1950’lerden 1963’leri anlamak ve İnönü’den Dr İhsan Ali’ye gelen mektup – Ulus Irkad

Must read

Türkiye’de CHP’nin hükümetten gitmesiyle 1950’li yılların başlarında DP ile CHP arasında süren tartışma ve zıtlaşmalar aslında Kıbrıs’a da yansımaktadır.Kıbrıs’ta liderliği eleştiren güçlerle Kıbrıstürk liderliği arasında büyük tartışmaların olduğu göze çarpmaktadır. Türkiye’de devletin üst bürokrasisi arasındaki ayrılık ve tartışmalar, Kıbrıs’ta da liderlikle karşısındaki güçler arasında da bir çatışmaya doğru gitmiştir ve bu çatışma silahların bile zaman zaman çekilmesine neden olmuştur.Zıtlaşmaların daha sonra 1962 yılında iki cinayete sebep olduğu da söylenebilir. Gerçi TMT-Kıbrıs’taki DP yanlıları, bunların karşısında muhalif ve yine Kıbrıs’taki CHP yanlısı güçlerle, İngiliz İdaresi ve EOKA ile arada başgösteren çatışmalara ek olarak Türkiye’de bir zamanlar devlette etkili olan CHP’nin meydana getirdiği üst bürokrasiyle , ona karşı çıkan DP’nin temsil ettiği bürokrasi arasında büyük bir çatışmadır bu ve Kıbrıs’ta da aynı çatışmanın yansıması, 1950’lerin sonlarına gelindiğinde bayağı göze çarpmaktadır. Elbette Kıbrısrum toplumu da homojen değildir ve onlar arasında da fikir ve görüş alanında bir çatışma bulunmaktadır. Örneğin Makarios’la Grivas arasında yöntemde büyük ayrılıkların olduğu görülmektedir. Grivas, Enosis konusunda daha tavizsiz, daha fanatiktir ve arada görüşlerde yumuşamalara, geçişlere, renk tonlarına hiç müsaade etmez ama Makarios ise daha pragmatist, daha esnek ve enosis konusunda bazen ulusal amaçlar için zikzak çizmeyi de bilmekte, bazen dünya konjoktürüne uygun bir milliyetçi çizgi izlemektedir. En büyük ereği, Sovyetler ve Bağlantısızlar Bloku’nu kullanıp içte Kıbrıslıtürkleri Kıbrıs Cumhuriyet’inden şiddet ve baskıyla soyutlarken, Türkiye’nin Garanti Andlaşmalarından doğan müdahale hakkını önlemektir. Tabi zaman zaman Makarios Druşotis’in kitaplarında da gördüğümüz gibi Makarios’un da fanatizme varan görüşleri ve kararları olduğunu öğrenmekteyiz.

1958 yılında DP ve Kıbrıs’taki liderliğe muhalefet eden (Yazı işleri müdür Bülent Ecevit’ti) Akis Dergisi’nin yazılarından biri şöyleydi:

“Madem bu işten bir şey çıkmayacaktı, o halde hükümet bizi niye heyecanlandırdı?” (Hasgüler,M.(2005). Kimin Adası? Kıbrıs’ın Akisi,İstanbul,Nobel Yayın Dağıtım.sf 115).

Akis Dergisi 15 Eylül 1959 yılında, s.12-14’te şu değerlendirmeleri yapmaktaydı:

“Hatırlardadır: “Ya taksim, ya ölüm” tezini tam manasıyla benimseyip, miting sloganı yaptıran DP iktidarı Zürich’te “Kıbrıs Cumhuriyeti” hal çaresine yanaşınca, Dışişleri Bakanı Zorlu’ya B.M.M. kürsüsünden bu iki kutup arasındaki büyük mesafeyi örtme vazifesi düşmüş ve Bakan D.P.’nin politikasını şu sözlerle açıklamıştır: “Bir yere varmak için bazen başka yoldan gidilir. Biz Zürich’teki büyük avantajlar taşıyan statüyü elde edebilmek maksadıyla taksim fikrini ileri sürmüştük. Bu bir taktikti ve gaye taviz koparmaktı.

Ama D.P.’nin bu “görülmemiş” taktiği de mutadı veçhile ters tepti. Yüz bin Kıbrıslı inandıkları-yahut inandırıldıkları-taksim havasından- Zorlu gibi taktik üstadı olmadıklarından-sıyrılamadılar. Zorlu’nun Averofla, Dr. Küçük’ün Makarios’la el sıkışıp hemhal olmaları bile onlara tesir etmedi. Ve “Kıbrıslı Rum kardeşlerinin” boyunlarına sarılamadılar. Zaten Rumların da dostluk ellerini uzatmaya hiç mi hiç niyetleri yoktu.

Başka türlü de olamazdı. Bugün Yeşil Ada, ucube cumhuriyet daha doğmadan bu “zorlu taktik”lerin ıstırabını çekmektedir. Ana karnındaki cenin, aileyi şimdiden büyük ihtilaflara sürüklemiştir”(Hasgüler,2005,sf.153).

O günlerde Sadun Tanju Vatan Gazetesi’nde şöyle bir yazı yazmıştı (29 Nisan 1959):

“Peki Dr. Küçük ne yapıyordu? Kıbrıs Türklerinin 1 numaralı lideri, vaziyet bu derecede ciddi bir mahiyet arzederken Baflılara neler söylüyordu? Rauf Denktaş’ın Kurtuluş Lisesi Futbol sahasında Baflılara ve bütün Kıbrıslılara izhar ettiği endişeler sanki varid değilmiş gibi, Dr. Küçük kürsüye çıkıyor ve kalabalığın münasip yerlerinde mevzilendirilmiş taraftarlarını alkıştan bitap düşüren bir “şahsi” konuşma yapıyordu. Sanki bütün mesele, Dr. Küçük’ün anavatanda bulunan bazı gazetecilere cevap veriştirmekte geç kalmaması idi. Onlara küfretmesi, isnad ve iftiralar savurması idi.Sahayı dolduran Baflılar hayretler içinde kalmışlardı. Dr Küçük, bugünün ve istikbalin meselelerinden bahsedeceğine niçin kendinden bahsetmek, “ben Halk Partisi’ne ve onun liderlerine de hürmetkarımdır”, “ben bir lise talebesi iken hayatımı bu mücadeleye hasretmişimdir”, gibi beyanlarda bulunmak lüzumunu hissediyordu? Dr. Küçük niçin Vatan Gazetesi yazarı Sadun Tanju’nun yazılarına son derece sinirlendiğini gösterir bir konuşma yapıyor ve o yazıları tesirsiz kılmak için, zekasının ve tabiatının bütün kuvvetl erini seferber hale getiriyordu?”

Poli Dergisinin 8 Nisan 2002 Pazar sayısında “1960-64 Yılları, Toplumun Karanlık Dönemi Olarak Hatırlanacak (1)” başlığıyla Dr. Turhan Korun yukarıdaki alıntıları destekleyen mahalde bilgiler vermektedir:

“27 Mayıs 1960’da Türkiye’de yapılan askeri darbe ile Menderes Hükümeti iktidardan uzaklaştırılırken, bu olayın Kıbrıs Türk toplumunda da çeşitli yansımaları olmuştur.

İstanbul’daki Kıbrıslı Türk yüksek öğrenim gençliğinin, 1950-60 yılları arasındaki Kıbrıs Türk Liderliği’nin uyguladığı ceberrut uygulamalara her zaman karşı çıkmakta olduğu bilinmektedir. Darbe olması ve siyasi kadroların değişmesinden cesaret bulan öğrenciler, 23 Haziran 1960’da İstanbul’da Harbiye-Taksim arasında sessiz bir yürüyüş düzenlemişlerdi. Yürüyüş gerekçelerini en iyi anlatan pankart şu idi: “Dr. Küçük Yassı Ada’da sana da yer var…”Bu pankart basına yansımış ve Kıbrıs’ın gündemini oluşturmuştu. Bu yürüyüşü Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kıbrıslı Öğrenciler Derneği de desteklemişti.

Bu yürüyüşün Kıbrıs’ta etkisi görülmüş, Arasta esnaflarından Memduh Erdal’ın öncülüğünde 50-60 kişi “Liderliğimize bağlılık yürüyüşü” yapmışlardı. Bu gösteriden sonra Türkiye’den tatil için Kıbrıs’a dönen öğrenciler 27 Mayıs olaylarında hayatlarını kaybedenler için Selimiye Camii’nde mevlit okutmuşlardı. Bu mevlit vesilesiyle toplanan halka, öğrenci liderleri konuşmalar yapıp Türk Liderliğini alenen eleştirmişlerdi. Bu konuşmalarda öğrenciler, 1950-60 arasında Türk toplumunun yaşamış olduğu terör olaylarını, sokak ortasında adam öldürmeleri, kulüplerde yapılan masum konuşmaları yapanların çalışma ofislerinde, kliniklerde, evlerinin önünde dövülmelerini açıkça protesto etmişlerdi”

Bellidir ki Kıbrıstürk liderliği 1950’lerin sonlarına doğru Türkiye’de son doruklarına gelen CHP-DP arasındaki çatışmanın da etkisiyle gittikçe keskinleşen bir kitlesel muhalefeti karşılamaya çalışıyordu. Muhalefet en keskin şekliyle Lefkoşa ve Baf’ta sürmekteydi. İşte 1963 öncesi Kıbrıs Türk Halk Partisi’nin kuruluşu bu döneme rastlamaktadır. Gerçi 1960 olmuş ve 27 Mayıs ile DP hükümetten gitmiştir ama Kıbrıs’ta çatışma keskinleşerek sürmektedir. Belli ki Kıbrıstürk liderliğini DP dışında Türkiye’de devlet içinde başka güçler de desteklemektedir ve Kıbrıs’taki muhalefet gittik sonra güç yitirmektedir. Bu arada 1963-64 Olayları yaşanır. İnönü ile Kıbrıstürk liderliği arasında bir çatışmanın olduğu aşağıdaki mesajdan da hem bellidir hem de karşı tepkiler olur bu mesaja karşı.

İnönü’nün Dr. Küçük’e mesajından:

“Adada emniyetin tesisi için gerekli tedbirler alınması ve kısa zamanda Cumhurbaşkan Muavini ile Türk Bakanlardan başlamak üzere bütün Türklerin peyderpey devlet teşkilatındaki vazifeleri başına dönerek, Kıbrıs Rumlarının menfi faaliyetlerine karşı, devlet mekanizması dahilinde, anayasa ve kanun yollarıyla, sebatla ve metanetle mücadele etmeleri milli davamızın başarısına büyük ölçüde yardımcı olacaktır…Kıbrıslı kardeşlerimizin, Adada emniyet teessüs edince, normal işleri başına dönmeleri, Kıbrıs meselesinin nihai hal şekli hakkındaki malum tezimizin terki manasına katiyyen tazammum etmeyecektir…”( Rauf R. Denktaş, Hatıralar (1964), Cilt:1, s. 174-175, Bk. Aralık 1963 Olayları’nın 35. Yıldönümü, E. Yüksel,Sosyalist Gerçek sf.2,Aralık 1998 sayı 36).

Daha sonraları Clerides’in de anılarında göreceğimiz gibi (Bk. Galafkos Clerides, Tarihten Güncelliğe Bir Kıbrıs Yolculuğu, nİyazi Kızılyürek, sf,154,2007) Kıbrıslıtürklerin geriye dönmesini Kıbrıslırum egemenler de istememektedir. Hatta Clerides o gün geldiklerinde onları elinde sopa ile karşılamıştır. Bu arada Kıbrıstürk Liderliğiyle İnönü arasındaki nüans farkı oldukça büyüktür. İnönü Kıbrıs Cumhuriyeti hukuki zemininin terkedilmemesinde ısrarlıdır.İnönü’nün bu mesajına Kıbrıslıtürk liderler karşıdır. Zaten gelişen olaylar da bunu gösterecektir. 1964 yılında adanın %3’üne sıkıştırılan Kıbrıstürk toplumu elbette bir başka dinamik olan Kıbrısrum Helen Milliyetçiliğinin de baskılarıyla o duruma girmiştir. Ama Kıbrıstürk kantonları içerisinde halka ve muhalefet bilinen unsurlara karşı pek hoşgörülü olunmadığı da bir gerçektir.Sankide Milliyetçi unsurlardan kurulu olan teşkilat 1950’lerde ortaya çıkan muhalefete ve bilhassa Dr İhsan Ali’ye misillemede bulunmaktadır. Mesela Baf’ta Dr İhsan Ali’nin ailesiyle ve bazı taraftarlarının dayak yiyerek Kıbrısrum tarafına kaçmaya mecbur edilmeleri de ortaya çıkmıştı. Ama daha sonra 1967 yılında “Demir Adam” lakabıyla bilinen Sancaktar Kamil Doğan Baf’a gelir. Baf’ta birçok dağınıklığı disiplin altına alır. Bana anlatanlar şunu da vurgularlar: Aslında “Demir Adam” Baf’a rastgele gelmemiştir. Nitekim geldiği günlerde, kendisinin güvendiği ve ilkokul öğretmeni olan bir komutanı yanına çağırır. Onu gizlice İnönü’den gelen şifreli bir mektubu iletmek için Dr İhsan Ali’ye gönderir (Kusura bakmayın yazılarımda bu insanların isimlerini vermedim. Çünkü kişi haklarına saygım vardır. Onlardan izin almadan isimlerini burada kullanamam ama bu insanları çok yakından tanımaktayım,u.ı.). Dr. İhsan Ali mektubu alır ve aynı şifrelerde İnönü’ye yanıtını yazar. Yanıt mektup geldiğinde Demir Adam o komutana:

“Burada benim bile anlamadığım Cumhurbaşkanlığı’nın ve Başbakanlık’ın kullandığı şifre yazısı vardır. Bu adamı artık rahatsız etmeyin çünkü o ne yaptığını biliyor”.

Bu mektuptan sonra teşkilatçıların dövdüğü muhalifler tekrar Baf Türk Bölgesi’ne geri gelmiştir.İnönü’den önce ve sonra Sayın Ecevit de Dr İhsan Ali ile mektuplaşmaktadır (İnönü 1973 yılında ölür ama Ecevit’le Dr İhsan Ali arasındaki temas sürer,u.ı.). Bu mektuplaşmalar 1974 yılına kadar sürmüştür. Dr İhsan Ali Makarios’un danışmanı olduktan sonra TC Elçiliği’nin vize ve pasaport işleri dahil, hatta 1973 yılında doruğa ulaşan TC Değiştirme Birliği, Erkin Gemisi Olayı’nı da Dr. İhsan Ali çözmüştür. Aynı yıllarda ona birilerinin sorduğu gibi: “Niye Makarios’un danışmanı oldunuz?” şeklindeki cevabı da ilginçtir: “Ya olmasaydım ne olacaktı?”.

Dr İhsan Ali, İnönü gibi, meşru Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kalınmasını, bu zeminin Kıbrıstürk toplumunun varlığı olduğuna inanıyordu. Bu görüşe karşıyız veya değiliz. Toplumumuzda bugün de bu görüşe sahip insanlar vardır. Ne bu insanlar ne de Dr İhsan Ali vatan hainidir. Çeşitlilik demokrasinin ve varolmanın da bir kaynağıdır. Dr İhsan Ali bu demokratik eğiliminin fedakarlığında bulundu. Kıbrıstürk demokrasisine de fedakarığı ve mücadelesi ile büyük bir önder ve örnek oldu. Şu da açık bir gerçek: Ne elde edilmişse o zeminde elde edildi. 1964 sonrasında  Kıbrısrum Bölgesi’nde kalan da sadece Dr İhsan Ali değildi. Dr İhsan Ali’nin kliniği de evi de oradaydı. Bir başka gerçek de kendisiyle parti kuran iki arkadaşı 1963 yılından henüz bir sene önce vurulmuş ailesi ise Mutallo’nun ortasında sıra dayağından geçirilmişti. Niye bu şartlarda güvenip de Türk Bölgesi’ne gelsindi?

Niye sırf vatan haini diye suçlamak için Rum tarafında kaldı diye hep onu suçluyorlar anlayamıyorum…

 

- Advertisement -

More articles

- Advertisement -

Latest article