iktibasZafer YörükLozan harabelerinde 100 yıl - Zafer Yörük
diğer yazılar:

Lozan harabelerinde 100 yıl – Zafer Yörük

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıyeniyasamgazetesi5.com

Lozan’ın yüzüncü yılı sonunda geldi çattı. Gizli maddelerin hükmü kalmıyor: Bütün madenlerin, petrolün üzerine beton atılmış kapakları açılacak, memleket refaha kavuşacak. Bu tevatür, daha çok 2000’li yıllarda ulusalcı çevreler tarafından pompalanmıştı. Balon bu Pazartesi itibarıyla patlıyor.

İkinci tevatür, gizli maddeler gereğince anlaşmanın yüz yıl için geçerli olduğu ve dolayısıyla Ege adaları üzerindeki Yunan hakimiyetinin hükmü kalmayacağı, Misak-ı Milli’nin her santimetresinin de Türkiye topraklarına ekleneceği yolunda. Bir de Halifeliğin kaldırılması şartı da bu gizli maddeler kapsamında olduğundan Saray’ın Hilafet ilanının da eli kulağında olmalı. Bu tevatürlerin toplamının kaynağı, Lozan heyeti içinde yer alan Rıza Nur’un yasaklanmış anılarıdır. Buna göre İsmet paşa, Lozan görüşmeleri sırasında bir Fransız hanımla yakınlaşmış aynı esnada da yanına Haim Nahum adlı bir Yahudi ‘atanmış’ ve anlaşmayı aslında o kişi yapmıştır. Peki bu Türk hatta Müslüman dahi olmayan şahısların etkisi altında imzalanan anlaşmada ne kaybedilmiştir? Böyle bir soruya cevaben öncelikle, Musul ve 12 adalar anılır; ardından da Hilafetin kaldırılması ve batılılaşma taahhüdü telaffuz edilir.

Lozan’ın gizli maddeleri söylentisinin yasaklanmamış literatüre girişi, 14 Ekim 1949 tarihinde Büyük Doğu dergisinde Dedektif X Bir imzasıyla yayımlanan bir yazıyla olmuş. Yıldıray Oğur, dedektifin aslında Necip Fazıl olduğunu belirtiyor (Serbestiyet, 4/1/2023). ‘Yahudilik genelkurmayı’ mensubu olan Nahum efendi, İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon’a yeni Türk devletinin tanınması karşılığında ‘İslamiyet temsilciliğini sona erdirmeyi’ taahhüt etmiş. Bu da gizli anlaşma maddelerine yazılmış. Ama bu taahhüdün son kullanma tarihinin 2023 olarak yazılıp yazılmadığı konusunda bir ima söz konusu değil. Ne de olsa gizli madde, o nedenle bilinmesi mümkün olmayacak.

Bu tevatürler yanında ve aslında bunlardan destek de alarak, ‘Lozan bir zafer mi yoksa hezimet mi?’ başlığı altında bir tartışma epeydir yürümekte. Gerek Dedektif X Bir namlı Necip Fazıl’ın gerekse de soruyu bu terimlerle açıkça formüle eden Kadir Mısırlıoğlu’nun takipçisi olduğu bilinen Erdoğan ve İslamcı arkadaşları, tartışmanın bu kısmında taraf olarak beliriyor. Ama karşılarında yirmi yıl öncesinin ateşli Kemalistlerinden eser kalmadığından İslamcı cenah kendi seslerinin yankısıyla coştukça coşacaklar. Seçmenlerine bu vahim hezimeti zafere dönüştürmek için yeni planlar sunacaklar. Belki yeni hedef 2071 olacak; az kaldı, sabredin diyecekler; işte o vakit Misak-ı Milli, Kudüs, Türk dünyası, hatta üçüncü Viyana kuşatması: Hepsi mümkün. Ne de olsa Türk yüzyılı yeni başladı ve tıp ilmindeki atılımlar, Henry Kissinger misali uzun ömürleri her lidere nasip edebilir.

Saray merkezli AKP propaganda dilinin geneli, Lozan çerçevesinde görülen bu tutarsız tevatürler misali kalitesizlik örnekleriyle dolu. 1980’li yıllar içinde atılım yaparak oldukça rafine bir düzeye ulaşmış bulunan reklamcılık ve halkla ilişkiler sektöründen siyasal iletişime katkıların bu düşük seviyelerde kalması oldukça düşündürücü. Yüz yılın başarısızlıklar hanesine, hedef kitle olarak tüketici ve seçmen sıfatları arasında varsayılan bu kalite uçurumu özellikle yazılmalı. Yani aynı kişiler, satın aldıkları mal ve hizmetlerde kaliteyi gözetirken siyasi tercihlerini belirleme anında pek titiz davranmıyor olmalılar. Tüketici bilinci tavan yaparken yurttaşlık bilinci yerlerde sürünüyor.

Diaspora Kürt örgütleri, Lozan’ın yüzüncü yılını protestolarla karşılıyor. Kürtleri de temsil ettiğini defalarca vurgulamış olan Türk delegasyonunun Lozan’da Misak-ı Milli dahilindeki Musul’dan vazgeçmesi, Kürdistan topraklarını dört parçaya bölünmüş hale getiriyordu. Oysa, bir kısım Kürt eşrafın Milli Mücadele başlangıcında İttihatçı/Kemalist önderlikle kurduğu ittifak, yalnızca ‘müdafaa-i hukuk’, yani soykırımla yok edilmiş gayrımüslim halklara ait mülklerin tapu transferini garantilemekten ibaret değildi. Aynı zamanda Kürt topraklarının kuzey ve güney olarak bölünmeden yeni devlet sınırları içinde varlığını sürdüreceği de öngörülüyordu. Gerek Kemalist önderlik gerekse Kürt vekiller tarafından yer yer açıkça ifade edilen bu zımni anlaşma, Türkçü bir diktatörlük altında Kürt varlığının inkârı gibi bir ihtimali hiç içermiyordu. Ama pratikte bunlar yaşandı. Aslında Lozan’da değil Sevr öncesi Paris Konferansı sırasında ifade bulan bir yanlış tercihin sonuçlarıydı. O dönemde İstanbul hükümetine Diyarbakır’dan çekilen telgraflar bu tarihsel hatanın belgeleridir. Bugün Kürt siyasal hareketinin bileşenleri için, Kemalistlerin ya da İngilizlerin Lozan ve akabindeki ‘ihaneti’ kadar Lozan öncesi özellikle mütareke yıllarında beliren siyasal tavırlar üzerine de bir tartışma yürütme zorunluluğu ortaya çıkmış olsa gerekir.

Lozan’ın yüzüncü yılında zafer mi hezimet mi, ya da ahde vefa mı ihanet mi tartışmaları ötesinde Lozan’ın uygulanması kadar uygulanmaması üzerinde durmak da önemlidir. Örneğin yüz sene boyunca anlaşmanın ‘anadil özgürlüğü’ hakkındaki 39. Madde’sine uymanın istisna ihlalin ise kural oluşu karşısında hiçbir uluslararası müeyyide görülmemiş olması kimin başarısızlığıdır?

Lozan başlığı altında hangi insani trajedilerin söz konusu olduğunu merak edenler için naçizane bir tavsiye: Nevzat Onaran’ın “TBMM’den Lozan’a ‘haremde kadınlar ile Kürdistan’ cevabı” başlıklı yazısını mutlaka okuyunuz (Gazete Duvar, 25 Aralık 2022). Hepimizin bir miktar vicdan muhasebesine ziyadesiyle ihtiyacı var çünkü…

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
250AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin