12 Eylül’e doğru Türkiye ve Kıbrıs -8- – Ulus Irkad

Must read

ulusAslında 12 Eylül emekçi kesimde büyük bir yabancılaşma humması getirmişti.12 Eylül’le birlikte kompradorlaşma ve militarizasyon iç içe geçiyordu. Dışa açık büyüme modelleriyle toplum, ekonomi, kültür, siyaset, hukuk tam bir komprador çürümeye maruz kalıyordu. Kompradorlaşma mililtarist halkalarla güvence altına alınıyordu. Türkiye’nin sermaye eşkiyaları faşizmlerini de, tüm devlet desteğini doğrudan doğruya devlete kurduruyorlardı. Türkiye insanı ölü taklidi yaparken devlet de yasa karşısında eşitsizlik üretecek biçimde yapılanıyordu.Bunların yaşanmasında esasında Ecevit’in de payını söylemek gerekmektedir. 1978 yılında iktidara gelen Ecevit, Kontrgerillayı soruşturmak, hele hele tüm halk güçlerinin desteğini seferber ederek dağıtmak bir yana, bu kanlı örgütle ortak yaşarlık ilişkisini siyasi bir prensibe dönüştürüyortdu. Dikkatli sözcüklerle üzerini örttüğü kontrgerillayı gündemde tutarak toplumsal muhalefetin desteğini arkasına alıyordu.  İzmir Çiğli’de gerçekleştririlen “başarısız”suikast girişiminde her nedense hedefin Ecevit olduğu açıklanıyor, ancak dönemin İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan’ın kardeşi Mehmet İsvan kolundan yaralanıyordu(Parlar,192,2006).

12 Eylül askeri darbesiyle birlikte, Türkiye tam bir korku (terör) ülkesi haline geldi. Türkiye’nin adı işkenceyle birlikte anılır oldu. Büyük kentlerde işkence merkezleri kuruldu. Yüz binlerce insan toplu operasyonlar sonucu göz altına alınarak ağır işkencelere tabi tutuldu ya da şehirlerde, köylerde sorgusuz sualsiz alınarak ağır işkencelere tabi tutuldu veya kurşuna dizildi(Savunma 12 Eylül’ü Yargılıyor,Türkiye Sorunları,sf 61).

12 Eylül faşizmi koşullarında, bir askeri yönetimin baskı ve terör uygulamalarıyla desteklenen ekonomik önmlemler paketinin sonuçları, 12 Eylül’ün sınıf renginin  aynasıydı.

“12 Eylül’le gelen devlet terör rejiminin belli başlı iki amacı vardı. Birincisi, Türkiye’ye yep yeni bir sermaye birikimi modelini kabul ettirmek,bunun için gerekli düzenlemeyi yapmak; ikincisi de, Türkiye’yi emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarının korunması amacıyla alt-emperyalist role hazırlamak”(Başkaya,312,2007).

                       12 EYLÜL’ÜN İDEOLOJİSİ VE MENTALİTESİ KIBRIS’A NASIL UZANDI

12 Eylül Darbesinin Türkiye Toplumunu ulusal bir toplum örgütlenmesi olmaktan çıkarmaya azmettiği ve bunu önemli ölçüde başardığı, kollektif bir kimlik olarak ulusu tasfiye ettiği rahatlıkla söylenebilir. 12 Eylül geldiğinde Türkiye’nin yapısının tam bir bunalım içinde olduğu bilinen bir gerçektir. Bir başka ifadeyle, 12 Eylül’e gelindiğinde Türkiye Toplumu kendisini eski biçimlerle yeniden üretebilme yeteneğini yitirmiş durumdadır.

Bu durum, 12 Eylül öncesinde ve sonrasında mülk sahibi sınıfların temsilcileri tarafından “ulusun parçalanmanın ve yok olmanın eşiğine geldiği” şeklinde ifade edilmiş ve edilmektedir.

Toplumların ulus biçimli örgütlenmeleri, bin yıllar içinde oluşmuş iktisadi kültürel-psikolojik birlikleri bakımından son derece dayanaklı yapılardır. Yüzlerce yıl belirli bir kollektif kimlik içinde yer alqan insan toplulukları, içinde bulundukları ekonomik siyasal-sosyal problemleri aşmakta zorunlu hale gelen ve eski toplumdan kopuşu ifade eden yeni toplumsal içerikleri, toplumun üretici güçleri daha yüksek birliklerin örgütlenmesine olanak vermediği sürece, kendilerini ulus-biçimli kollektiviteler olarak yeniden örgütlenmek suretiyle edinirler.

O güne kadar toplumun yönetici gücü olagelmiş ve toplumun kendini yeniden üretme mekanizmalarının odağında yeralmış olan bu sınıflar, kendilerini dışlayan yeni toplum modelinin ortaya çıkması karşısında, kendi yokoluşunu ulusun yokoluşu olarak niteler.

1980’lerin Türkiyesinde de durum budur. Büyük mülk sahibi sınıfların ekonomik-politik-kültürel yeniden üretim temeli ulusun kendi bünyesi olmaktan çıkmıştır.

Oligarşiyi oluşturan sınıfların ekonomik varoluşu, halkın ekonomik yokoluşu; halkın politikanın dışına atılması; kültürel varoluşu, halkın düşünemez, konuşamaz hale getirilmesi anlamına gelmektedir.

1974’ten itibaren Türkiye gelişmekte olan bir içsavaş sürecine girmiştir. Emekçi halkın reformatif taleplerle örgütlenmesi ve eylemli hale gelmesi karşısında sivil faşist terörün ortaya çıkışı ve toplumun bütün katlarını içine almaya başlayan bir yaygınlık göstermesiyle faşist saldırganlığa hedef olan toplum katlarının direniş eylemleri olarak beliren iç savaş, 1977’den itibaren toplumun gündemini belirleyen temel eksen haline gelmiştir.

Sıkıyönetim ilanıyla (1980 öncesi) birlikte ise hükümet- merkezli bir zorlama olmaktan çıkarak ordunun ve güvenlik örgütlerinin giderek bir iktidar merkezi haline gelmesinde somutlandı. Siyasal rejim bakımından gerçekleştirilemeyen düzenlemeleri ordunun ve güvenlik örgütlerinin giderek bir iktidar merkezi haline gelmesinde somutlandı.Siyasal rejim bakımından gerekli görülüp de hükümet tarafından gerçekleştirilemeyen düzenlemeleri ordunun yapmasına onay verildi. Sıkıyönetim, kendi bölgelerinde aynı zamanda hem yasama, hem yürütme ve hem de yargı gücünü birarada temsil ediyordu.

Böylece oligarşinin geleneksel temsilcilerine verilmeyen bir onay, (başlangıçta yerel, giderek ülke çapında) devletin bir başka kurumuna verilmeye başlandı: Ordu “Kamu düzeninin korunması” adına, hükümet dışı bir gücün inisiyatifinin meşru kılınması ile birlikte devlet kurumları arasında ordu merkezi paralel bir ilişkiler ağı belirdi ve hükümet merkezli ilişkiler içinde, genişlemeye başladı.

Ordunun büyük mülk sahiplerinin iktidarını örgütleyen yeni merkez haline gelişinde, bu kurumun yapısı itibariyle dışlayıcı ve yıkıma yönelik oluşunun önemli bir paya sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, ordunun politik davranışını koşullayan bir etmendir de aynı zamanda. Yaşanan süreç, 1977’lerden itibaren toplumda silahlarla politika yapma olayının giderek yaygınlaştığı ve silahlı çalışmanın, politika yapmanın temel biçimi haline geldiği görüldü.

12 Eylül öncesine gelindiğinde, Türkiye’de bir askeri müdahalenin gerekli olduğu çok geniş bir kesim üzerinde egemen hale gelmişti. İktidar ve ana muhalefet partilerinin milletvekillerinden pek çoğu ordunun üst kademeleriyle temas kurarak ordunun yönetime el koymasını istiyorlardı. Geniş halk kesimleri ise tam anlamıyla terörize edilmiş, can derdine düşürülmüş, ne pahasına olursa olsun can güvenliğinin sağlanabileceği bir çözüme razı hale gelmişti. Daha doğru bir ifadeyle söylersek kontr-gerilla teorileri uyarınca, sürüp giden faşist terör kampanyaları, katliamlar ve toplumun her yanını saran şiddet nedeniyle, “huzur bir ana dava haline getirilmişti.” Bu durumda ordunun yönetime el koyması, “huzurun sağlanması toplumun içine sürüklendiği bunalımdan “ çıkabilmesi için en yakın çözüm yolu olarak görülmüştür.

Türkiye 1980’lere gelirken büyük bir bunalım içine sürüklenmiştir. 1950’lerden sonra ABD ile geliştirilen ilişkilere paralel olarak yeni-sömürge düzeni ekonomisinden siyasetine, insan ilişkilerine, toplumsal düzenine kadar her şeyiyle tıkanmış, işlemez hale gelmişti.

Düzen her yönüyle çürümüştü.

Ekonomik sorunlar çözülemiyordu.

Enflasyon önlenemiyor, üretimin sürmesi için gerekli döviz, hammadde gereksinimleri karşılanamıyor, kalp ilaçları bile döviz yokluğundan getirilemiyor, üretim nerede ise durma noktasına geliyordu.

Ekonomik krizin derinleşmesi, toplumsal sorunların büyümesine yol açıyor; sürüp giden yüksek oranlı bir enflasyon ve pahalılık, buna paralel olarak, orta sınıflar içinde artan iflaslar ve mülksüzleşme, yoksullaşma olgusu, artan issizlik, kırsal kesimlerden şehirlere ve büyük sanayi merkezlerine yoğun göçler, şehirlerin kenar bölgelerinde büyük gecekondu mahallelerinin oluşması, toplumsal alandaki bunalımın derinleşmesini getiriuyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlik, korkunç boyutlara ulaştı. Bir yandan alabildiğine lüks, israf içinde bir refahg; öte yandan yokluk, işsizlik ve açlık içinde bir sefalet gözler önüne serildi. Bunalım derinleştikçe çelişkiler alabildiğine keskinleşti.

Bunalımın bir yönü de siyasal alanda ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin ekonomik yapısındaki gelişmeler nedeniyle egemen sınıflar içindeki çıkar çelişkileri büyümüş, güçlenen tekelci burjuvazi dışındaki kesimlerin çıkarlarını savunan (MSP, DP vb.) siyasal ayrışmalar nedeniyle, egemen sınıflar kendileri için “istikrarlı” bir yönetim oluşturamaz hale gelmişlerdi. MC’ler geçici bir çözüm olmaktan öteye gidememiş, düzenin sorunları çözülememiş, buhranın daha da derinleştirilmesinden, toplumdaki kamplaşmanın büyümesinden başka bir sonuç vermemiştir.

Bunalım içindeki bir düzende toplumsal ve siyasal muhalefetin yükselmesi kaçınılmazdır. Türkiye’de de düzenin içine giriği bunalım derinleştikçe, toplumsal ve siyasal muhalefet akımları hızla yükselmeye başlamıştır. İşçilerin grevleri, öğrencilerin eylemleri yaygınlaşmış, sol akımlar toplum içinde güçlenmeye başlamıştır.

Toplumsal ve siyasal muhalefetin güçlenmeye başladığı anda ise egemen güçlerin bu akımları “şiddet” yoluyla bastırma politikaları gündeme gelmiştir. 1970 öncesinde Amerikalılar tarafından getirilen Özel Harp Dairesi’ne bağlı Kontr-gerilla uygulamaları çerçevesi içinde örgütlendirilmiş sivil reaksiyoner – gerici – faşist örgütler vasıtasıyla ve şiddet yoluyla toplumsal muhalefet akımlarının bastırılması politikaları özellikle 1975’lerden sonra yoğun bir şekilde gündeme getirilmiştir.

Türkiye 1980’lere gelirken düzenin siyasal kurumları bu şekilde bir iç savaş doğrultusunda gelişen bunalımdan bir çıkış yolu getiremiyordu. Partiler ve parlamento, düzenin yüz yüze kaldığı sorunları çözemiyor, ekonomik kriz önlenemiyor, çatışmalar, kamplaşmalar durdurulamıyordu.

Genel olarak burjuva toplumların bu şekilde derin bir bunalım içine sürüklendiği ve bunalımdan demokratik bir çıkış yolunun bulunamadığı dönemlerde, faşist yönetimler gündeme gelir. Faşizm, emperyalist – kapitalist sistem içinde böyle bunalımlar içinde doğup gelişmiş bir olgudur. I. Dünya Savaşı sonrası Avrupasının savaştan yenik çıkmış Almanya ve İtalya gibi ülkelerin içine sürüklendiği bunalımlar, bu ülkelerde faşizme yol açmıştır. Öylesine derin bir bunalım içine giren toplumlarda da devrimci – demokratik bir çıkış yolu bulunur ya da düzen kendi içinde çıkış yolları arar. Faşizm, burjuvazinin başvurduğu – sınırsız bir şiddete ve savaşa dayanan bir “çıkış yolu”dur.

Türkiye’nin en bunalımlı bir döneminde 2 yıl iktidarda kalan “Demokratik Sol” Ecevit hükümeti de, ne bunalımdan çıkışı sağlayabilecek bir sosyal demokrat program getirebilmiş ne de faşist saldırıları durdurarak halkın can güvenliğini sağlayabilmiştir. Türkiye’nin 1980’lere gelirken karşılaştığı bunalımın bir sosyal demokrat programla aşılıp aşılamayacağı ayrı bir sorundur. Ecevit karşı karşıya bulunulan ekonomik-sosyal ve siyasal sorunları çözmeyi hedefleyen ciddiye alınabilecek bir program bile ortaya koyamamıştır. Sonunda 2 yıllık iktidarı boyunca pek çok konuda herhangi bir sağ iktidardan pek fazla bir farkı olmayan bir politika yürütmüş ve kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğramıştır. En önemlisi de bir yanda faşizmin en önemli sorun olarak ortaya çıktığı bir dönemde  Ecevit hükümetinin ciddi bir faşizme mücadele düşüncesine bile sahip olamayışıdır. O sorunu faşizme karşı mücadele değil, soyut bir “anarşi ve terör” ün önlenmnesi olarak görmüştür. Böyle bir anlayışla faşizme karşı mücadelenin başarılamayacağı ortadaydı. Tekelci çevreler tarafından iktidardan düşürüldükten sonra ise Ecevit, AP ile kurulacak bir koalisyon hükümeti ile sorunların çözülebileceğini, “anarşi ve terörün” önlenerek bunalımın aşılabileceğini savunmuş ve bunun dışında başka bir çözüm yolu getirememiştir.

12 Eylül Darbesiyle birlikte 24 Ocak kararlarının siyasal tablosunu tamamlayacak bir baskı ve terör ortamı yaratıldı. Darbenin hemen ardından grev yasaklamaları, sendika ve derneklerin kapatılmaları, toplu sözleşmelerin durdurulması gündeme geirildi. Yıllardır Türkiye burjuvazisinin her fırsatta bir yakınma konusu olarak gündeme getirdiği işçi hakları ve sendikal haklar bir çırpıda ortdan kaldırıldı. Disk ve diğer ilerici işçi sendikaların mallarına el konularak kapatılırken yöneticileri de tutuklandı. İşkence tezgahlarına yatırıldı.

KAYNAKÇA

Parlar,S.(2006). Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri,BağdatYayınları, İstanbul.

Türkiye Sorunları: Türkiye 12 Eylül’ü Yargılıyor, sf.61.

Başkaya,F. (2007).Paradigmanın İflası,Özgür Üniversite,2007.

-DEVAM EDECEK-

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article