Keşke bir Tevfik Fikretimiz veya Velestinli Rigasımız olsaydı-7- Ulus Irkad

Must read

Allahın birliği bir tek hukuk, bir tek devlet demekti  aslında. Hazreti Muhammet de Çin, Hint ve Akdeniz yollarının birliğini sağlamak için Tanrı’nın birliğini savunurken, aslında bir tek hukuk ve siyasi sistemi savunmuş oluyordu.

Ne var ki Muhammet’in ya da İslam’ın bu devrimi ve yayılışı, bırakalım Çin ve Hint’i bir yana, Pers ve Bizans’ı da daha fethedemeden, Klasik ön Asya uygarlıklarının topraklarına yayıldığında, bütün gençliğini ve dinamizmini daha sehabeler zamanında yitirdi. Fethettiği uygarlıklar tarafından fethedildi.

Bundan sonra sadece, Oğuzlar, Berberiler, Özbekler gibi henüz komün gelenekleri  yaşayan yeni Müzlüman olmuş fatihlerin yaptıkları gençlik aşılarıyla, İberik (Endülüs  Emevileri); Balkan ve Anadolu (Osmanlı) ve Hint (Babür Şah) yarımadalarında yayılabildi.

Ama bu sefer, en azından Pers ve Akdeniz uygarlık alanını ele geçirmiş olan ve bir zamanlar kendisi dünya ticaretine bir çözüm olarak ortaya çıkmış bulunan İslam Uygarlığı’nın kendisi bizzat bu ticaretin gelişmesinin önünde bir engel olarak ortaya çıktı. Tıpkı İslam’ın doğuşu öncesinde Sasani ve Bizans’ın yolları tıkaması gibi, bu sefer Osmanlı ve İran’daki Müslüman (Şii ve Sünni) İmparatorlukları bu yolları tıkamış bulunuyordu. Ve tıpkı  Bizans, Sasani döneminde, ticaret yollarının güneye, kuş uçmaz kervan geçmez Hint denizine ve Arap yarımadasına kayması gibi, o zamanlar dünyanın kuş uçmaz kervan geçmez sapa köşesi olan, batı Avrupa kıyılarına ve Okyanuslara kaydı.

Önce İspanyol ve Portekizliler bu yolları açtı. Roma’nın kötü ruhunu yaşatan Katoliklik, onların bu dünya ticaretine uygun bir üstyapı geliştirmesini olanaksızlaştırdı. Böylece, daha az uygarlığa bulaşmış, Denizcilikte ustalaşmış, Püriten Hollanda ve İngiltere bayrağı ele aldı.

Ne var ki, Püritenlik, Hristiyanlığa ve yani uygarlığa, Roma’nın yaşayan ruhuna karşı bir komün geleneklerini savunma olanağı sağlasa ve oralarda ticaretin gelişmesine olanak sağlasa da, dünya ticaretinin gelişmişlik düzeyine uygun dünya çapında bir üstyapı sunmaktan çok uzaktı ve bir zamanların Müslümanlığı kadar olsun, bir evrensellik çabası taşımıyordu. Hıristiyanlık çerçevesinde reformlarla, belki yeterince uygarlığa bulaşmamış Hırisitiyan ülkelerinde (Kuzey Avrupa) bir ölçüde sorunlar çözülebilirdi ama, dünya çapındaki ticarete uygun bir üstyapı geliştirilemezdi.

Muhammet’in İslamiyet’iyle kıyaslanabilecek girişim, Kıta Avrupa’sından, Fransa’dan geldi.

Muhammet’in Müslim kavramıyla yaptığını bu sefer İnsan (veya Akıl) kavramıyla yapmayı denedi aydınlanma. Yeni dinin Formülü, Muhammet’inkinden pek farklı değil, ama daha akıllıcaydı.

Muhammet, bir  tek dünya pazarı ve hukuku için, Allah’ın birliğini ve Allah’ın birliğine inananların (Müslümanların) kardeşliğini savunmuştu. Aydınlanma, yeni dininde, bütün eski dinlerin bir inanç olduğunu söyleyerek, dinler insanın özel sorunudur diyerek, diğer dinleri, kendisinin basit bir eklentisi haline getiriyordu. Aslında onları yok ediyor ama, onlara karşı toleranslıymış gibi ortam çıkıyordu. Aslında bu din de diğer dinlere karşı, İslam’dan hiç de farklı değildi. İslam diğer dinlere karşı, İslam’dan hiç de farklı değildi. İslam diğer dinleri, sosyolojik olarak tamamen dosdoğru bir biçimde, tüm toplumu örgütleyen bir üstyapı olarak gördüğü için, Allah’ın birliğini kabul etmeyen bir “kafir” oluyor yani, insan olarak kabul edilmiyordu.

Ama modern toplumun dini, kendi kabulünü bile sosyolojik gerçek gibi koyarak bunu gayet ustaca gizliyordu. Bütün dinlerin serbestliğinden söz ediyordu ama, bu dinleri din olmaktan çıkararak. Yani dinler kendilerinin inanç olduklarını; kişisele ait, özele ait olduklarını kabul ettikleri takdirde; yani artık din olmadıkları; modern toplumun dininin bir bileşeni oldukları takdirde serbesttiler. Hiçbir dinden kimse, benim dinime göre devlete vergi vermiyorum, askere gitmiyorum, özel mülkiyeti tanımıyorum vs. diyemezdi. Bu noktada, Aydınlanma’nın, yani dinin inanç olduğunu söyleyen dinin, bu dinlere davranışı hiç de İslam’ınkiden daha anlayışsız ve daha az şiddetli olmamıştı ve olamazdı.

İslam ile Aydınlanma, yani modern toplumun dini arasındaki tek fark şuydu; ikisi de birer diktatörlüktü diğer dinler karşısında. Bu diktatörlüğü, biri (İslam) bunu Allah’ın birliğinin kabulüyle; diğeri, dinin özele ait olduğunun kabulüyle kuruyordu. Ve kendi ilkesini kabul etmeyenlere karşı biri diğerinden farklı davranmıyordu, davranamaz da. Dinin tümüyle üstyapı olduğu sosyolojik gerçeği buna el vermez. Sadece İslam ve Hıristiyanlık değil, bütün dinler de böyledir.

Ama bu Aydınlanma dini, böylece hem kendisinin bir din olduğunu; diğer dinlerden zerrece farklı olmadığını gizliyor; hem de diğer dinlerin artık din olmadıklarını görme olanağını ortadan kaldırıyordu.

Örneğin insanlar, dini artık tümüyle üstyapı olarak değil, bir inanç, epistemolojik veya kişisel bir sorun oılarak gördüklerinden, kendilerinin dinsiz olduklarını  iddia edebiliyorlardı. Halbuki, dinsizliğin kendisinin modern toplumun dininin din kavramını kabul anlamına geldiğini, aslında kendilerinin dinsiz olduklarını söylerken, dinin özel veya inanç olduğunu söyleyerek; dinsizliğin mümkün olamayacağını göremeyerek, modern toplumun dininin bir amentüsünü söylediklerini göremiyorlardı.

Sadece dinsizler değil, Müslümanlar, Hıristiyanlar, Budistler, Aleviler vs. İnançlarının, Budizm, İslamiyet, Hıristiyanlık, Alevilik vs. Olduklarını söylerken aslında modern toplumun dininin bir amentüsünü söylediklerini, bunu söyledikleri an artık Müslüman, Hırsitiyan, Budist veya Alevi olmadıklarını göremiyorlardı.

Bu “dinsizim” diyen bir ateist ile “benim inancım İslam”dır diyen bir Müslüman, ikisi de modern toplumun, dinin inanç olduğunu, özele ait olduğunu söyleyen dinindendirler.

Özetle, aydınlanma filozofları’nın ticari kapitalizm döneminde, dünya ticaretinin ihtiyacı olan din sorununu, Muhammet’in yaptığı gibi, bütün Allah’ları öldürüp bir tek Allah’ın kabulüyle değil; Allah’ın birliği ile değil, Allah’ı ve diğer Allah’ları, politik iktidardan uzaklaştırıp insanların “özel” sorunu, inanç sorunu yapmakla çözdüler. Yeni Allah, inancı, özel olarak tanımlayan ve epistemolojik olarak akıl dışına atan Akıl ve  bu dinden olan insan oluyordu.

Bu dinden olanın da adı, insan oldu. İnsan kavramı aslında tıpkı Müslim kavramı gibidir. Müslim, Allah’ın birliğine inanan ise; insan da, dinin, soyun (ki komün’ün diinidir soy) özel, hukuki veya politik bir farklılık yaratmadığını kabul edendir. Bütün insanlar, dini, soyu, sopu ne olursa olsun eşittir  inancından olandır insan. Ama hemen görüleceği gibi bu tanım aslında hukuki bir tanımdır, dinin özel olduğu kavrayışına dayanır.

Müslim de, insan da, bir tek dünya pazarı ihtiyacına biri Semitik gelenekler içinde; diğeri, Yunan ve Roma uygarlığının düşünce gelenekleri içinde verilmiş, özünde birbirinden farklı olmayan iki cevaptır.

Aydınlanmanın “Vatanım yeryüzü milletim insanlık” sloganı, veya “bütün insanlar eşittir” bu ticari kapitalizmin ve dünya ticaretinin bir tek siyasi üstyapıya ihtiyacının ifadesiydi. “Allah’tan başka Tanrı yoktur” (la ilahe ilallah) dan özünde hiçbir fark yoktur.

Ne var ki, bugünkü dünyaya baktığımızda, tıpkı bir zamanların İslamiyet’i  gibi, bu projenin de korkunç bir başarısızlık ile sonuçlandığını görüyoruz. İslamiyet de  bir “Dünya Toplumu” kuramadı; Şam’ı Bağdat’ı fethettikten sonra, devletleşti ve  hızı kesildi.

Aydınlanma da bir Dünya Toplumu kuramadı. Fransız Devrimi ile birlikte, daha Fransa’nın hudutlarında bütün gençliğini ve hızını yitirdi. Yurttaş, insan ve özdeş bir kavram olmaktan çıktı; insan anlamı kazandı. Dünya toplumu ve devletinin yerini, yüzlerce küçük devlet aldı. İnsanlık sanki, dünyayı klanların, aşiretlerin, putların, totemlerin, tanrıların kapladığı “cahiliye” dönemine döndü. Ulusal bayraklar bu modern aşiretlerin putları, tanrıları, totemleri gibidirler.

Muhammet veya Aydınlanma döneminde, yani ticaretin bugünküyle kıyaslanamayacak ölçüde dar ve lüks mallarla sınırlı olduğu dönemde bile, bugünkü uluslardan çok daha geniş alanları ve uygarlığın çoğunu kapsayan büyük dinler bile bir çözüm olamazken ve İslamiyet ve Aydınlanma buna bir dünya toplumu ile çözüm olarak ortaya çıkmışlarken; bugünün dünyasında ticaretin böylesine muazzam yaygınlığı ve her şeyi kapsamasına rağmen, sayıları yüzleri  aşan ulusal devletler ve sınırlar, çağımızın bütün sorunlarının anasıdır ve en büyük çelişkisidir.

Not: Bu yazı Ferhan  Umruk’un “Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı” adlı kitabından faydalanarak hazırlanmıştır.

-DEVAM EDECEK-

- Advertisement -

More articles

- Advertisement -

Latest article