıs’ın Kuzeyine planlı bir nüfus aktarımı söz konusudur ve devam edecektir.”

Böyle bir ahval ise, Kıbrıs Türk Toplumunun yokoluşu sürecinde siyasetin ve sözün artık “boş yere tüketilen bir nefes”e dönüştüğü noktadır.

Ben de daha fazla nefesimi tüketmeden noktayı koyuyorum…

…………………………………………………..

Yine de yazamadan edemeyeceğim.

Kıbrıs Sorunu konusunda bir tek olumlu cümlesi de mi yoktu Türkiye Başbakanının:

İşte benim yakalayabildiğim tek OLUMLU cümlesi:

“Eğer Rumlar çözüm için adım atarsa, içeride (Türkiye’de olmalı-hp) belli bir kesimin (CHP, MHP ve belki askerler-hp) çözüme yönelik tepkilerini göğüslemeye hazırız. Türkiye Kıbrıs’ta çözüm istiyor.”

Aslında Erdoğan siyasi olarak en güçlü dönemindedir.

Kıbrıs Sorununu çözecek kadar güçlüdür ve siyasi iktidara da hükmetmektedir…

Burada geriye kalıyor siyasi niyeti!..

 

NE YAPMALI?

2002 Kasımında partisi AKP seçimleri ilk defa kazandığında, bugün Kıbrıs’ta artık çoğundan “marijinal” olarak bahsettiği BMBP üyelerinin yüzüne karşı açık bir dille Kıbrıslı Türklerin nüfusunun azalmakta olduğuyla ilgili kaygıları söylendiğinde de “bizde nüfus çok, göndeririz” demişti yasaklı olduğu için henüz vekil olamamış Erdoğan.

Bu sözü üzerine Mustafa Akıncı, AKP başkanıyla tartışmış ve hatta arkasından da görüşme sona ermişti.

Gerek bu olay, gerekse TC Başbakanı’nın adaya ziyareti sırasında kendisini protesto eden göstericilerin nasıl terörize edilerek susuturulmaya çalışıldığı fotoğraflar eşliğinde Kıbrıstaki birçok gazetenin ön sayfasında yer aldı.

Ancak söz konusu ve benzeri olaylar ne geçmişte ne de şimdi Türkiye’de ne yazılı, ne de görsel basında yer almadı.

Bu nokta, yani Türkiye medyasının kendi Başbakanı ile siyasi görüş ayrılığına düşenlere, onu protesto edenlerin gösterilerine yer vermekteki isteksizliği, olanları olmamış gibi yok sayması… Tüm bunlar yalnızca Kıbrıs’la ilgili bir tutum değil elbette. Doğuda, Kürt göstericilerin yüzbinlerle ifade edilen mitingleri de Türkiye medyasında genellikle pek yer bulmaz. Televizyonlarda beş on saniyelik haber aralarına, gazetelerin iç sayfalarında gözden ırak köşelere sıkışıp kalır çoğu zaman.

Şöyle bir düşünün. Birkaç ay önce gerçekletirilen Türkiye milletvekili seçimlerinde güftesi Erdoğan’ın olan “haydi bi daha” isimli AKP seçim türküsü, Kılıçdaroğlu’nun “Gandi”liği ve Bahçeli’nin “pesküvit” telaffuzundan başka ne kaldı aklınızda…

Halbuki Türk ve Kürt Solunun ortaklaşa güçbirliğine gitmiş olduğu “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku” tüm polis baskısına ve medya karartmasına rağmen 2 milyon 826 bin’in üzerinde oy alarak TBMM’ne 36 milletvekili sokmayı başardı.

Bu elbette Kıbrıslıtürklerin iş ve güç birliği yapacağı sol bir adresin ta kendisidir.

Başbakan ve AKP kurmaylarının Kıbrıs konusunda şahin söylemlerinin yakın gelecekte de devam etmesi süpriz olmayacağına göre, adada acil bir “çözüm ve barış” için mücadele veren Kıbrıslı Türklerin, Türkiye medyasında da seslerini duyurmaları, eskiye göre çok daha bir önem kazanmaktadır. Hele de Recep bey ve partisinin Türkiye’de günlük gazete ve televizyon kanalları üzerinde geniş bir hakimiyet kurduğu şu koşullarda bu oldukça önemlidir.

Adada “Barış ve Çözüm” isteyen siyasi parti, sendika ve örgütler, kendilerine karşı; “…Orada benim askerim var, şehidim var, sen kimsin be adam” mealinde “hamasi” olduğu kadar “hakaret ve aşağılama” içeren bu tür siyasi söylemleri protesto etmekte etkili olmak istiyorlarsa eğer…

Seslerini Kıbrıs’ın Kuzeyi ile kısıtlı tutmamak, Türkiye’ye de yaymak zorundadırlar. Bunun için de Türkiye’deki siyasi örgütlerle sıkı bir dayanışma içerisine girmelidirler.

Madem ki Erdoğan ile AKP’ni Kıbrıslılara hakaretlerine rağmen baş tacı edecek, Erdoğan’ın kendisine karşı tek bir pankartı görmemesi, tek bir protesto sesini dahi işitmemesi için kendi vatandaşlarının üzerinde polis terörü uygulanmasına haklı gerekçe arayacak kadar tırsmış bir hükümete sahibiz.

O zaman da Erdoğan ve AKP’nin Kıbrıslı Türklerin asimilasyonuna paralel olarak, adayı “Sünnileştirme” hamlelerine karşı Türkiye’nin aydın, demokrat insanları, sol örgütleri ile iş ve güç birliği yapmak zorundayız.

Erdoğan’ın son Kıbrıs ziyareti, Kıbrıslı Rumlar arasında siyasi karşılığı cılız ve zayıf kalmış ve de toplumsal yokoluşlarını kendilerine dert edinmiş Kıbrıslı aydın ve demokratların son siyasi çığlıklarının duyulması için, böyle bir siyasi tercihe yönelmelerini kaçınılmaz kılmaktadır.

“Sendikal Platform”da kalmış ve her fırsatta “marijinaller” olarak lanse edilenler için yeni siyasal süreç bunu gerektirmektedir.

- Advertisement -
- Advertisement -
5,934BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,050TakipçilerTakip Et
13AbonelerAbone

Diğer yazıları

Asrın projesinin son hal-i perişanı – Halil Paşa

En çok turiste ulaştığımız yaz mevsiminin en son ayı olan Ağustos’ta gelen birkaç kumarcıyı ve iş insanını da saymazsak, başta 5 yıldızlılar olmak üzere...

Beş yıldızlıyı bırak küçük ölçeğe bak! – Halil Paşa

2018 ve 2019 KKTC turizm istatistiklerine göre bir yılda adaya 1 milyon 760 bin kişi giriş yapmış. Türkiye’den % 68, diğer ülkelerden % 28,...

Balon patladı, boru kırıldı, su sorunu hamaset’e teslim oldu! – Halil Paşa

1998 Yılında Anamur’dan yola çıkan dev Norveç balonuyla Mesut Yılmaz başbakanlığındaki dönemin Türkiye hükümeti Kıbrıslıtürklerin sus sorununun artık tarihe gömüleceğini söylüyorlardı. Dört yıl sonra...

Koronavirüsü sonrasının kapitalist sistemi nereye doğru? – Halil Paşa

Koronavirüs, dünyada insanları evlere kapadı. Üstelik pek çok ülke ve şehirde sokağa çıkmamaya bizzat insanların kendileri gönüllü oldular. Okullar kapandı. Sanayiden tarıma, ticaretten turizme...

Su konusundaki belirsizlik acil önlemleri dayatıyor – Halil Paşa

KKTC devleti ilan olunup da adaya kontrolsüz bir nüfus akışı ve plansız bir yapılaşmayla çevreyi tahrip etmeyi başardığımız adamızın kuzey yarısında su bir kıt...

YKP basın açıklamaları

İstirdat savaş nedenidir, savaşa hayır, yaşasın barış!

Yeni Kıbrıs Partisi Sekretaryası'nın 1 Eylül Dünya Barış günü nedeniyle yayınladığı açıklama şöyle: Bugün bölgemiz savaş, silahlı çatışma ve yeni askeri müdahalelerin ve işgallerin sürekli...

Hukuksuzluğa karşı direniş her yerde

YKP Sekretaryası mahkemelerde süren davaları değerlendirdi. Açıklama şöyle: YKP dahil birçok örgüt, kurum kuruluş COVID-19 başladığında yasaların uygulanmasını talep etti, UBP-HP hükümeti ise yasadışılığı normalleştirip...

Yarınki eyleme katılım çağrısı yaparız

Yeni Kıbrıs Partisi, yaptığı açıklama ile güneyde çalışan emekçilerin yarın düzenleyeceği eyleme destek belirtti. Açıklama şöyle: YKP olarak, Kıbrıs bölünemeyecek kadar küçüktür söylemini kurulduğu günden...