İşsizlik ve emek pazarı (2) – Alpay Durduran

60

Geçen hafta sermayenin yerli yabancı, işgücünü büyük Türkiye emek pazarıyla karşı karşıya bırakmak istediğini çünkü ancak o zaman emek pazarında değer kazanmasının önüne geçebileceğini bildiğini anlatmıştım. Bu hafta da devam edip hükümetin de solcuların ortak olduğu zamanda bile emek pazarının işçi kıtlığı çekip de değeri yükselmesin diye elindeki olanakları kullanmadığını ispat etmeye çalışacağım.

Bilindiği gibi Türkiye ile işgücü sağlama antlaşması yapılmıştır. Buna göre birinci ihanet buradan istenecek işgücü için başvuru yapmaya gerek olmadan işçi sağlama başvurusu hatta sipariş üzerine işçi sağlama kapısının açık olduğu bir antlaşma yapmak olmuştur. Bu antlaşmanın mecliste onanması sırasında sendikaların ayaklanmamasını anlamak ve solcu partilerin bu işe düzen getirileceğini düşünmelerini kabul etmek akıl işi değildir.

Bu antlaşmalar uluslar arası kalıplara kavuşmuştur. Hiçbir kalıpta önceden talep eden devletin karşı tarafa bildirmeden işçi ithal edilmesine izin verildiği görülmez. Bu sadece burada görülür. Bunu görmeyenlerin onayı ihanetten başka bir şey değildir. Emeğin değerinin emek pazarında arz ve talep yasasına göre belirlendiğini bilmeyen yoktur. Kapitalist ülkelerde bu bilinir ve işsiz sayısı sürekli izlenir. İşsiz sayısı artarsa biraz endişelenirler ve sendikalarla kavga çıkmaması için önlemler düşünürler. İşsiz sayısı düşerse alarm verirler çünkü işçi ücretleri artacak ve ihracat mallarının maliyeti yükselecek.

Bizde ise işsiz sayısı göç demektir ve sözde korkulur. Devleti işçi istihdam ederek savaşmaya çalışırlar gibi yaparlar. Hâlbuki adamlarını devlete sokuşturmak için dalavere çevirmektedirler. İşsiz sayısından korksalardı istatistiklerini doğru dürüst tutmaya çalışırlardı. Nüfus sayımını da öne göre yaparlardı.

Yabancı işsiz sayısını azaltmak için yabancı işçi sayısını izlemek, işsiz kalanları geri yollamak ve yeni işsiz gelişini kısıtlamak başlıca gaile olurdu. Bunların yapılmadığını görünce halkın terk edildiği sadece lafazanlıkla ve milli nutuklarla oyun oynandığını biliyoruz. Sanki sayamıyorlarmış gibi yaparlar ve Türkiyeli makamların engeline işaret ederler. Hâlbuki saymalarına ve sayım için işaretleri saptamalarına engel olmak olanaksızdır. Resmen aptalı oynarlar.

İşçi sağlama antlaşması kesik işçi türünü saptama ile başlamış olsa karşı tarafa, işçi türü ve miktarı bildirilir, alacaları ücretler belirtilir, sosyal hakları belirtilir, kalacakları konutların tarifi, adresi ve kirası bildirilir.

Bu bilgileri alan kurum, duyuru yapar, tespit eder, seçme yapar, işçilere gidecekleri işyerini ve haklarını belirtir. Arada sosyal sigorta antlaşması olduğuna göre burada devam edeceği bildirilmiş olmalıdır, yoksa kurum sorar. İşçinin sosyal sigortalar kurumundaki dosyasına işlenir.

Gelen işçinin çalışacağı yerde yerli işçiden daha az ücret almaması için o iş yerinin denetim altında olması, sendika varsa toplu sözleşme yapılmış olması gerekir. Yoksa ücret karşı tarafa duyurulduğu için belli olduğu varsayılır ama denetim de şarttır. Onun için yabancı işçi alanların haftalık bordro yapmaları ve denetlenmeleri şarttır. Yoksa iş zıvanadan çıkar. Zıvanadan çıkmaması için yabancı işçi talep edildiği zaman hemen haftalık bordro yapması ve güncel olarak tutması gerektiği işverene belirtilir ve çalışma dairesi denetçilerine denetleme programı yapmaları için emir verilir. Denetlediklerini ispat etmek ve işçilerin iş yerlerini terk edip gittiklerini ve kaçıp saklandıklarını yani başka kaçak işlerde çalıştıklarını haftasında rapor etmeyen denetçilerin cezalandırılması sağlanır.

İşçi barınağı diye bildirilen yerlerin ve konutların denetimi için belediyelere bildirim verilir ve sağlıklılık denetimini yapmaları istenir. Bunu yapmadıkları tespit edilen belediyelere uyarı ve denetim masrafı kesilir.

İşçilerin iş değiştirmesi ve ülke içinde başka iş bulup çalışması tüm işgücü antlaşmalarında yasaktır. Çünkü buna izin verilirse işsiz ülkelerin tüm işsizleriyle rekabete sokulacak emekçilerin ücretlerini korumaları olanaksızdır. İşvereni ile ihtilafa düşenin haksızlığa uğramaması için iş mahkemesinin hızla denetim yapmasını sağlayacak hakemlik ve görevli yargıç yolları yürürlüğe konulmuş olmalıdır. Yabancı işçi isteyen bunları hazırlamalıdır.

İşçilerin türleri çoktur. Onun için ona göre gereken de yapılmalıdır. Bazı işçiler ailelerini de getirmek için olanaklara sahiptirler. Unutmayalım ki üniversite profesörü de bir işçidir ve yabancı işçi gibi yasa karşısında muamele görür. Göz yumma ile iş geçiştirilemez. Aile birleştirme numarasıyla sayısız işçiyi buraya getirmek yıkım getirmiştir. Çoğu yerli de kaliteli işleri uçan işçilerle rekabet edemediği için ülkesinde tutamamışızdır.

Belediyelere işyeri açma izni verme yetkisi verilmiştir. Bunu harç alıp izzet ikram parası yapsınlar diye vermedik. Esnafın %60’nın kaçak olduğunu gazetelerde okuyup da umursamayanlara lanet olsun. Meyve toplamaya gelir demirci dükkânı açana izin veren de değil, öyle olsa harçlar ödeyecek, gelir vergisine muhatap olacak, göz yuman belediyeyi ihanetinden dolayı bu toplum affetmemelidir.

Bu esnaf takımı, berber veya kuaför, demirci veya kaynakçı arkadan ailesini de getirir ve yeni işsizlerle işgücü pazarını alt üst eder. Onun için aile birleştirme insanlık görevidir, kullanılmasını yıkıcı olmaması için işçi ailelerinin adresi belli, haftalık bordroları denetlemede, sosyal hakları izlenmekte ve tabii ki sosyal hizmetler dairesine bildirimi yapılmış olmalıdır. Sosyal hizmetler dairesi tarafından birkaç ayda bir olsun denetlemeyen çocuk varsa bu bir insanlık suçu oluşturur.

Çalışma dairesi de aile birleştirmeleri izlemek zorundadır. Onların elinden kaçıp da babası ve üvey annesi tarafından öldürülen olursa denetim altında olması yurt görevi olan yabancı işçi ailesi tespit edilirse cezalandırılacak çok kişi var demektir.

Sosyal sigortalar antlaşması dolayısıyla bunların bildirimlerinin yapılmasını denetlemeyen ve işçi ve aileleri arasından izlenmeyenlerin olmasına göz yuman büyük suç işlemiş olur. Türkiye’de ve burada zorunlu sosyal sigorta hizmeti vardır. Bunun çağdaş bir devlette anlamı sosyal sigortaların aktüariel hesaplara dayanmasıdır. Güya bunlar yapılıyormuş gibi konuşurlar ama bunun bir yalan olduğunu bilmeyen yoktur. Çünkü buradaki Türkiyeli işçilerin sayıları, aile ile ilgili hakları, dul ve küçüklerinin hakları ve emeklilikleri izlenmekte olurdu. Bu gibi bilgileri toplayıp kullanmak ve Türkiye sosyal sigortalarına bildirmek gerekir.

İşgücü antlaşmasını uygulama tüzüğü yapıp dairelerin birbirleriyle haberleşmesini sağlar, sorumluları tespit eder görevlendirirsin.

İstersen işçi pazarını korur, nüfus yapısını mahvetmez, gelen işçiyi de mamur edersin ki emek piyasasında emek değer kazanır.

 

SİSTEMİK BOZUKLUK

Halkımız sistem bozuk der. Başlığı onun için bilimsel bir deyim olan “sistemik bozukluk olarak seçtim. Ne yazık ki Türkçe bilimsel deyimleri günlük yaşamında da dikkat edemeden kullanır ve anlamlarını tüketir. Bir süre sonra da başka deyim bulmaya çalışılır, bilim çevreleri tarafından. Sistem bozuksa konuşulan sistem olmalıdır ama konuşulmaz ve mevcut sistem içinde çözüm önerileri yapılır.

Sistem bozuksa konuşulanlara bakıldığında parlamenter yerine başkanlık sistemi önerilir. Bakıyorum Türkiye’de de başkanlık sistemi konuşulunca destekçileri de arttı. Ama sorun sistemik ise sorunlar sistemden çıkıyor demektir ve inceleme sistemle ilgili olmalıdır. Siyasiler sistemi bozuyorsa yani idare siyasilerin eline kayırmacılıkla ilgili yetkiler veriyor diye şikâyet ediliyorsa, yani mesele partizanlık ise ve elde idare yeteneği olanların yetki alamaması ise o tartışılmalıdır. Çünkü sistem ise başkanlık rejimi sistemin sadece bir parçasıdır. Buna dikkat etmeden başkanlık rejimi seçilirse konuşulacak konu sadece parlamenter rejimin partizanlığa izin verdiği ama başkanlık rejiminin vermediği tartışılmalı ama tartışanı görmüyoruz. Başkanlık rejimini destekleyenler başkanın teknokrat bir hükümet kuracağı için partizanlığa gerek duyulmayacağı düşüncesindedirler ama bunu tecrübelerimizle desteklememektedirler.

Hadi biz onların yerine tecrübelerimizi konuşalım. Biz başkanlık rejimini yaşadık. Belediyelerde de başkanlık rejimi uygulanmaktadır. Pekiyi, başarısı nedir? Konu partizanlık ve teknokrat hükümetse hangisinde işler iyi gitti. Personel rejimini bozan ve kayırmacılığın dik alasını yapan başkan Denktaş değil miydi? O kadar ki 1975 anayasasının parlamenter rejimi getirmesinden sonra da Türkiye’nin adamı olduğu ve karizması nedeniyle UBP’ye her dediğini yaptırdığı için başbakanı da seçtiği, UBP genel başkanını da belirlediği için kavgalara neden olduğu unutuldu mu? Eskilerin anılarını gazeteler yayımladılar, bunları görmüyor muyuz? Neden partizanlık azarak devam etti. Neden teknokrat hükümet kurup da ülkeyi daha iyi yönetmedi?

Denktaş’ın pusulalarla UBP ile partizanlık yarışına girdiği ve nihayet UBP’yi böldüğü ve yeni partiler kurdurduğu unutuldu mu?

Belediyelerde ise hükümet gibi bir oluşum da gerekmez. Başkanlık rejimi tüm karakteriyle yürürlüktedir ve başkan kendi seçtiği teknokrat yani buradaki şekliyle halkın seçtikleriyle değil kendi seçtikleriyle yürütmenin başı olmuyor mu? Ne gördük ki! Partizanlık belediyelerde hükümettekilerle yarış halinde değil mi? Bugünkü çöp yığınları bunun en sağlam kanıtı değil mi?

Bunları görmeden konuşanlar sadece partilerini daha iyi bir sistem için proje önerisi yapan parti olarak göstermek için halka şirin görünmek amacıyla konuşurlar. Lakin kanıtladıkları sadece basiretsiz olduklarıdır.

Dünyadan örnekler de verirler. İlk akıllarına gelen de Amerikan başkanlık rejimidir. Gelin onu da Amerikan tarihinden izleyelim. Başkan halk tarafından seçilir ve yürütmenin başıdır. İlk aşamasında dünyaya “yağma sistemi” diye adlandırılan “başkan adamlarıyla gelir adamlarıyla gider” esasıyla anılmaktadır ve yönetim biliminde anlatılarak başarısızlığı teslim edilmektedir. Onun için başarısızlık Amerika’da yağma sisteminin terk edilmesini sağlamıştır. Ondan sonra çek ve balans sistemiyle desteklenen başkanın bakan veya yargıç atamasının senato denetiminden sonra yapılması ile ıslah edilmiştir. Sanıldığı gibi artık Amerika’da bakan atamada başkanın eli serbest değildir. Başkan isterse siyasileri isterse siyaset dışından kimseleri atayabilir ama senato onayı almak şartıyla. Yani parlamento onayı şarttır. Bunu Denktaş’ın bakan atamadaki bazen yasal olmasa bile uygulatmasındaki duruma benzetebiliriz ama senatonun yani parlamentonun onayı bizde manasız kalmıştır. Çünkü güvenoyu uygulamamız parlamento onayı sayılmaz. Amerika’da bir şey istenirse gerçekten etkili olur. Bizde ise parlamento yasal gerektir ama fiilen ortada yoktur. Partiler mebusa hiç yetki tanımaz. Mebuslar da itirazsız buna boyun eğerler. İçtüzük yasasını öyle yapıp da yetki almazlar. Örneğin Sayıştay bağımsız bir demetim organı olarak meclis adına yürütmeyi denetlemekle görevlidir ve Sayıştay başkanını meclis seçer ama başkanın seçiminde mebuslar sadece seyircidir. Adayların basmakalıp niteliklerinin hiçbir denetimi için mebusun önüne raporlar sunulmaz. Madem yasadaki tanıma göre okullardan diploması vardır, şu kadar süre iş başında süre tüketmiştir tüm adaylar da tamamdır!

Amerika’da ise senatoya FBI ve CIA’dan rapor sunulur ve mesela on yıl önce evinde kaçak bir göçmen çalıştırdı diye başkanın gözdesi bakan adayını senato reddeder. Oylamada başkanın partisinin mebusları bile ret oyu kullanmaktan çekinmezler. Çalışan demokrasilerde partilerin mebuslarının blok oy kullanmaları şaşırtır, bizdeki gibi blok oy kullanmamak şaşırtmaz. Mebus partinin emir eri değildir.

Buna rağmen Amerika’da başkanın partizanlık yapmadığını sanmak insanın tabiatını inkâr etmektir. Nikson’un filmlere konu olan Watergate skandalı başkanın atadığı bakanların ve diğer memurların başkanı savunmak ve yeniden seçilmesini sağlamak için neler yaptığını dünyaya anlatmıştır. Başkanlık rejimi diyenler film de mi seyretmezler? Basından haber saklamak için neler yaptıkları birçok filme ve kitaba konu olmuştur, kitap damı okumazlar?

Teknokrat hükümet deyimi Türk edebiyatına askeri darbelerle gelip oturdu. Bundan pişman odlularını itiraf ettiler. Gazete de mi okumazlar?

Konu rejim konusu değil sistemiktir. Sistemi kendi, kendini temizleyecek şeklide kurma sorunudur. Öyle bir sistem kurulmalıdır ki kendi kendini ayıklasın. Siyasi suç işlerse cezalandırılmasının önüne geçecek hiçbir engel olmamalıdır. Cemal başkan yasaları çiğnedi ona dokunacak bir görevli kurum yoksa, ona siyasiler engel olabiliyorsa rejim isterse başkanlık isterse parlamenter olsun fark etmez.

Bu işin tamamı burada yazılamaz, yerim bitti bile. Ama sorayım belediyede başkanlık rejimi var değil mi?