Görüşmek üzre

81
Adresi ‘hiçbir yer’ olan dost için yazılmış bir yazıdır bu…
O yüzden kendinden bulduklarını üstüne almakta tereddüt et, çünkü direk sen yoksundur bu yazıda…

Bu yazı aslında bir nevi de özür olacak bu köşeyi ziyaret edecek bundan sonraki kimliği meçhul okur için, çünkü bir yıllığına bu köşeye koyacak sözcüklerim ‘mecburi’ izne çıkıyor…

Haki rengine bulaşacak yaşamlarımızdan insana dair şeylerin yazılması yasak sayılacak…

Emirlere uyabilme dayatılacak, uyumlaştırma süreci yani bir tür yaşanacak olan…

Bir yıllığına buraya koyacak resmi ‘şeylerim’ ol(a)mayacak, o yüzden bu köşede yeni yazı arayacak adresi ‘hiçbir yer’ olan dost kusurumuza bakmasın, yaşamlar arasında kaldık, alternatifsizlikler arasından çıkamadık ve bir yıllığına her yanın haki rengine bulaşmasına gönülsüz de olsak boyun eğmek zorunda kaldık. Sen belki de bu yazıyı okurken, ben üstüme yakışmayacak o kıyafetler içinde, o kıyafete ait ol(a)madan yaşamlar kurma sürecini yaşıyor olacağım.. ama emin olduğum bir şey varsa, o da onların istediği gibi, ‘iyi’ ol(a)mayacağım…

Yeni yaşamlar kurmanın arifesindeyiz…

Karaya oturalı 3 ay kadar oluyor, bir türlü açık denize çıkamadık, limanda fırtınaya yakalanıp bir kez daha mendirekleri kırma sürecini yaşarız, hem gidememek, hem dönememek halleri yani…

{buraya ara giriş yapmak gerek, Cemal Süreya’yı okumak lazım; “Ve sen bir gün çıkar gelirsin diye Çok şeyin adı küçük yazıldı; Silinmez anlar vardır, Karşı konmaz özlemler, Ben şimdi ne istediğimi de bilmeden artık Bağırıp duruyorum ya, şurada Sen yaz sonunu ilan eden güzel keten, Güneşten yırtılmış caz, sen” …}

Geçen gün birbirimize bittiğini ‘anlatamazken’ süzülmüştü sözcükler, “aslında düşmeyi öğrenmiştik”… düşmeyi öğrenmiştik çünkü kaç kez düşüp ayağa kalkmakta zorluk çekmiştik, acı çekecek zamanımız dahil yoktu, üzülmek zafiyetti, o yüzden düşebilmeyi öğrendik, düşünce yaralarımızı saklamayı…

Bilim kurgu filmlerindeki gibi yaralarımız bir anda yüzeyde kapanırken, içerden kanamasını örterek görmemezlikten gelmeyi öğrendik, bir de karşılaşmalar olmasa… O zaman kendi içindekine söz dinletememezlik koyar insana, o yüzden ondan en uzak noktalara kaçabilmeyi öğrendik… Acılarımızı da, hüzünlerimizi de nasıl alt edeceğimizi öğrendik…

Oysa çocukken ne güzeldi her şey, düşünce yüz üstü düşülür ve doyasıya ağlanırdı ve bu bir nevi haktı!.. Yani, şimdi büyüklerin dünyasına girdik, düşebilmeyi, düşünce de ortalığa bir şey olmadı mesajı verebilmeyi marifet saymayı öğrendik ama her kaybettiğimiz çocuk yanımız bizi biraz daha yaşamdan koparmakta, biraz daha büyük yapmakta… Ama ben büyümeyi istemediydim ki…

Büyümek aslında yerleşik olabilme sürecinin ikiz adıdır da… Mülk(ler) ve sorumluluk(lar) aldıkça, yerleşikleşiriz, kendimize her ne kadar yerleşmedik desek de, büyüklerin dünyasının insanı olmaya başlarız… İnsanın bir evi olmasından güzel ne olabilir diye başlayan cümlelere inat, o aslında senin toprağa geçirdiğin bir kökündür, bir araban da varsa ve bunu yenilemiş yada yenileme düşüncesindeysen, köklerin derinlere doğru gitmektedir… İşinde terfilere evet demeye başladıysan, daha fazla sorumluluk alabilme sinyalini veriyorsan, yada bulunduğun işi genişletme eğilim varsa, köklerin toprağın derinliklerini kapsamıştır… Başının üstündeki bulutlara bakarak özgür olduğunu, başka bir şehri kendin yapmaya gidebileceğini düşlersin, da tüm bunlar düş olarak kalır… O an geldiğinde, gitmek kararı alınma sürecine girildiğinde kasılıp kalırsın, kıpırdayamadığını, öyle her şeyi bırakıp gidemeyeceğini anlarsın, içinde bir şeyler kırılır, örtersin ve başının üstündeki bulutlara bakarsınız, kendince gerekçeler bulursun, istersem giderim dersin, kendini ikna edersin ama o şehirde yaşlanmaya devam edersin, şehir seni tutsak almıştır, kolay değildir başka şehirleri kendin yapmak, bunu görmezlikten gelsen de yaşamının orta yerinde durur ve seni sen olmayan, senden olmayan büyükler dünyasına taşır…

{burada Kavafis’i okumak gerek “ Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecek. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın; … Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma – Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok”}

(…)

Gider ayak içinden nehirler akan şehirlerde geçiriyorum günlerimi, ülkeleri bir nehrin ayırdığı ve bir köprünün birleştirdiği şehirlerülkeler…

Bir kara parçasından çıkıyorum, ortasından geçiyorum ülkemin, ortası savaş alanı, aranıyoruz, yoklanıyoruz, kayıt oluyoruz…

İçinden nehirlerin aktığı şehirleri olan ülke(lere)ye doğru yola çıkıyorum, yüzlerce yıl birbiri ile savaşmış ülkelerin şehrine iniyorum, sorgusuz sualsiz bir köprüden geçip diğer ülkeye gidiyorum. Sonra kalacağım yer diğer ülkede kaldığı için bir kez daha o ‘büyülü’ köprüden geçip diğer ülkeye… bir günde ne çok coğrafyalar geçiyorum, ne çok yaşamlar görüyorum, bir bizimkisi, hem iki tarafındaki bizimkisi en yapmacığı en anlamsızı, ama bir kez kendimizi dünyanın merkezi saymaya görelim, kapılarına koca koca memurlar koyup kontroller yaptırıyoruz, kayıtların biri bitiyor diğeri başlıyor, bu tarafta ise ne soran var, ne arayan, Ren nehri üzerindeki bir köprüden geçip bir ülkeden diğerine gidip geliyorum, ne yaşamlar var, ne sınırlar var yaşamlarımızda. Ama sorunun büyüğü yaşamlarımızda olan değil, beyinlerimizde olan sınırlarda…

Bir kaç gün sonra bir yıllığına yeni yaşamlara geçecek olmanın ağrılığı henüz çökmemiş, mekanik bir şekilde hazırlanıyor eşyalar, sanki de askere gönderilecek olan başka biri, sanki de başka birinin eşyaları toparlanıyor…

Köprüleri olan kasabada herkes birbirine gülümseyerek bakıyor, Almanlar soğuktur diyenlere inat, insanlar birbirleri ile konuşmakta ve gülümsemekte yarışıyor; demek ki büyük şehirler çocukluğu öldürüyor bir de kendine koruma dürtüsü…

Tam bu süreçte dostlarımı görüyorum, sıkışmış yaşamlarında…

Militarizm ne ki, karşı oldum de, olasın…

Otorite kendine içselleştiriyor, kanıksatıyor…

Anti-militaristlerin en güzel sözcüklerinden olan savaşın insan kaynağını kurutalım sözcükleri hoş cümleler olarak alınıyor sayfalara ve üstüne yazılar yazılıyor ama günlük yaşamlarda kanıksanıyor askere katılışlar…

Vicdani ret hakkının yasallaşmasını talep eden Türkiye’deki dost yürekler, Türkiye’de bunca askeri baskı olmasına rağmen 300 yüz bin asker kaçağını hatırlatıyor, gitmeyi kanıksayanlara… 300 bin direnen ama sessiz sedasız direnen, örgütsüzce direnen ama her şeye rağmen savaşın insan kaynağı olmayı red eden 300 bin kişiden bahsediyor bildiriler…

Benim yaşamımda ise tam bir cümbüş yaşanmakta; belli oluyor ki anti militarizm derken pek biri bir şey anlamamış, kimseye pek bir şey ifade etmemiş… Bir dost üstüne basa basa askere gittiğimizin ertesi günün 21 Aralık olduğunu hatırlatıyor, diğeri gün boyu koşturtulup bağıracağımızdan bahsediyor, sanki de benim öğrenmek istediğim yada bilmediğim ve mutlak öğrenmem gereken konularmış gibi…

Bir dosttum ise üstüne basarak hatırlatıyor ilk askere gidecek olanın ben olmadığımı, en çok bu beni yaralıyor çünkü onun kalemine yakışmıyor ama bir kez sözcükler akmıştır yaşamın içine, yaralıyor, tamiri zor şekilde…

Anti militarizm nedir ey adresi meçhul dost, neçin yaşamlarımızı sloganlara sıkıştırıp dururuz, neçin illaki birine bir şeyi ispatlamak için koca koca sözcükler dökülür ağzımızda…

Niçin Che’nin yalnız militarist resimleri yansır tablolara, da neçin onun sosyalizm ve insana ait düşüncelerini kimse hatırlamaz…

Che, ‘yeni insanı kurmak gerek’ demişti, onun sözcükleri, 21. yüzyılın insanını yaşamaya başlamamız gerektiğini anlatırdı, gene de en çok satılan ve okunan militarist Che’dir yaşamlarımızda, neden? Neden anti militaristler de onun asker üniformalı fotoğraflarını en çok severler?…

Bir TV programında Che ile ilgili ‘yolda olma halini seviyor’ denmişti, evet yerleşik olmak insanı büyükler dünyasına sokar demiştik, yerleşik olmaya çalışmak da…

Yerleşme süreci bir kez başladı mı terkler başlar, önce çok değerli olmayanlar ve zaman içinde değerli olanlar terk edilir eğer yerleşik yaşama uymazsa…

Yerleşik olma aslında bir virüstür, bir kez bulaştı mı seni istemediğin yerlere de taşır, beni taşıdığı gibi…

Yerleşik olma, bırakıp her şeyi bir sabah gidememektir, yada gittiğin yerde kalamamaktır, yaşam bulduğun şehir çeker seni, yerleşik olduğun yere dönmek istersin, yerleşik olma eğilimi gösterdiğin yer senin elini kolunu bağlar da bazen istemediğin şeyler yaptırır sana…

İçinde nehirlerin aktığı kasabada havanın soğuk olması bile engellemez sokaklarda saatlerce dolaşmayı çünkü yaşam seni çeker, eğer umutsuzluk, yorgunluk halleri varsa bir yerde, durağanlık da vardır, bizim coğrafyanın da aslında sorunu bu olsa gerek..

(…)

Anne bak Kral Çıplak’ta Melih Pekdemir solu, umudu ve vicdanı ile tanımlar, bizim solunsa hem vicdanı hem de umudu ağır hasar görmüş durumda…

Bizim solun kanına bir miktar da şovenizm salgılayıncalar, ortalığa korku filmlerini aratmayacak görüntüler çıkıyor… Her sözcükleri dehşetler yaratıyor, ağır yaralar açıyor toplumsal beleklerimizde ve umutlarımızda ama umursayan kim, bir kez kanıksayınca ‘koltuk’ta kalmayı, oluyor böylesi şeyler…

Post Express’de Ermeni soykırımı tartışılıyor, her şeye rağmen Türkiye’de yaşamayı seçen Hrant’a soruyorlar nasıl barışırız diye, onun cevabı ise daha derin, “barış isteyen mi var, önce yüzleşmeyi öğrenmezi gerek”…

Önce geçmişimizle yüzleşmeyi öğrenmek gerek, sonra diğerini tanımak… yani diğerini ‘öteki’ yapmamak…

Türkiye tarih alsın mı, almasın mıyı tartışıyor herkes bizim coğrafyada, kıstırılmış, içselleştirilmiş diğerinden ayrı olan kısmında, ama diğeri yine ‘öteki’leştirilmekte, öteki olduğu oranda şovenizm yükselmekte, ayrım derinleşmekte…

(…)

Tüm bu kaosun ortasında ben, ortasından nehirler geçen kasabada yaşama ve kendime bakmaya çalışıyorum, gördüklerim beni üzüyor ama elden ne gelir ki, yaşamımız da böyle bir şey…

Karaya oturalı üç aydan fazla oluyor, birileri beni zorlayarak açık denize çekmeye çalışıyor, anlamsızca direniyorum, bir fırtına daha kaldırmaz bu güverte, o yüzden ipleri de koparamıyorum; mendireklerden kırılmaya yakın sesleri geliyor; hem limanda olup, hem de direnmek niye?… bilinmeyen onlarca sorunun yanıtı yaşamlarımızda hep salına geldi, bu da onlardan biri, hem gidememek, hem kalamamak halleri…

Belki de kendime bazı şeyleri anlatamamış olmanın sorunu var… belki başka bir şey… büyükler gibi yapıyorum, kaçıyorum, üstünü örtüyorum, görmemezlikten geliyorum, her şeye rağmen bir yerlerden görünmeyen bir şey tutuyor, gidemiyorum… gene de kalamıyorum…

(…)

Haki rengi bir yıllık bir yaşamım olacak…

İyisinden olamayacağım, bunun için üzgün olacağımı da söyleyemem. O elbiseler de, benden bir parça olmayacak, üstümde eğreti duran, her an çıkmak isteyecek bir halde olacak ama yerleşik olabilmenin bir kısmını yaşadığımdan her şeyi de bırakıp gidememek hallerinden, bu köşeden, bir yıllığına, cümlelerin ortasına noktalı virgül koyup devam edemeyeceğim.

Şimdi, görüşmek üzre deyip bu defalık bir nokta koyma zamadır, alışık olunduğu şekliyle, ‘seneye yine görüşmek üzre’ deme zamanıdır yani…

Ama adresi ‘hiçbir yer’ olan dost, noktayı tırnak içinde kullandım, isteyen orda olduğunu varsaysın, istemeyen saymasın diye; sen nasıl istersen öyle oku, belki noktalı virgüller, bir gün başka bir yerden konur cümlelerin ortasına, belki buradan devam ederiz… gene de sen parantezi istediğin gibi say…

Uzak bir yere gitme üzere çıkarken, kapı ardından son kez seslenir gibi “görüşürüz”

(.)….

* bu yazı 13-16 Aralık tarihlerinde Strasbourg-Oberkirch arasındaiçinde yazıldı, 19 Aralık tarihinde, Lefkoşa’da düzeltmelereklemelerçıkarmalar yapıldı