Toplumsal Cinsiyet ve Toplumsal Vizyon: Kıbrıs’ta İçselleştirilmiş Sömürünün Feminist Eleştirisi – Umut Özkaleli

Must read

Toplumsal cinsiyet kavramı, biyolojik olarak dünyaya geldiğimiz cinsiyetin üzerine oturtulan davranış kalıpları ve cinsiyetlere ‘uyan’ ya da ‘yakışan’ şekillerde toplum içerisinde var olmayı öğrendiğimizi vurgular. Bir başka değişle kız çocukların, oğlan çocuklara göre matematik zekâsının daha az gelişmiş olduğuna inananlarla, erkeklerin duygusal bağ ve empati kurma becerilerinin kadınlara göre daha düşük olduğuna inananlar her ne kadar da bunu kadın ve erkek arasında kendiliğinden ortaya çıkan biyolojik faktörlere bağlasa da aslında bunları toplumsal kurgular aracılığı ile öğreniyoruz.

Geçenlerde The Guardian gazetesinde yayınlanan bir makale, feministlerin uzun zamandır üzerine gittikleri bu ‘inşa edilmiş’ cinsiyet kavramının artık bilim insanları tarafından da ortaya konulduğunu, farkların genetik ayrılıklardan değil, toplumsal öğretilerden ve uygulamalardan ileri geldiğini ortaya koyuyordu. Kız ve oğlan çocukların entelektüel düzeyde farklılıklarını genetik yolla değil, evde, okulda ve toplumda aldıkları farklı yaklaşımlar ve gördükleri farklı muamelelerle geliştirdiklerini vurgulayan bu makalenin içeriği üzerinde bizim toplumumuz da derinlemesine düşünmelidir.

Kuzey Kıbrıs’ta toplumsal cinsiyetin kıskaçlarına düşmüş bireyler yetiştirmenin birbirine zincirlenmiş sonuçları arasında kendi kimliğini ve geleceğini formüle edebilmek vizyonundan uzak bir toplum yaratmak ve etkiye-tepkiden öteye politika üretemeyen bir siyasi kültür oluşturmak sayılabilir. Toplumsal cinsiyetten başlayan bir analizin nasıl kimlik, politika ve geleceğe dönük vizyon sahibi olmakla ilintilendirildiğini tartışmakta fayda var.

Ataerkil sistem içerisinde yaşamak, sanıldığı gibi sadece kadının, erkeğin hâkimiyeti ve gücü altına konumlandırması ile sınırlı değildir. Özgür irade ile yaşam tercihlerinde bulunmak zorluğu yalnız kadınlar için değil, aynı zamanda daha güçsüz ve toplumsal hiyerarşide “aşağıda” duran tüm erkekler için de geçerlidir. İlkokul öğretmenlerinin çoğunun kadın, buna karşılık aynı okulların müdürlerinin erkek olması, henüz bu toplumda hemşirelerin hep kadınlardan oluşması, hekim kadınların varlığına karşılık baş hekimlerin, rektörlerin, politikacıların ezici çoğunlukla erkeklerden seçilmesi toplumsal cinsiyetle sınırlandırılmış dünyalarımızda yapabileceklerimizi ve yapamayacaklarımızı suni olarak bize empoze eden sistemden ortaya çıkmaktadır.

Oğlan çocuk babasına küçük yaştan isyan edip futbol yerine bale sevdiğini, ava gitmek yerine odasında şiir yazmak istediğini kolaylıkla ifadelendiremez. Aynı oğlan çocuk, delikanlı çağlarına geldiğinde karşısındaki ‘baba’ sembolünü çevresindeki tüm erkeklerde bulur ve kendi kimliğini sert bir masküliniteyle ifade etmeye başlar. Yumrukla kavgalaşmak, kendini küfürle ifade etmek, kadınları, alınıp satılabilecek bir mal olarak algılamayı sorunsallaştırmadan yetişkin hayata ilk adımı atmak, hiyerarşide “üstte” olan o ‘baba’ sembolüne ulaşmanın boşuna bir çabasından ibarettir. Bir yandan da kaba kuvvete dayanan bu güç hiyerarşisi, adalet hiyerarşisinin önüne geçer ve saygı ile itaat kaba kuvvetin bir türevi haline gelir.

Aynı çizgiden hareketle kız çocuklar, yetenekleri, zekâları ve olanakları hazır olsa da uzun ve profesyonel özveri isteyen genetik mühendisliği gibi alanlara gitmeyi reddedip, evlenmek yoluna girebilirler. Çünkü küçük yaşlardan itibaren kız çocuklarına verilen değerler, ‘koca bulmak’, ‘evde kalmamak’ ve her kadının yaşamayı isteyeceği(!) ‘anne olmak duygusunu tatmak’ gibi dar alanlara sıkışmıştır. Zaten sürekli bundan daha fazlasını isteyecekleri bir hayat çizgisinin ‘tuhaf’ bir istek olduğu kendilerine telkin edilmektedir.

Var olan sitemleri, yani statükoları, oluşturmanın en birinci unsurlarından biri toplumsal cinsiyeti kalıplara sığdırmak ve kabul edilir ve edilemez ‘tercihleri’ öğretmektir. Statükoyu toplumsal cinsiyet bağlamında sorgusuzca kabul eden bireylerin olduğu bir toplum, politik hiyerarşide kendine hâkimiyet kuran zihniyetlere baş kaldıramaz. Benimsenen roller içinde kendisinin hâkimiyet kurulan olduğunu, hâkimiyet kuranın doğruyu bildiğini düşünmeye ve normalize etmeye başlar. Ya da hakimiyet kuranın yanlış yaptığını düşünse bile buna karşı durabilmesinin asla mümkün olamayacağını düşünür. Böylece kaderine boyun eğmek zorunda olduğu, mücadeleyi kaybettiğini baştan kabul eder.

Kendi gerçek tercihlerini hayatının hiçbir alanında ortaya koyamayan bir grup insan, politik yaşamında da gördüğü etkilere tepki göstermekten öteye gidemez. Kendi özgün kimliğini üretemeyen insanlardan oluşan bir politik kültürle boğuşur, durur. Toplumsal reddedilmeden korktuğu için ‘gerçek erkek’ olmak adına küfürbaz olur. Tiksindiği içkiyi sevmeğe kendini zorlayarak topluma ayak uydurur. Çocuk büyütmek yerine genetik mühendisi, futbolcu yerine balet olmak, çocuk büyütüp ‘ev erkeği’ olmak isterken kendi kişiliğini toplum içinde ezdiren, toplum edilgen bir karakter haline gelir. İşte, boyun eğiş, sömürge düşüncesini içselleştirerek sorgusuz itaat ile “sosyalleştirilen” bir toplumun, kendi geleceğine dair vizyon sahibi olması da imkânsızlaşır.

Kuzey Kıbrıs’ta eksik olan, toplumsal vizyona sahip olmamamızdır. Kendini ifade ve formüle edemeyen gruplar ne adalet, ne hak, ne de özgür iradeden söz edebilir. Özgün kimlik ve ona bağlantılı olarak toplumsal vizyona sahip olma yetersizliğinin temellerine inmek için hangi noktada duran bir toplumsal kurgu içinde olduğumuzu irdelemek durumundayız. Bunu da her kesimden katılımla dayanışma ile gerçekleştirmek durumundayız.

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article