15 Temmuz Darbesi ve Türkiye’nin Kıbrıs Savaşı – Niyazi Kızılyürek

0
879

niyazi_kizilyurek“Aleksandros Hastaneye Kaldırıldı”

15 Temmuz 1974 sabahı saat tam 8.17’de Kıbrıs’ta Yunan Alayında görevli Albay Georkitsis’in Yunan Genelkurmay Başkanlığına gönderdiği bir mesajda yer alan üç kelime Kıbrıs tarihinin akışını değiştirecekti: “Aleksandros Hastaneye Kaldırıldı”. ‘Kıbrıs’ta Darbe Başlamıştır’ anlamına gelen bu şifreli mesajı Yunan Cuntası içinde on kişiden az kimse biliyordu. Önceden kararlaştırıldığı gibi şifreli iletişim Aleksandros’un ‘hastalığının seyri’ üzerinden devam edecekti. Darbe istendiği gibi giderse, “Aleksandros iyi gidiyor” mesajı geçilecekti. Kötü giderse, “Aleksandros’un sağlık durumu ağırlaşıyor” mesajı iletilecekti. (Μihalis Ν. Mihali, Το ek Promeletimeno, Lefkoşa, 2012, s.23)

“Aleksandros” beklenenden daha hızlı “iyileşti” ve darbe geride 98 ölü bırakarak iki saat içinde amacına (kısmen) ulaştı. Kısmen ulaştı, çünkü Yunan Genelkurmay Başkanı Bonanos’un emri “Makarios’u ya öldürün ya da yakalayın” şeklindeydi. Darbe günü Kıbrıs Radyo Yayın Koorperasyonu “Makarios’un Öldüğü” yönünde anons yapsa da, darbeden kurtulmayı başaran Makarios Baf’a ulaştı ve yerel bir radyodan Kıbrıs Rum halkına seslendi: “Duyduğun Ses, tanıdığın bir sestir. Benim, Makarios… Ölmedim, Yaşıyorum…” Arkasından da helikopterle İngiliz üslerine, oradan da bir kargo uçağı ile Malta’ya gitti. Bir gece Malta’da konakladıktan sonra, Londra’ya vardı.

Darbe esnasında hiç bir Kıbrıslı Türk öldürülmedi. Öldürülenler Kıbrıslı Rum ve birkaç Yunanlı asker idi. Somut olarak söylersek,  Makarios yanlısı 41 direnişçi, darbe esnasında askerlik görevini yapan 36 genç Kıbrıslı Rum, 5 Yunanlı asker ve 16 sivil Kıbrıslı Rum öldürülmüştü. (Marios Adamitis, İ Tragiki Anametrisi ke i Prodosia tis Kiprou, 2011, Lefkoşa, s.73) Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’yi müdahale etme yönünde tahrik etmemek için büyük bir itina gösteriliyor, Kıbrıslı Türklere zarar verilmemesi için Atina’dan kesin direktif geliyordu. Nitekim Türkiye’nin Lefkoşa büyükelçiliği 16 Temmuz günü İngiliz elçiliğine Kıbrıslı Türklere karşı herhangi bir saldırının olmadığını teyit etmişti. (Jan Asmussen, Cyprus at War, I.B. Tauris, London, 2008, s.32)

Darbe, Yunan Cuntasının emriyle Milli Muhafız ordusunun tanklarını Başpiskopos Makarios’un sarayına sürmesiyle başladı. EOKA B örgütünün de aktif olarak yer aldığı Makarios’u devirme operasyonu büyük bir direnişle karşılaşmadı. Sadece Baf bölgesinde ve Baf’tan gelen direnişçilerin Limasol bölgesinde ortaya koydukları ciddi sayılabilecek bir direnişten söz edebiliriz. Gerçekten de Limasol bölgesindeki çatışmalarda 40’a yakın Makarios yanlısı öldürüldü. (Jan Asmussen, y.a.g.e, s.32)

Darbeciler kısa sürede yönetime el koydular. Makarios’un yerini almak üzere cumhurbaşkanlığı teklif edilen isimler bu teklifi reddedince, Tourkofagos (Türk-Yiyen) olarak ün yapan Nikos Samson “Cumhurbaşkanı” ilan edildi. Arkasından da solcularla Makariosçu’ların tutuklanmasına geçildi.

15 Temmuz darbesi göstere göstere gelen bir darbeydi. Özellikle Yunan Cuntası içinde iktidar el değiştirip (Kasım 1973) Makarios ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan Yorgos Papadopoullos’un yerine katı anti-komünist ve azılı Makarios düşmanı Albay Dimitris İoannidis iktidarı ele geçirince, darbe artık an meselesiydi. Nitekim İoannidis iktidara el koyar koymaz Makarios’u devirmek için adada 1972 yılından beri siyasi şiddet uygulayan EOKA B örgütü ile işbirliği anlaşması imzalamıştı. Bundan böyle Atina’nın teşviki ile EOKA B eylemlerine hız verecek, sabotajlarını artıracak ve cinayetler işleyecekti.

Darbe için nihai karar Atina’da yapılan toplantılarda alındı. 1974 yılının Şubat ve Mart aylarında İoannidis başkanlığında bir araya gelen Cunta liderleri darbe konusunu etraflıca ele aldılar ve Nisan ayında nihai kararlarını verdiler. Haziran ayında Cunta EOKA B örgütüne ‘rastgele saldırı yapması ve korkmaması’ için talimat verir. (Marios Adamidis, y.a.g.e. s.106) İlginçtir, darbe kararını alan Yunanlı komutanlarının hepsi de ayrı ayrı zamanlarda Kıbrıs’ta görev yapmışlardı. Cumhurbaşkanı Faedon Gizikis 1962-63 arasında Yunan Alayında komutan yardımcısı idi. Genelkurmay başkanı Grigorios Bonanos 1966-68 arasında Grivas’ın komutasında Milli Muhafız ordusunda Kurmay Başkanlığı görevinde bulunmuştu. Dmitris İonnidis de Kıbrıs’ta görev yapmıştı. Hatta 1960’lı yılların başında Makarios’a adayı Türklerden temizleyecek bir plan önermişti.

Yunan Cuntası darbe kararı alırken en çok üzerinde durulan konulardan biri Türkiye’nin adaya müdahale edip etmeyeceği konusu idi. İoannidis CIA’nın kendisine ‘Türklerin müdahale etmeyeceği konusunda güvence verdiğini” söyleyerek çalışma arkadaşlarını ikna etmişti. (Pavlos Tzermias, İsoria Tis Kipriakis Dimokratias, İkinci Cilt, Atina, 2001, s.723)

Aşağıda da göreceğimiz gibi, ABD’nin Atina büyükelçiliğinde görev yapan bazı CIA yetkililerinin İoannidis’i darbe yönünde teşvik etmiş olabilecekleri ve Türkiye’nin müdahale etmeyeceği yönünde güvence vermiş olabileceklerine dair bazı ipuçları yok değil. Fakat Türkiye’nin böyle bir durumda adaya müdahale edeceğine neredeyse herkes kesin gözüyle bakıyordu. Nitekim Yunanistan’ın Ankara Büyükelçisi Dimitris Kosmatopoulos, Ankara’da bir Türk Generalin kendisine “eğer Kıbrıs’taki anayasal düzeni silah zoruyla bozmaya kalkarlarsa, onları denize dökeceğiz” dediğini çoktan Atina’ya bildirmişti.

Kıbrıs aslında 1973 yılının sonundan itibaren süratle darbeye koşuyordu. İktidarı ele geçiren Dimitris İoannidis ile Makarios arasındaki ilişkiler her gün biraz daha kötüleşiyordu. İlk gerginlik Yunanistan’da eğitilen Milli Muhafız askerleri konusunda yaşanmıştı. Makarios, eğitime gidecek olan 160 kişiden 57’sinin hükümet karşıtı olduğunu ileri sürerek bu kişilerin eğitime gitmelerine itiraz ediyordu. (Marios Adamidis, y.a.g.e, s.104) İoannidis, Makarios’un itirazını kabul etmeyince, 3 Mayıs 1974 tarihinde Yunan dışişleri bakanına bir mektup gönderen Makarios, Kıbrıs’ta hükümet aleyhtarı faaliyetlerde bulunan Yunanlı subayların adlarını tek tek belirterek geri çekilmelerini talep etmişti. İoannidis Makarios’un bu talebini de reddetmişti. Glafkos Klirides, My Desposition, Üçüncü Cilt, Lefkoşa, 1988, s.310) Bunun üzerine, Başpiskopos Makarios Milli Muhafız ordusunda görev yapan Yunanlı subayların atanma mevzuatını değiştirerek atamaların kendi hükümeti tarafından denetlendikten sonra yapılmasını gündeme getirdi. Ayrıca, askerlik süresini iki yıldan on dört aya indirdiğini açıkladı. Bununla da yetinmedi. Makarios’un hükümet sözcüsü 24 Haziran 1974 yaptığı bir açıklamayla İoannidis’in EOKA B’yi desteklediğini somut delillerle ortaya koydu ve kamuoyu ile paylaştı. 1 Temmuz tarihinde Bakanlar Kurulunun aldığı bir kararla da Milli Muhafız ordusunda görev yapan Kıbrıslı Rumların askerlik süresi 24 aydan 14 aya indirildi. Bu kararla mevcut gerginlik daha da tırmandı. Başpiskopos Makarios radikal bir hamle daha yaparak 2 Temmuz tarihinde Yunanistan Cumhurbaşkanı Gizikis’e Kıbrıs’ta görev yapan Yunanlı subayların çekilmesini talep ettiği ünlü mektubunu kaleme aldı. Makarios bu ve diğer kararlarıyla Yunan Cuntasının Kıbrıs’taki gücünü kırmak kadar, Yunanistan’ın adada etkisi kalan son kurum olan orduyu da ‘kıbrıslırumlaştırmayı’ hedefliyordu. İoannidis özellikle bu son talepten oldukça rahatsız olmuştu. Sadece prestij kaybedeceğinden ve ayakta kalması güçleşeceğinden değil. Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı hazırladığı askeri stratejinin esaslı biçimde etkileneceğini de düşünüyordu. Kuzey Yunanistan, Ege ve Kıbrıs olmak üzere, üç ayrı cephede Türkiye ile savaş planı yapan Cunta, Kıbrıs’ta bulundurduğu kuvvetlerle Türkiye’nin gücünü dağıtarak diğer iki cephede daha kolay başa çıkmayı hesaplıyordu. Makarios ortaya koyduğu bu taleplerle Yunanistan’ın savunma stratejisini epeyce zora sokmuştu. Nitekim İoannidis’in yakın çalışma arkadaşlarından Albay Aristidis Palenis, 2007 yılında yazdığı bir makalede Makarios’un askerlik süresini kısaltıp Yunan subaylarının Kıbrıs’tan çekilmesini talep etmesiyle Cuntayı Türkiye karşısında zor durumda bıraktığını iddia etmişti. (Marios Adamidis, y.a.g.e., s.105) Amerika’nın o dönemde Atina büyükelçisi olarak görev yapan Henry Tasca da benzer bir değerlendirmede bulunmuştu. Cuntanın Kıbrıs’ta Yunanistan’ın askeri varlığını Ege ve Evros’ta Türkiye’ye karşı rahatlamak için önemsediğini belirten Tasca, Makarios’un taleplerinin olayları tetiklediğine işaret etmişti. (İlksoy Aslım, American Foreign Policy (1960-1974), Yayınlanmamış Doktora Tezi, Oulu University Press, Oulu, 2010, s.333)

Genellikle darbeyi tetikleyen unsurların başında Makarios’un 2 Temmuz tarihli mektubu olduğu sanılır. Oysa mektup Gizikis’e 3 Temmuz’da ulaşmıştı. Cunta ise 15 Temmuz günü harekete geçme yönündeki kararını 2 Temmuz’da almıştı. Yani, Makarios’un Gizikis’e gönderdiği mektubu yazdığı gün…

 

Makarios Darbenin Gelişini Neden Göremedi?

1974 yılının başında itibaren yaşanan her şey darbeye işaret ediyordu ama Başpiskopos Makarios kendisine darbe yapılacağına inanmak istemiyordu. Makarios Yunan subaylarının darbe yapması halinde Türkiye’nin adaya çıkarma yapacağına kesin gözüyle bakıyordu ve hiç bir Yunanlının buna tevessül etmeyeceğini düşünüyordu. Yani, Türkiye’nin müdahalesine kesin gözüyle bakılması bir bakıma Makarios’u darbeden kurtaracak bir ‘dış tehdit’ olarak algılanıyordu ve ‘tehdit’ karşısında ‘ulusun birlik ve beraberlik içinde’ olacağına inanılıyordu. Nitekim Makarios’a yakınlığıyla bilinen Apogevmatini gazetesi 5 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntasına seslenerek olası bir darbe girişiminin Türkiye’ye adaya çıkması için ‘altın bir fırsat’ sunacağını yazıyordu. (Marios Adamitis, İ Tragiki Anametrisi ke i prodosia tis Kiprou, 2011, Lefkoşa, s.195) Makarios ölümünden kısa bir süre önce 24 Temmuz 1977 tarihinde To Vima gazetesinde verdiği mülakatta da darbenin çıkarmaya yol açacağından emin olduğunu söylüyordu: ‘darbeyi nelerin izleyeceğini düşünüyordum ve başıma böyle bir kötülüğün geleceğini asla tahmin etmiyordum. Türkiye’nin darbeyi bahane sayarak adayı işgal edeceğinden hiç bir şüphem yoktu.’ (Marios Adamitis, y.a.g.e, s.195) Darbeden sonra herkes Makarios’a aynı soruyu soruyordu: “Neden darbeye karşı önlem almadınız?” O da hep aynı yanıtı veriyordu: ‘hiç bir Helen’in böyle bir şeye kalkışabileceğini düşünmüyordum.’ Ve ekliyordu: “bu kadar az insanın bu kadar büyük felakete yol açtığı dünyada nadir görülmüştür.”

Başpiskopos Makarios’un Kıbrıs’ta görev yapan Yunan askerlerinin adadan çekilmesini talep ettiği 2 Temmuz 1974 tarihli mektubu Yunanistan Cumhurbaşkanı Gizikis’e ulaştığında, Cuntanın darbe hazırlıkları son aşamasına girmişti. Makarios’tan başka herkes darbe olacağını bekliyordu. Nitekim Gizikis’e gönderdiği mektubun bir nüshası Paris’te sürgünde bulunan Konstantinos Karamanlis’e gönderildiğinde, Karamanlis’in ağzından şu sözcükler dökülmüştü: “şimdi ona darbe yapacakları kesindir. Tedbir aldı mı?” Fakat kendisini darbe yapılmayacağına inandıran Makarios yeteri kadar önlem almamıştı. Aslında darbe ihtimaline karşı hepten tedbirsiz sayılmazdı. ‘Aspis’ adlı bir plan çerçevesinde önlemler alıyordu. Hatta Makarios’u korumak üzere kurulan özel polis kuvvetlerinin ateş gücünü artırmak için 4 Temmuz günü Çekoslovakya’dan bine yakın otomatik silah getirtilerek başpiskoposluk binasına depolanmıştı. Fakat 15 Temmuz günü ne Makarios ne de çalışma arkadaşları darbe beklemiyordu. Oysa Yunanistan’ın dışişleri eski bakanlarından Averof ordu içindeki bağlantıları sayesinde İoannidis’in 15 Temmuz’da darbe yapacağını öğrenmişti ve bunu Kıbrıs’ın Atina Büyükelçisi Nikos Kranidiotis’e bildirmişti. Kranidiotis de elbette bu bilgiyi Makarios’a aktarmıştı. Ayrıca, Makarios’un durumun ciddiyetini anlaması için ona elden de bir mesaj göndermeyi denemişti. O sıralar Atina’da bulunan ve Makarios’a yakınlığıyla bilinen Manglis adlı işadamından ziyaretini yarıda keserek Makarios’a durumu şahsen bildirmesini istemişti. Derhal Kıbrıs’a dönen Manglis Makarios’tan randevu talep etmişti. Ne var ki, Makarios, Manglis’i kabul etmekte acele etmiyordu. Ona Pazartesi sabahına randevu vermişti. Yani, darbenin yapılacağı saatlere…

Dış Bakışta Darbe

15 Temmuz darbesi göstere göstere gelen bir darbe olmasına karşın sadece Makarios değil, CIA ve İngiliz istihbaratı da darbenin tam gününü öngöremediler. Yazdıkları raporlarda 15 Temmuz gününde darbe olmasını beklemediklerini belirtiyorlardı. Örneğin Büyük Britanya’nın Yakın Doğu Kuvvetler Komutanı (Kıbrıs) John Aiken, darbenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu ama Ekim ayından önce yapılacağını tahmin etmiyordu. (Jan Asmussen, a.g.e, s.26) İngiliz Ortak İstihbarat Grubu’nun On beş günde bir yayınlanan İstihbarat Özetlerinde de 19 Haziran-2 Temmuz arasında darbe ihtimaline yer verilmiyordu.

CIA de benzer raporlar hazırlıyordu. Örneğin 12 Temmuz tarihli bir raporda CIA’nin İoannidis ile temas halinde olduğu ve Yunan hükümetinin Makarios’u devirmeye yönelik bir girişim içinde olmadığına dair güvence alındığı yazılıyordu. (Kostas Venizelos, Mihalis İgnatiou, Ta Mistika Arhia tou Kissinger, Birinci Cilt, Livani Yayınları, Atina, 2002, s.63) 14 Temmuz gün, yani darbeden bir gün önce de İoannidis’in Makarios’a karşı müdahalede bulunmaktan vaz geçtiği ileri sürülüyordu. Hatta darbenin gerçekleştiği gün olan 15 Temmuz’da bile CIA darbe ihtimali görmüyordu. Darbeden sonra ABD dışişleri bakanlığını hazırladığı bir raporda İoannidis’in Amerikan hükümetini bilinçli olarak aldattığından söz ediliyordu. (Jan Asmussan, a.g.e. s.29) Gerçekten de Cunta Lideri Dimitris İoannidis darbeden bir gün önce bir araya geldiği ABD Atina büyükelçisi Tasca’’ya hiç bir şey çaktırmamıştı. Kıbrıs’ta uzun vadeli olarak iki ihtimal gördüğünü söyleyen İoannnidis, bu ihtimalleri şöyle sıralıyordu: a) Ada sola kayarak Akdeniz’in Küba’sı olacak; b) Kıbrıslı Rumlar enosisi başaracak…  İoannidis, ‘asla gerçekleşmeyecek tek ihtimal adanın Türkiye ile birleşmesidir’ diyordu. (Jan Asmussen, a.g.e, s.28)

CIA darbe konusunda Amerika’nın yanıltıldığını iddia etse de, durum bu kadar basit değil. Özellikle ABD’nin Atina büyükelçiliğinde bir takım ‘tuhaf’ işlerin döndüğü anlaşılıyor. Bu yüzden ABD’nin darbe ile ilgili tutumuna daha yakından bakmakta fayda var.

ABD’nin Kıbrıs Masası Şefi Thomas D. Boyatt -Kıbrıs büyükelçiliğinde çalışmış, Yunanca bilen bir diplomattı- Kıbrıs’ta karışıklık yaşanacağını önceden tahmin ediyordu ve Şubat 1974’ten itibaren dışişleri bakanlığını düzenli olarak uyarıyordu. Boyatt Kissinger’in Cunta Şefi İoannidis’e sert bir uyarı göndermesini ve Makarios’a karşı darbe girişiminde bulunmamasını kesin bir dille ifade etmesini istiyordu. Ne var ki, tavsiyeleri pek ciddiye alınmıyordu. Kissinger Yunan Cuntası ile ilişkilerin bozulmasından çekiniyordu ve Boyatt’ın önerilerini duymazlıktan geliyordu. Fakat Boyatt Cunta ile EOKA B’nin Makarios’a karşı darbe hazırlığı içinde olduğundan emindi ve böyle bir gelişmenin Türk-Yunan savaşına yol açacağını düşünüyordu. Ayrıca, Sovyetler Birliği’nin Kıbrıs Sorununa müdahil olmasına fırsat yaratacağından korkuyordu. Bir şeyler yapılması için ısrarla dışişleri bakanlığını uyarıyordu. En son 17 Mayıs günü dışişleri bakanlığına geçtiği mesajda Milli Muhafız ordusu ile EOKA B’nin Makarios’u devirmeleri durumunda Türkiye ile Yunanistan’ın karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olacağını yazmıştı. Sonunda Kissinger gönülsüz de olsa İoannidis’in uyarılması için Atina Büyükelçisi Henry Tasca’ya talimat göndermeyi kabul etti. Fakat Atina büyükelçisi Tasca, ABD hükümetinin Yunan  Cuntası nezdinde sert bir girişimde bulunmasına itiraz ediyor, bunun ABD-Cunta ilişkilerini bozacağını ileri sürüyordu. Konuyu ülkeyi yöneten askerler yerine hükümet yetkilileri ile konuşuyor, gerçek gücü elinde bulunduran İoannidis’in uyarılmasına ise karşı çıkıyordu. Aslında Tasca da İonnidis ile Makarios arasında gerilim çıkacağını biliyordu. 24 Haziran günü Washington’a geçtiği bir mesajda Makarios ile İonnidis’in uzun süre birlikte var olacaklarını düşünmek çok zordur’ diyordu. Fakat yine de Atina’nın sert şekilde uyarılmasını istemiyordu. (Jan Asmussen, a.g.e, s.28-27)  1 Temmuz tarihinde Tasca özel kanallar kullanılarak İoannidis’e doğrudan ve sert bir uyarı gitmesine yeniden itiraz etti. Yunan hükümetinin ABD’nin silah zoruyla Makarios’un uzaklaştırılmasına karşı olduğunu zaten bildiğini, İaonnidis’e ayrıca sert bir mesaj gitmesinin doğru olmayacağını ileri sürüyordu. Tasca, aynı İngiliz İstihbaratı gibi, Makarios ile İonnidis arasında Milli Muhafız ordusunun subaylarının değiştirileceği Eylül ayında gerilim yaşanmasını bekliyordu. Fakat Boyatt’ın ısrarlı çabaları sonunda sonuç verdi ve büyükelçi Tasca’ya dışişleri bakanı Kissinger’den bir talimat gitti. Tasca önce karşı çıktıysa da biraz yumuşatılmış bir üslupla ikinci kez aynı talimatı alınca Kissinger’in mesajını İoannidis’e iletmekten kaçınamazdı. Kissinger’in 5 Temmuz tarihli mesajında İoannidis’ten Kıbrıs’ta görev yapan Yunanlı subaylara EOKA B ile işbirliği içinde Makarios’u devirmeleri ve Enosisi desteklemeleri yönünde verilen emirlere derhal son verilmesi isteniyordu. (Kostas Venizelos, Mihalis İgnatiou, a.g.e, s. 62) Fakat ilginçtir, Tasca bu mesajı İoannidis’e şahsen iletmek yerine tatile çıkmayı tercih etti ve Atina’dan ayrılıp oğlunun İsviçre’deki mezuniyet törenine katıldı. Mesajı iletmek büyükelçilikteki diğer görevlilere düştü. Onlar da İoannidis ile görüşmek için hiç bir çaba sarf etmediler. Sonunda, mesajı İoannidis ile iyi ilişkiler içinde olan Yunanistan Başpiskoposu Serafim aracılığıyla Yunanlı diktatöre ulaştırmaya karar verdiler. Kısacası, Henry Kissinger imzalı mesaj, ABD’ hükümetinin mührü olmadan, resmi yollar kullanılmadan ve sertlik dozu yumuşatılarak İoannids’e ulaştırıldı. (Kostas Venizelos, Mihalis İgnatiou, y.a.g.e, s. 62) Hatta mesajın verilip verilmediği bugüne kadar belirsizliğini koruyor. Nitekim Büyükelçi Tasca yıllar sonra verdiği bir mülakatta ABD’nin Atina büyükelçiliğinin aldığı emirleri gönülsüzce yerine getirdiğini, hatta mesajın gerektiği açıklıkta İoannidis’e ulaştırılıp ulaştırılmadığından emin olmadığını söyleyecekti. (Kostas Venizelos, Mihalis İgnatiou, y.a.g.e, s.63)

ABD’nin Atina büyükelçiliğinde darbe konusunda ‘tuhaf’ olayların yaşandığını doğrulayan başka kanıtlar da var. Örneğin dışişleri bakanı Henry Kissinger ile ABD Savunma Bakanı James Schlesinger arasında 24 Temmuz tarihinde yapılan bir telefon konuşması… Her ne kadar bu telefon konuşmasının tamamı yayınlanmamışsa da, yayınladığı bölümlerden anlaşıldığı kadarıyla Schlesinger’in Kissinger’e Makarios’un devrilmesi konusunda Atina elçiliğinde bir takım zaafların tespit edildiğini söylüyordu ve Yunanlıların Amerika’nın desteğinin kendilerinden yana olduğunu düşünmüş olabileceklerini belirtiyordu. (Jan Asmussen, a.g.e, s.30) Yukarıda da belirtildiği gibi, Atina büyükelçisi Tasca, Kissinger’in mesajını İoannidis’e şahsen vermek yârine İsviçre’ye gitmeyi tercih etmişti. Ayrıca, Atina’da görev yapan bazı CIA ajanlarının darbe konusunda İoannidis’i teşvik ettiklerine dair iddialar var. Özellikle Yunan asıllı Amerikalı bir CIA ajanının bu konuda önemli rol oynadığı ileri sürülüyor. Kıbrıslı Rum siyaset adamlarından Glafkos Kliridis de Atina’da görev yapan bazı alt düzey CIA ajanlarının İoannidis’i Makarios’a karşı darbe yapmak için teşvik ettiklerini ve Türkiye’nin adaya müdahale etmesini engelleyeceklerine dair söz verdiklerini ileri sürüyor. Cunta mensuplarının Yunanistan’da demokrasiye dönüldükten sonra Yunan Parlamentosunun kurduğu Kıbrıs Dosyası Komitesine verdikleri ifadelerden yola çıkan Kliridis -Yunanistan parlamentosunun hazırladığı Kıbrıs Dosyası resmen açılmış değildir- Cunta üyelerinin alt düzey CIA ajanlarıyla temas halinde olduklarının anlaşıldığını ve bu ajanlarının cuntacılara ‘Makarios’u devirin, biz Türkiye’nin müdahale etmesini engelleriz’ dediklerini aktarıyor. (Kostas Venizelos, Mihalis İgnatiou, a.g.e, s.71)

Olaya bu bilgiler ışığında baktığımız zaman, Türkiye’nin adaya asker çıkarmasıyla Cunta liderlerinin kendilerini ‘aldatılmış’ hissettiklerini söyleyebiliriz. Nitekim ABD dışişleri bakan-yardımcısı Joseph Sisco  İoannidis’e Türkiye’nin adaya müdahale edeceğini söyleyerek ondan Türkiye’nin şartlarını kabul etmesini istediğinde İoannidis Sisco’ya şöyle haykıracaktı: ‘bizi aldattınız, savaş ilan edeceğim’.(Makarios Drousiotis, Kipros 1974-1977, İ izvoli ke Megales Dinames, Lefkoşa, 2014, s.97)

 

Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere, Kissinger Kıbrıs Masası Şefi Boyatt’ın darbeyi engellemek üç aylık ısrarlı çabaları sonucunda ‘gönülsüzce’ bir talimat vermişse de, büyükelçi Tasca’nın da itiraf ettiği gibi, ABD’nin Atina büyükelçiliği emirleri ‘gönülsüzce’ yerine getiriyordu. Açıkçası, darbenin engellenmesi için ABD tarafından ciddi bir girişimde bulunulmadı. Kuşkusuz, bu, ABD’nin darbeyi bizzat örgütlediği anlamına gelmiyor. Nitekim böyle bir iddiayı doğrulayacak bilgi ve kanıt elimizde yok. Ayrıca, ABD o dönemde genel olarak Makarios’tan pek şikâyetçi değildi. Hatta iki taraf bir süreden beri iyi ilişkiler içindeydi. Örneğin ABD 1970 yılında Makarios’a helikopterinde yapılan suikastı kınamıştı. 1972 yılında ise Makarios’a karşı planlanan darbeyi ABD engellemişti. Bunun bir nedeni, Sovyetler Birliği’nden düş kırıklığı yaşayan Makarios’un ABD ile yakınlaşma yollarını aramasıydı. 1970 yılında ABD Başkanı Nixon ile bir araya gelen Makarios iki taraf arasında buzların erimesi için epeyce çaba göstermişti. Makarios Nixon’a Kıbrıs’ın coğrafi ve özel nedenlerle Bağlantısızlar Hareketine katıldığını ama Kıbrıs’ın tarih, kültür ve ideolojik olarak ‘Batı’ya ait olduğunu’ anlatarak, ‘biz diğer bağlantısızlar gibi Doğu yanlısı değiliz’ diyordu. (İlksoy Aslım, American Foreign Policy on Cyprus (1960-1974), Yayınlanmamış Doktora Tezi, Oulun Yliopisto, Oulu University Press, Oulu, 2010,  s.271)

Makarios Nixon ile görüşmesinde Amerika’nın Kıbrıs’ta komünizm konusunda endişesini giderici açıklamalarda da bulunmuştu. Hiç bir komünisti yüksek mevkie atamadığı ile övünüyordu ve komünistlerin kendisini desteklediğini, çünkü başka çarelerinin olmadığını, kendisinin de bu desteği kabul ederek onları kontrol altında tuttuğunu ileri sürüyordu. Kıbrıs’ın Küba olamayacağını da iddia eden Makarios, bu iddiasını Kıbrıslı Rumların son derece dindar olmalarına bağlıyordu. (İlksoy Aslım, y.a.g.e, s.271)

ABD’nin Lefkoşa büyükelçiliğinden Washington’a gönderilen mesajlarda da iki ülke arasında ilişkilerin ‘mükemmel’ olduğu ve ABD dışişleri bakanlığının Makarios’u Akdeniz’in Kastro’su’ olarak görmediği belirtiliyordu. (İlksoy Aslım, y.a.g.e, s.269) Makarios, Kıbrıs Sorununun çözümünde belki bir engel olarak görülüyordu ama statüko Amerika’yı pek rahatsız etmiyordu. (İlksoy Aslım, y.a.g.e, s.269) 1973 yılında Makarios-ABD ilişkileri her zamankinden daha ileri bir aşamaya girmişti. Makarios Sovyetler Birliği’nin tepkilerine rağmen Ağrotur üssüne Amerikan U2 casus uçaklarının konuşlandırılmasına onay vermişti. Ayrıca, Kıbrıs’ta Foreign Broadcast Information Service (FBIS) (Yabancı Yayın Bilgi Servisi) kurması için Amerika’ya izin vermişti. ABD, kira karşılığı sağladığı bu servisle bölgenin bütün radyolarının yayınlarını dinleyebiliyordu.

Görülebileceği gibi, ABD 1970’li yılların başında Makarios’tan şikayetçi değildi. Kuşkusuz, Kıbrıs Sorununu katı tutumu yüzünden çözümsüz bırakması Batı’da herkes gibi ABD’yi de rahatsız ediyordu. Çünkü Kıbrıs Sorunu çözülmeden Türk-Yunan ilişkileri tam olarak düzelemezdi. Fakat iki toplum arasında müzakereler iyi kötü devam ediyordu ve Türkiye ile Yunanistan da sorunun çözümü için istişare halindeydi. Gelgelelim, şurası da bir gerçekti ki, Henry Kissinger Makarios’tan hiç hoşlanmıyordu. Ondan ‘Kızıl Papaz’ veya ‘Kötü-Papaz’ gibi tanımlamalarla söz ediyordu. Çok açıktır ki, Yunan Cuntasının düzenlediği 15 Temmuz darbesini doğrudan teşvik etmediyse bile, bunu Makarios’tan kurtulmak için iyi bir fırsat olarak görüyordu. Nitekim Kissinger darbeden sonra Büyük Britanya’nın Makarios’un yeniden cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması ve 1960 düzenine geri dönülmesi yönünde yaptığı bütün önerilere karşı çıkacaktı ve Kıbrıs Sorununun bambaşka bir mecraya girmesine neden olacaktı…

Kissinger’in Cambazlıkları: ‘Ya Kliridis ya da Çifte-Enosis’ 

Darbeden sağ olarak kaçmayı başaran Başpiskopos Makarios Londra’ya gittikten sonra İngiliz hükümeti ile kurduğu temaslarda darbe rejiminin tanınmamasını, eski statüye geri dönülmesini ve Yunanlı subayların adadan ayrılmasını talep ediyordu. Büyük Britanya ve Avrupa Ekonomik Topluluğu da benzer görüşleri savunuyordu ve Makarios’un geri dönmesini destekliyorlardı. Hatta Türkiye’nin ilk tepkileri de benzer yöndeydi. Ne var ki, ABD aynı fikirde değildi. Kissinger Başkan Nixon’a şöyle diyecekti: ‘Kıbrıs’ta sorun, Avrupalıların Makarios’un geri getirilmesi için ortak görüş almaları ve bizim Yunanlılara baskı uygulamamızı istemeleridir. Benim kaygım, Makarios’un şimdi komünistlere ve Doğu Blokuna yaslanmasıdır.’ (Jan Asmussen, a.g.e. s.56-57) Kissinger, hiç bir şekilde Yunan Cuntasına baskı yapmak istemiyor, Cuntanın iktidardan düşmesine kesinlikle karşı çıkıyordu. ABD’nin bu yaklaşımı NATO Genel Sekreteri Joseph Lüns’ü bile rahatsız etmişti. Amerikalıların Yunanistan’da demokratik bir rejimin kurulmasına neden karşı çıktıklarını anlamıyorum diyen Lüns, pek çok NATO üyesinin Yunan Cuntasının devrilmesinden memnun olacağını söylüyordu ve Türkiye’nin Yunanistan’dan daha önemli bir müttefik olduğunu ileri sürüyordu. (Jan Asmussen, a.g.e. s.88) Fakat Kissinger ısrarla Yunan Cuntasının yanında duruyordu. Darbeden sonra tek yaptığı Dimitris İoannidis’e bir mesaj göndererek ABD’nin Kıbrıs’ı egemen ve bağımsız bir devlet olarak gördüğünü, siyasal ve anayasal yapısının değiştirilmesine karşı olduğunu bildirmekti. Yani, Kissinger Türk-Yunan savaşına yol açacağından korktuğu için İoannidis’in Enosisi ilan etmesine karşı olduğunu vurguluyordu ve bununla yetiniyordu.

‘Diplomasi cambazı’ Kissinger abartılı bir anti-komünizm ve saplantılı bir Sovyet korkusuyla ne Makarios’un geri dönmesini istiyordu, ne de Yunan Cuntasına Kıbrıs’tan askerlerini çekmek için baskı yapılmasını… Kissinger, Türkiye’nin anayasal düzene geri dönülmesinden söz etmesini duymak bile istemiyordu, çünkü bunu Makarios’un geri dönmesi olarak algılıyordu ve Türkleri kendi çıkarlarını bilmemekle suçluyordu. Hatta bir adım daha ileri giderek, dışişleri bakan yardımcısı Joseph Sisco’ya Ecevit’e ‘hayatın gerçeklerini’ anlatma görevi vermişti: ‘Görünen o ki, Türkler Makarios’u Türk uydusu yapmak istiyorlar. Yunan uydusu olmayan bir Makarios, Türk uydusu hiç olmaz. Hayatın gerçeklerini Ecevit’e anlatırsan iyi olur.’ (Jan Asmussen, a.g.e. s.57) Aslında Türkiye’nin sadece Makarios’un geri dönmesiyle yetinmeye niyeti yoktu. Nitekim 17 Temmuz günü ABD Ankara büyükelçisi Macomber ile bir araya gelen Bülent Ecevit Türkiye’nin ya İngiltere ile birlikte ya da tek başına müdahale etmeye hazır olduğunu, müdahalenin ancak bir kaç gün ertelenebileceğini açıkça dile getirdikten sonra, müdahalenin amacını şöyle tanımlamıştı: ‘anayasal hükümetin yeniden kurulması -ki bu ancak Makarios’un geri gelmesi veya anayasaya uygun olarak başka birinin seçilmesi ile mümkündür-, Milli Muhafız ordusunda görev yapan Yunanlı subayların adadan ayrılması ve Kıbrıs Türk toplumuna denize açılan güvenlikli bir koridor sağlanması.’ (Jan Asmussen, a.g.e. s.53) Özellikle bu son nokta Türkiye’nin sadece bozulan anayasal düzeni geri getirmek için müdahale etmeyi düşünmediğini açıkça ortaya koyuyordu. Türkiye, Kıbrıslı Türklerin, en azından bir kısmının, adanın kuzeyinde denize açılan bir bölgede toplanmalarını istiyordu.

Henry Kissinger Cuntanın iktidardan düşmesini engelleyecek, Türk-Yunan savaşının önünü kesecek ve Sovyetler Birliği’nin soruna müdahil olmasına fırsat vermeyecek formüller ararken aslında Türk müdahalesini kaçınılmaz kılıyordu. Makarios’u kesinlikle istemiyordu, Türkiye’nin de Sampson rejimine katlanamayacağını biliyordu. Bu verilerden hareketle demokratik meşruiyet sorununu göz ardı ederek ortaya Glafkos Kliridis kartını atmayı karar verdi. Kliridis cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturursa, solcularla Sovyetler Birliği’nin durumdan yararlanmalarının önü kesilebilir ve iki toplum arasında görüşmelere devam edilebilir diye düşünüyordu. Oysa Kıbrıs dosyasına vakıf olan İngiltere başbakanı James Callaghan bunun mümkün olamayacağını Kissinger’e açık ifadelerle anlatmıştı: ‘Kliridis bu yükü kaldıramaz.’ (Jan Asmussen, a.g.e, s.56) ABD Dışişleri bakanlığının Kıbrıs Masası da Kissinger ile ayni fikirde değildi. Fakat Kissinger, her şeye ve herkese rağmen, bu son derece yüzeysel yaklaşımını ABD’nin resmi politikası olarak kayda geçirmeyi başardı ve 17 Temmuz günü toplanan WSAG (Washington Özel Eylem Grubu) durum değerlendirmesi yaptıktan sonra Kissinger’in önerisini onayladı. WSAG’ın değerlendirmeleri şöyleydi: ‘Türkiye büyük bir ihtimalle Sampson hükümetini de-facto Enosis olarak görüyor ve bir alternatif olarak kabul edilemez buluyor. Makarios’un geri dönüşü bizim ve ilgili tarafların çıkarlarıyla örtüşmüyor. Türklerin Makarios’un dönüşünde özel bir çıkarı yoktur. Böyle bir gelişme, Yunan rejiminin çabalarına karşı bir tepki olacak ve Atina’da iç karışıklığa sürükleyen zorluklar kadar, ABD için de zorluklar yaratacaktır. Yunan etkisinden arınmış ve içeride solculara dışarıda da Doğu Blokuna dayanan bir Makarios rejimi bizim çıkarlarımıza hizmet etmez. Mantıklı alternatif, Türk-Yunan uzlaşmasına temel oluşturacak Kliridis çözümüdür.’ (Jan Asmussen, a.g.e, s.53)

Aslında Kissinger ilk etapta açıkça söylemese de, ‘Kliridis-Çözümünün’ başarısız olması halinde diğer alternatifin Türk müdahalesinin sonucu olarak ‘Çifte-Enosis’ olabileceğini hesaplıyordu. Nitekim Kıbrıs krizini yönetmekle görevlendirilen dışişleri bakan yardımcısı Joseph Sisco İngiliz hükümeti ve Bülent Ecevit ile temaslarda bulunmak üzere Londra’ya uçarken kendisine ‘Türkleri müdahaleyi askıya almak için ikna etmek’ görevi verildi ve iki alternatiften söz edildi: ya Kliridis-Çözümü ya da Türk müdahalesi sonucunda Çifte-Enosis veya iki toplumun görüşmeler yoluyla bulacağı bir çözüm… (Jan Asmussen, a.g.e, s.56)

Türkiye’nin Yaklaşımı

Türkiye başından beri 15 Temmuz darbesinin Kıbrıslı Rumların iç meselesi olmadığını, bunun Yunan Cuntası tarafından yapılan bir dış müdahale olduğunu biliyordu. Nitekim, Türk Alayı’nın başında bulunan Albay Katırcıoğlu, darbeden hemen sonra İngiliz büyükelçiliğinin savunma danışmanına Yunan alayının darbede önemli rol oynadığını kanıtlayan fotoğraflar göstermişti. Başbakan Bülent Ecevit açıkça Yunan müdahalesinden söz ediyor ve Garanti anlaşmasının çiğnendiğini vurguluyordu. 15 Temmuz günü Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada ‘Bu, bir Yunan müdahalesidir’ diyordu ve ekliyordu: ‘Ada’daki anayasal düzen yıkılmış, gayrı meşru bir askeri yönetim kurulmuştur. Türkiye bunu antlaşmaların ve garantilerin ihlali saymaktadır.’ Ecevit aynı gece yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra da benzer açıklamalar yaptı: ‘Kıbrıs’ın bağımsızlığı için hazırlanmış olan Garanti Antlaşmasının 4.üncü maddesinin işletilmesi ve Sampson düzeninin değiştirilmesi için, adada bir Türk askeri mevcudiyetinin bulundurulması gerekmektedir. Hazırlıklar başlamalıdır.’

Görülebileceği gibi, Türkiye darbenin ilk günü olan 15 Temmuz’da müdahaleye karar vermişti. Başbakan, adada Türk askeri mevcudiyetinin bir gereklilik olduğunu söylüyordu. Askerler müdahale etmek için beş günlük bir hazırlığa ihtiyaç duyuyordu. Bu da Ecevit’e Garantörlük anlaşmasının 4.üncü maddesini işletip, diğer Garantör ülkelerle istişare etmek için olanak sağlıyordu. Yunanistan darbeyi bizzat örgütlediğinden Yunanistan ile temas kurulması düşünülemezdi. Dikkatler diğer garantör ülke olan Büyük Britanya’ya çevrildi ve Bülent Ecevit kalabalık bir heyetle 17 Temmuz’da Londra’ya gitti.

Londra Temasları

Bülent Ecevit Londra’ya gittiğinde, Türkiye halihazırda müdahale kararı almıştı. Ecevit, İngiliz hükümetine iki öneri sundu: a) birlikte müdahale etmek, b) bu olmuyorsa, Türkiye’nin İngiliz üslerini kullanarak adaya tek başına müdahale etmesi… Ecevit, ortak müdahaleden sonra Türkiye’nin ‘minimum’ beklentilerini de sıraladı. Gelecekte Kıbrıs’ın statüsü ne olursa olsun – ister bağımsızlık isterse herhangi başka bir düzenleme – Türkiye’ye yakın bir yerinde, yani adanın kuzeyinde, Kıbrıslı Türklerin denize açılan yerleri olması talep ediliyordu. Ecevit, ‘ortak müdahalenin iki toplum arasında işbirliği için iyi bir fırsat olacağını’ belirtti. Tuhaftır ama Türkiye’nin ‘Makarios’un gitmesine neredeyse ağladığını ama adada bir ulus oluşturma fırsatının doğduğunu ve bunun heba edilmemesi gerektiğini ileri’ sürdü. Ecevit, ulus oluşturmadan gerçek bir bağımsızlıktan söz edilemeyeceğini’ de söyledi. Görüleceği gibi, Türkiye bir yandan ayrılıkçı bir anlayışla Kıbrıslı Türklerin ayrı bir bölgede toplanmasını savunuyor, diğer yandan da iki toplumun bir ‘ulus’  olarak kaynaşmasından söz ediyordu.

İngiliz hükümeti Ecevit’in iki önerisini de geri çevirdi ve Yunanistan ile görüşmelerin yapılmasını önerdi. Türk tarafı Yunanistan ile görüşmeyi anlamsız buluyordu.

Bülent Ecevit Londra’da ABD dışişleri bakan yardımcısı Joseph Sisco ile de bir araya geldi ve iki toplantı gerçekleştirdi. Özellikle ikinci toplantıda Ecevit’in tavrı oldukça sertleşmişti. İki geçici otonom idarenin kurulmasını ve bu idarelerle üç garantör ülkenin yapacağı bir anlaşmayla yeni bir yasal statünün oluşturulmasını savunuyordu. Kıbrıs Türk toplumunun bütün deniz ve hava limanlarında söz sahibi olmasını veya bu limanların iki toplum tarafından birlikte yönetilmesini talep ediyordu. Ayrıca, Kıbrıslı Türklerin denize açılan yerleri olmasında ısrar ediyordu. Sisco, Ecevit’in bu sert tutumunu şahinler tarafından baskı altına alınmasına bağlıyordu. (Jan Asmussen, a.g.e. s.70)

Türk tarafının müdahalesini askıyı almayı başaramayacağını anlayan Sisco Atina’da cunta yetkilileri ile görüşmeler yaptıktan sonra 20 Temmuz’da Ankara’ya uğramayı önerince, o gün çıkarma yapılacağını bilen Ecevit Sisco’ya 19 Temmuz’da gelmesini söyledi. Sisco, Atina görüşmelerinde Türkiye’yi müdahale etmekten vaz geçirecek tavizler koparamadı. Cunta yetkilileri sadece Londra’ya gidip Kıbrıs görüşmelerine katılmayı ve Kıbrıs’ta da Barış Gücünün deniz ve hava limanlarını daha sıkı bir şekilde kontrol etmesini kabul ediyordu. Daha sonra buna Milli Muhafız ordusunda görev yapan ve darbeye karışan subayların değiştirilmesi de eklendi. Bu öneriler halihazırda adaya çıkarma yapmaya karar veren Türkiye’yi tatmin etmekten çok uzaktı. Nitekim Atina’dan Ankara’ya geçen Sisco Bülent Ecevit ve Turan Güneş ile 20 Temmuz sabahı saat 02.00 ile 04.30 arasında yaptığı görüşmelerden hiç bir sonuç alamadı. Kissinger’in talimatları doğrultusunda Sisco görüşmelerde çok dikkatli bir dil kullanıyordu ve ABD’nin Türkiye’ye tehdit ve baskı uyguladığı anlamına gelecek sözlerden kaçınıyordu. Sisco, Kliridis’in çözüm olabileceğini söylüyor ve ABD ile Türkiye’nin birlikte Enosis’i engelleyebileceklerini iddia ediyordu. Müdahalenin Türkiye’nin çıkarlarına zarar verebileceğinden söz eden Sisco, Kıbrıs Rum toplumunda müdahale sonrası oluşacak hükümetin hem içeride hem de dışarıda komünistlere dayanacağını ileri sürüyordu ve Türk hükümetinin dikkatini komünizm tehdidine çekiyordu. Bülent Ecevit, Kliridis’in çözüm olamayacağını, en iyi çözümün Türkiye’nin adaya asker çıkarıp güç dengesinin kurulması olacağını, güç dengesi sağlandıktan sonra müzakereler yoluyla çözüm bulunabileceğini söylüyordu. Komünizme karşı en büyük güvencenin adada Türkiye’nin varlığını kuvvetlendirmek olacağını da ileri süren Ecevit, Kissinger’in taleplerini yerine getirmenin dostluk değil, ona boyun eğmek anlamına geleceğini belirterek sitemde bulundu. Bunun üzerine, Sisco, Kissinger’in mesajında ‘talep’ anlamına gelecek hiç bir şeyin olmadığını söyleyerek ABD’nin Türkiye’nin geçmişte iyi müttefiki olduğunu, gelecekte de iyi müttefik olmaya devam edeceğini söyledi ve Türkiye’ye baskı yapmak niyetinde olmadığını belirtti. Sonunda Sisco, bir kez daha Atina’da görüşme yapabilmek için Ecevit’ten müdahaleyi 48 saat ertelemesini istedi. Ecevit konuyu Bakanlar Kurulu ile görüşeceğini söyledi. Saat tam 05.00’de Sisco ile son kez bir araya gelen Ecevit ertelemenin mümkün olamayacağını, Türk askerlerinin adaya ayak basmak üzere olduğunu söyledi. (Jan Asmussen, a.g.e. s.84)

Bu görüşmeden sonra 20 temmuz günü TBMM’nin kapalı oturumunda Ecevit Amerika’nın müdahale ile ilgili  tavrını şöyle özetleyecekti: ‘yeşil ışık yakmadılar ama kırmızı ışık da yakmadılar…’

‘Diplomasi Cambazı’ hayalci ‘Kliridis-Çözümünün’ suya düştüğünü görünce, çalışma arkadaşlarını bir araya çağırarak onlara ‘Kliridis Çözümü’ kadar hayalci olan esas stratejisini açıkladı:  ‘Akılda tutacağımız tek şey çifte-Enosis kapısını açık tutmaktır. Fakat bunu şimdi hemen bastırmaya başlamayalım…’ (Jan. Asmussen, s.87)

Makarios’un 19 Temmuz Konuşması

Türk askerlerinin adaya ayak basmasına saatler kala  Başpiskopos Makarios 19 Temmuz günü Güvenlik Konseyi’nde tarihi bir konuşma yapıyordu. Türkiye’nin elini oldukça güçlendiren bu konuşmada Makarios Yunanistan’ın Kıbrıs’ı işgal etmekle suçluyordu: ‘Yunanistan’ın Askeri rejimi Kıbrıs’ın bağımsızlığını ihlal etmiştir. Yunan Cuntası Kıbrıs halkının demokratik haklarına zerre kadar saygı göstermeden, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve egemenliğine zerre kadar saygı göstermeden diktatörlüğünü Kıbrıs topraklarına yaymıştır.’ Makarios, konuşmasında Gizikis’e gönderdiği ve Yunanlı subayların adadan ayrılmasını istediği mektuptan sonra Yunanistan’ın Kıbrıs büyükelçisinin kendisini ziyaret ettiğini ve subayların adadan ayrılması durumunda Türk tehdidi karşısında Kıbrıs’ın savunmasının zayıflayacağını söylediğini belirttikten sonra Yunan büyükelçisine verdiği yanıtı aktarır: ‘olayların gidişatı karşısında Türk tehdidini Yunan tehdidinden daha önemsiz gördüğümü söyledim. Görüldüğü gibi, korkularımda haklı çıktım.’ Makarios mektubunu değerlendirmek üzere Cunta yetkiliklerinin Atina’da uzun saatler süren bir toplantı düzenlediklerini ve bu toplantıdan sonra 15 Temmuz günü yeniden bir araya geleceklerini açıkladıklarını, kendisinin de 15 Temmuz tarihinde Cuntanın yanıtını beklediğini söyledi: ‘fakat gelen yanıt darbe oldu’ dedi.

Makarios Kıbrıs’ta olup bitenleri Cuntanın Kıbrıslı Rumların iç meselesi olarak göstermek istediğini fakat bunun gerçek olmadığını belirttikten sonra, ‘söz konusu olan, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve egemenliğini ihlal eden dış kaynaklı işgaldir’ dedi. ‘Sözde darbe Milli Muhafız ordusunu yöneten Yunanlı subayların eseridir. Şunu da belirtmeliyim ki, Kıbrıs’a karşı bu saldırıda ittifak anlaşmasıyla adada bulunan 950 Yunan subayı ve erleri başı çekmiştir. Havaalanı, karargahları oraya yakın olan bu Yunan kuvvetlerine mensup subaylar ve erler tarafından ele geçirilmiştir.’

Makarios, ‘darbenin Yunan Cuntası tarafından düzenlenip Kıbrıs’ta görev yapan Yunanlı subaylar tarafından yönetildiğine dair’ en küçük bir şüphesi  olmadığını belirten Makarios, darbede ölen Yunan askerlerinin uçaklarla Yunanistan’a götürülüp Yunanistan’da gömülmelerinin en açık kanıt olduğunu ileri sürdü. Makarios, darbeden sonra Cuntanın cumhurbaşkanı atadığı Nikos Sampson’u ünlü bir silahşor/katil ( a well known gunman) olarak tanımladı ve darbenin bir iç mesele değil işgal olduğunu söyledi: ‘Bazıları Kıbrıs’ta devrim olduğunu ve yeni hükümetinin devrim yasası temelinde kurulduğunu ileri sürebilir. Böyle bir şey olmadı. Kıbrıs’ta iç mesele olarak görülebilecek bir devrim olmadı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve bağımsızlığını ihlal eden işgal oldu. İşgal devam etmektedir ve Kıbrıs’ta Yunan subayları olduğu sürece de devam edecektir. Normal anayasal düzene geri dönmezsek, demokratik özgürlükler yeniden tesis edilmezse, bu işgalin Kıbrıs için sonuçları kalıcı olacaktır.’

Makarios, Yunan subaylarının Milli Muhafız ordusunda görev yapmasına kendisinin izin verdiğine de değindi ve hatasını kabul ettiğini söyledi: ‘onlara güven duyduğum için hatamı itiraf ediyorum. Güvenimi istismar ettiler. Kıbrıs’ın bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumaya yardım edecek yerde, bizzat kendileri işgalci oldular.’

Makarios, Güvenlik Konseyi’nden Atinalıların darbesinin yarattığı bu doğal olmayan duruma son vermesi için elinden gelen çabayı göstermesini ve elindeki araçları gecikmeden anayasal düzenin ve Kıbrıs halkının demokratik haklarının yeniden tesis edilmesi yolunda kullanmasını istedi.

Makarios devamla darbenin Kıbrıslı Türklere de zarar verdiğini vurguladı: ‘daha önce belirttiğim gibi, Kıbrıs’ta yaşanan olaylar Kıbrıslı Rumların iç meselesi değildir. Kıbrıslı Türkleri de etkileyen, onları da ilgilendiren  olaylardır. Yunan Cuntasının darbesi bir işgaldir ve sonuçları Rum Türk bütün Kıbrıs halkına zarar vermektedir.’ (İlginçtir, Rauf Denktaş 15 Temmuz günü yaptığı konuşmada olayları Kıbrıslı Rumların iç meselesi olarak değerlendirirken, Makarios, Kıbrıslı Türkleri de ilgilendiren Yunan işgalinden söz ediyordu.)

Makarios sözlerini şöyle tamamladı: ‘Güvenlik Konseyi, Yunanistan’ın askeri rejimine Kıbrıs’ın Milli Muhafız ordusunda görev yapan Yunanlı subayları geri çağırmak ve Kıbrıs’taki işgale son vermek için çağrı yapmalıdır.’

Makarios’un konuşmasından 5-10 saat sonra Türk askerleri Kıbrıs’a ayak basacaktı…

 

Başpiskopos Makarios 19 Temmuz Cuma günü Güvenlik Konseyinde yaptığı ve Cuntayı Kıbrıs’ı işgal etmekle suçladığı konuşmasını bitirdiğinde Kıbrıs’ta saatler 22:30’u gösteriyordu. Türkiye’nin adaya müdahalesi ise 20 Temmuz günü sabahın erken saatlerinde başlayacaktı. Yani, Makarios’un konuşmasından tam 6-7 saat sonra…

“Sabah Daireden çıkarak biraz uyumak için eve gittim. Yollar henüz boş sayılacak kadar erkendi. Yolda arabamı sürerken dudaklarımın arasından gayri ihtiyari askeri marşlar dökülmeğe başladı. Sakin ve sessiz yolda bu marşlara yüksek sesle ve yürekten iştirak ettim. Son on bir yılın olayları gözlerimin önünden sinema şeridi gibi geçiyordu. Ne devirler geçirmiştik. Koca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir papazın karşısında senelerce haysiyetinden olmuştu. Askerleri gemilere bindirip indirmiş, gemileri denize yollamış geri çekmiş, ama bir türlü Kıbrıs’a çıkarma yapamamıştık. (…) Türkiye’nin başucundaki adada, haklarının çiğnenmesi karşısında hiçbir şey yapamamasının ezikliği içindeydi. (…) Bütün bu haysiyet kırıcı durumlar gözlerimin önünden geçiyordu”.

Dönemin Kıbrıs masası şefi Ecmel Barutçu Türkiye’nin adaya asker çıkarmasını bu duygularla anlatıyordu. Türkiye’nin 1964-74 yılları arasında yaşadığı “ezikliği”, maruz kaldığı “haysiyet kırıcı” durumları gözünün önüne getiriyor ve intikam almanın huzuruyla milli marşlar okuyordu…

Savaş 20 Temmuz sabahı başladı. Önce su altı komandoları amfibi harekâtının gerçekleştirileceği Pladini plajını (bugün Yavuz Çıkarma Plajı olarak anılıyor) taradı ve mayın olmadığını tespit etti. Mayın arama tarama operasyonu tamamlanır tamamlanmaz, Türk savaş uçakları önceden belirlenen Kıbrıs Rum ve Yunan hedeflerini bombalamaya başladı. Saatler 06:20’yi gösteriyordu… Uçaklar bombalarla birlikte bildiri de atıyordu. Yunanca ve Türkçe olarak kaleme alınan bildirilerde “Türk askerlerinin ayak bastığı her yerde, din ve ırk ayırımı yapılmaksızın herkesin şeref, can ve mal güvenliği Türk askerinin güvencesi altında bulunmaktadır” deniyordu. Bir bildiride aynen şunlar yazılıydı: “Kıbrıs Rumları, Dost ACI SÖYLER fakat DOĞRUYU SÖYLER…. Şu anda JET UÇAKLARIMIZ ACI KONUŞUYOR… Fakat HAKİKATTE HEDEFİMİZ, sadece Türk ve Rum cemaatlarının sulh ve huzur içinde KARDEŞÇE YAŞAMASIDIR….” Bildirilerin altında KIBRIS TÜRK BARIŞ KUVVETLERİ KOMUTANI imzası yer alıyordu.

Başbakan Bülent Ecevit 20 Temmuz sabahı yaptığı konuşmada “Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz” diyordu. Rauf Denktaş da 20 Temmuz sabahı Bayrak radyosunda yaptığı konuşmada müdahalenin amacının adaya barış getirmek olduğunu söylüyordu: “Bu bir istila değildir. Kıbrıs’ın bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü ve güvenliğini yeniden tesis etmek için girişilen ve sadece bu gayeye matuf sınırlı bir polis harekâtıdır. (…) Hepimizin vazifesi, bu harekâtı hedefinden saptırmamak, kan akmasını önlemek, bir an evvel Kıbrıs’a barış getirmektir. (…) Zafer, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin savunucusu, Tüm Kıbrıslılarındır.”

Oysa gerçekte ne Bülent Ecevit’in adaya barış götürme niyeti vardı, ne de Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü koruma gibi bir derdi vardı. Türkiye adaya asker çıkarırken önceden hazırlanan planlar çerçevesinde adayı bölme niyetindeydi. Coğrafi bölünmeyi Kıbrıs Rum nüfusunun zorla yer değiştirmesi sonucunda demografik bölünme izleyecekti. Nitekim adaya barış getirmek istediğini söyleyen Bülent Ecevit 20 Temmuz sabahında yaptığı “barış” konuşmasının ardından katıldığı TBMM’nin gizli oturumunda nasıl bir Kıbrıs tahayyül ettiğini şu sözlerle anlatıyordu: “Kıbrıs için behemehâl bir yeni devlet statüsü oluşturulması gerekir, daha doğrusu bir devlet statüsünün yeniden oluşturulması gerekiyor. Bu eski statünün bir benzeri olabilir, çok değişik bir statü olabilir…” Ecevit, konuşmasında 20 Temmuz öncesinde yapılan diplomatik temaslara da değinmişti ve Türkiye’nin müdahaleden vazgeçmesi için ileri sürdüğü şartları açıklamıştı. Bu şartlara baktığımız zaman bunların 1974 savaşından sonra masaya konan şartlarla büyük benzerlik taşıdığını görürüz. Ecevit şöyle diyordu: “bir çıkış yolu vardır; adada Geçici Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ile Geçici Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin bulunması. Bunların kabul edilmesi gerekir dedik. Geçici tabirini de şunun için önerdik. Kıbrıs Devleti yıkılmıştır aslında, anayasal temeli çökmüştür, güvencesi kalmamıştır, ne temeli, ne başı kalmıştır. Devletin yeniden kurulması gerekiyor. Eski biçimiyle veya değişik biçimle. Onun için bir kuruluş döneminden geçilmesi gerekiyor. O dönem için iki geçici hükümet olur, her hükümet kendi başında muhtar olur diye düşündük”. Bülent Ecevit konuşmasında, devamla, Kıbrıslı Türklerin deniz ve hava limanlarına çıkabilme hakkına sahip olma şartını ileri sürüdüğünü anlatıyordu ve “bunun mutlaka sağlanması gerektiğini” vurguladığını belirtiyordu. Ayrıca, adada “Türk varlığı, Türk askeri gücünün konumlandırılmasını” şart koştuğunu söylüyordu.

Bülent Ecevit’in 20 Temmuz günü TBMM’nin kapalı oturumunda dile getirdiği bu görüşler Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale ederken izlediği stratejiyi bütün açıklığı ile gözler önüne seriyor. Amaç, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bozulan anayasal düzeni tesis etmek değil, aslında Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve onun yerine, etnik grupların sahip olacağı iki ayrı hükümetin kuracağı yeni bir devlet (federal) kurulmasını sağlamaktı. Açıkçası, Türkiye 1964 yılında Londra konferansında savunduğu coğrafi bölünmeye ve toplumların ayrılmasına dayalı federal devlet anlayışını hayata geçirmek amacıyla Kıbrıs savaşına girmişti.

Ana muhalefet lideri Süleyman Demirel de TBMM’de yaptığı konuşmada “gücün gereği yeni bir nizamdan” söz ediyordu: “Bir yeni nizam kurulacaktır, bir yeni nizam kaçınılmazdır. Binaenaleyh, Türkiye bugün 1960 Kıbrıs Devletine hayatiyet veren Anlaşmaların şartlan içerisinde de kalamaz. Binaenaleyh, bu yeni nizamı kurarken, fevkalade dikkatli davranılması gereğine ve böyle büyük hadiselerin sık sık meydana gelmemesi için, masa başına güçle oturulduğu inşallah nasip olacaktır ve bu gücün gereği olan bir yeni nizamın kurulmasına azami dikkati sarf etmemiz gerekecektir.”

Başbakan Bülent Ecevit ABD’nin Türkiye’nin müdahalesi karşısında takındığı tavrı anlatırken ilginç noktalara değiniyordu. ABD’nin yeşil ışık yakmadığını ama kırmızı ışık da yakmadığını söylüyordu. Ecevit, Amerikalı diplomat Joseph Sisco ile yaptığı görüşmelerde ABD’nin en büyük endişesinin Kıbrıs’ta komünizmin güçlenmesi olduğunu tespit ettiğini ve Sisco’ya komünizme karşı en iyi panzehrin Türkiye’nin adadaki varlığını güçlendirmek olacağını söylediğini de aktarıyordu…

 

Türkiye’nin “yeni bir statü” dayatmak amacıyla başlattığı Kıbrıs savaşı 20 Temmuz günü sabahın erken saatlerinde Türk keşif uçaklarının sortileriyle başladı. İlk keşif sortisi 0.4.49’da yapıldı. Keşif uçuşlarının tamamlamasından sonra savaş uçakları adayı bombalamaya başladı. Ardından da havadan indirme, atlama ve denizden çıkarma operasyonlarıyla Türk askerleri Kıbrıs’a ayak bastı. İlk birlik saat 9.47’de LCM-8 adlı çıkarma gemisinin kapak açmasıyla karaya çıktı. Karaya ilk çıkan askerler hiç bir muhalefetle karşılaşmadı, tek bir kurşuna bile hedef olmadı. Bazıları bunu Mağusa bölgesine gönderilen “sahte konvoy” harekâtına bağlıyor. Mağusa-Karpaz bölgesine gönderilen içi boş yolcu gemilerinin Kıbrıslı Rumları şaşırttığını ve hazırlıksız yakaladığını iddia ediyorlar. Bazı komutanlar ise gerçeğe aykırı bir biçimde ilk dalganın yoğun ateş altında karaya çıktığını ileri sürüyor. (Ayrıntılar için bkz, Erol Mütercimler, Satılık Ada Kıbrıs, Alfa Yayınları, 10.cu basım, İstanbul, 2010) Oysa gerçekte indirme ve çıkarma harekâtları başladığında Yunan Cuntası Kıbrıs Rum Milli Muhafız ordusuna saldırı emri vermekten kaçınıyordu.

Bu arada, nakliye uçakları ve helikopterler Hava İndirme Tugayı birliklerini paraşütle atıyor ve indiriyordu. Kırnı bölgesi ile Gönyeli’nin kuzeyine atlayan ve inen askerler denizden çıkan askerlerle Girne boğazında birleşerek bir köprübaşı oluşturacaklardı. Nitekim savaşa 39. Tümen Komutanı olarak katılan ve daha sonra “Barış Kuvvetleri Komutanı” olarak görev yapan Bedrettin Demirel “harekâtın ana fikrini” şu sözlerle özetliyor: “Kıbrıs Harekâtı’nın ana fikri kısaca, harekâtın baskın şeklinde icrası, çıkan ve atlayan birliklerin süratle birbiri ile birleşmesi ve Kıbrıs’ta ilk safhada emin bir askeri bölgenin ele geçirilmesiydi…”

Denizden çıkan ilk dalgada olduğu gibi, havadan indirilen askerler de başlangıçta etkili bir “düşman ateşi” ile karşılaşmadı. Halil Sadrazam’ın da belirttiği gibi, ilk iki saate helikopterlerle inenlerle paraşütlerle atlayanlar Kıbrıslı Rumların ateşine muhatap olmadan adeta “baskın” yapmışlardı. Bu yüzden bazı Kıbrıslı Rum yazarlar askeri bir “çıkarmadan” çok, “sahile çıkmaktan” söz ediyorlar. Fakat daha sonra gelen askerler yoğun ateşle karşılaştılar. Kısmen toparlanan Milli Muhafız güçleri top, havan, tanksavar ve uçaksavarlarla karşılık veriyordu.

Kıbrıslı Rumların “hazırlıksız” yakalanması Yunan Cuntasının tutumu ve darbenin yarattığı koşullardan bağımsız düşünülemez. Yunan Cuntası 15 Temmuz darbesini izleyen günlerde Türkiye’nin adaya müdahale etmeyeceğini söylüyordu ve bu yönde bir hazırlığa gerek olmadığını ileri sürüyordu. Yunan Genel Kurmay Başkanı Bonanos kuvvet komutanlarına hiç bir hazırlığa gerek olmadığını ve hazırlık girişimlerine de müsaade edilmeyeceğini bildiriyordu. Bu yaklaşımıyla Türkiye’nin olası müdahalesi karşısında önceden planlanan önlemlerin alınmasını engelliyordu. Savunma planlarında yer alan hazırlık ve uygulamalar bütünüyle devre dışı bırakılmıştı. Ne Rodos’un yakınlarına açılacak denizaltılarına, ne de Girit’e konuşlandırılacak Yunan savaş uçaklarına müsaade edilmişti. En önemlisi, Kıbrıs Rum tarafının savunma planlarına göre harekete geçmesi istenmiyordu. Milli Muhafız ordusundan beklenilen tek şey darbenin kökleşmesi için uğraşmak ve Türkiye’yi hiç bir biçimde tahrik etmemekti. Bu yüzden 19-20 Temmuz arası olası çıkarma sahillerine hiç bir yığınak yapılmadı ve ağır topların yerleştirilebileceği mevziler boş kaldı. Bazı tank ve zırhlı birlikleri darbe koşullarının bir gereği olarak kışlalarının çok uzağında bulunuyorlardı. Bu durum, Türkiye’nin planladığı gibi “baskın” yaparak adaya asker çıkarmasını kolaylaştırıyordu. Nitekim savaşta bizzat yer alan komando tabur komutanı Cemal Eruç bunun Türkiye için “büyük bir şans” olduğunu söyleyecekti: “15 Temmuz Nikos Samson darbesiyle Yerolakko’da bulunan iki piyade alayı, bir tank taburu kuvvetindeki birlik gücünün büyük kısmı, Baf bölgesine gönderildiği için yetersiz olması, bizim için büyük şans.” Çıkarma başladıktan sonra hareket halinde olan bu birlikler uçaklar için kolay hedef haline gelerek büyük kayıplar vermişlerdi. Ayrıca, Cunta ve adadaki uzantıları “genel seferberlik” ilan etmekten çekiniyorlardı. Seferberlik vesilesiyle silahlandırılacak Kıbrıslı Rumların silahlarını darbecilere karşı kullanmalarından korkuyorlardı. Yunan Genel Kurmay Başkanı Bonanos sadece geri tepkisiz top ve uçaksavar kullanıcıları için “gizli seferberlik” ilan edilmesini kabul etmişti.

Türkiye, adaya müdahale edeceğini Yunanistan’a resmen bildirmemişti. Türkiye’nin çıkarma yapmayacağına inanan/inandırılan Yunan Cuntası çıkarma ve indirme operasyonları için düğmeye basılmış olmasına karşın Türkiye’nin “tatbikat” veya “güç gösterisi” yaptığını ileri sürüyordu ve savaşın başladığını kabul etmek istemiyordu. 20 Temmuz sabahı Türkiye’den Kıbrıs’a hareket eden çıkarma gemilerinin görüldüğünü Atina’ya bildiren Kıbrıs’taki Rum-Yunan kuvvetlerinin komutanı Georgitsis, o saatlerde uyuyan Genelkurmay Başkanı Bonanos’tan “tatbikat yapıyorlar” şeklinde bir yanıt alacaktı. Türk çıkarma gemileri saat 4.30 civarında Kıbrıs sularına girdiği halde Atina’dan yine hiç bir emir gelmiyordu. Atina’ya Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale ettiğine dair bilgi yağmasına rağmen -Rauf Denktaş, çıkarmanın başladığını sabah saat 5.00’te Bayrak radyosundan Türkçe, Yunanca ve İngilizce olarak duyurmuştu- Yunanistan Genelkurmay Başkanı Bonanos “tatbikattan” söz ediyordu. İlginçtir, Türk uçakları Lefkoşa’yı bombalarken bile Yunan Genelkurmay Başkanı savaşın başladığına hala inanmıyor ve gerekli emirleri vermekten kaçınıyordu. Nikos Samson, komutan Georgitsis ile birlikte Yunan Genelkurmay Başkanını ikna etmek için telefonun ahizesini pencereden dışarıya uzatarak ona uçak ve bomba seslerini dinlettiklerini anlatır. Böyle olduğu halde, Bonanos hiçbir girişimde bulunmuyor, bunun Yunanistan’ı Türkiye ile savaşa sokmak için bir manevra olduğunu düşünüyordu.

Türkiye Yunanistan’ı savaş başladıktan sonra resmen bilgilendirdi. Diplomasi kurallarına aykırı bu tutum “baskın harekât” planının bir parçasıydı. Yunanistan’ın Ankara büyükelçisi Dimtris Kosmadopoulos “Ankara’da Bir Büyükelçi’nin Hatıra Defteri” adlı anı kitabında 20 Temmuz sabahı saat 05.45’te dışişleri bakanı Turan Güneş tarafından çağrıldığını ve Türkiye’nin adaya asker çıkardığının kendisine bildirildiğini anlatır. Turan Güneş, büyükelçiye Türkiye’nin Garantörlük anlaşmasının 4. Paragrafı ile 2. Fıkrasına dayanarak adaya asker çıkardığını, amacının Yunanistan ile savaşmak olmadığını, bilakis bu kararından sonra Yunanistan ile anlaşma ortamı yaratılacağını ümit ettiğini söyler. Büyükelçi derhal, saat 0615.te, Atina’ya yıldırım telgrafı çekerek durumu bildirir. Ne var ki, Atina’dan hiç bir haber gelmez. Bu sessizlik karşısında telaşa kapılan büyükelçi saat 08.00’de teleks memurundan Atina Radyosunun yayınlarını öğrenmesini ister. Atina’dan gelen telekste radyonun yayınlarının hiç bir şey olmamış gibi devam ettiği yazıyordu: “Atina Radyosu: Şarkılar. 2. Program: Girit türküleri. Silahlı Kuvvetler Programı: Cimnastik Müziği…”

Durum apaçık ortadaydı. Yunanistan Kıbrıs yüzünden Türkiye ile savaşa girmek istemiyordu. Nitekim Lefkoşa’dan gelen yardım çağırılarına Atina’dan bir komutan şu cevabı veriyordu: “Türkiye Kıbrıs’ı bombalıyor bizi değil. Biz, Yunanistan’ız…”

 

20 Temmuz savaşı her yönüyle asimetrik bir savaştı. Savaşan taraflar arasında çok büyük güç farkı vardı.  1974 yılında Türkiye, NATO’nun Avrupalı müttefikleri arasında en büyük orduya sahipti. Toplam 453.000 kişilik ordusu vardı. Bunların 365 bini kara, 40 bini deniz, 48 bini de hava kuvvetlerinde görev yapıyordu. 1.200’e yakın orta büyüklükte M-47 ve M-48 tankları ve M-8 zırhlı araçları vardı. Savaş gemilerinin yanı sıra, 106 çıkarma gemisine sahipti. Hava kuvvetleri ise 292 savaş uçağından oluşuyordu. “Kıbrıs Harekatına katılan bütün silahlı kuvvetlerin toplam mevcudu 35000-40000 kadardı” (Halil Sadrazam, Kıbrıs’ın Savaş Tarihi, Üçüncü Cilt, Söyle Yayınları, 2013, s. 1074). Buna karşılık, Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunda (MMO) 35 T-35 Rus tankı ve 45 zırhlı araç vardı. Çok sınırlı sayıda deniz kuvvetine sahip olan MMO, 6 adet torpidobot, 1 adet hücumbot, 6 adet karakol botu, 2 adet yardımcı gemi ve 1 adet balık timine sahipti. Hava gücü hemen hemen hiç yoktu. Topu topu yedi adet hafif pervaneli uçak ile 3 helikopteri vardı. Seferber edebileceği toplam personel sayısı 30000-40000 kadardı (Sadrazam, a.g.e, s. 1043). Kıbrıs Rum savunma planına göre, Türk çıkarması söz konusu olursa cephe gerisinde bir tür cephe oluşturan Kıbrıslı Türklerin yaşadığı kapalı bölgeler derhal ele geçirilecekti. Ayrıca, Lefkoşa-Boğaz bölgesi mutlaka işgal edilecekti. Saat 09.00 civarında başlayan etnik gruplar arası çatışmalarda MMO, Kıbrıslı Türklerin yaşadığı yerleri tek tek teslim olmaya zorladı. Saat 16.40 ile 18.58 arasında Limasol, Episkopi ve Baf teslim oldular (Jan Asmussen, Cyprus at War, I.B., London, Tauris, 2008, s. 104). Benzer biçimde Lefke ve Larnaka da kısa sürede teslim olma yoluna gittiler. Halil Sadrazam, “buralarda teslim olunmasını onaylayan TMT liderliğinin (…) neden herhangi bir direniş yapılmadan teslim olmayı kabul ettiğini sorgulamak gerekmektedir” diyor. Sanırım, bu sorunun yanıtını Türkiye’nin savaş emellerinde aramak gerekiyor. Adayı kuzey ve güney olarak ikiye bölmeyi amaçlayan Türkiye, ayırım çizgisinin güneyinde kalan/kalacak olan bölgeleri bir anlamda “yok” sayıyordu. Nitekim göstermelik bir direnişten sonra teslim olan ve sivil kıyafetler içinde Dikelya üssüne sığınan Larnaka Komutanı, İngilizlere, çarpışmayı uzun süre sürdürecek kadar silah ve mühimmatı olduğu halde teslim olduğunu, çünkü kendisine verilen emirlerin “göstermelik bir direniş yapıp teslim olmak” yönünde olduğunu söylemişti (Asmussen, a.g.e, s. 257). Adanın güneyinde kalacak olan bölgeler, bir kaç istisna dışında, tek tek düşerken, Türk Harekât Planına göre kuzeyde kalacak Mağusa, Erenköy ve Serdarlı gibi yerlerin düşmemesi için hava ve deniz desteği sağlanmıştı.

Kıbrıs Rum kuvvetleri Kıbrıs Türk bölgelerinin büyük çoğunu fazla zorlanmadan ele geçirmişti ama Kıbrıs Rum savunmasının ana fikrini oluşturan Lefkoşa-Boğaz bölgesini zapt etmek mümkün olmadı. Savaşın seyrini belirleyen de bu olacaktı. Bölgeye inen ve atlayan Türk birlikleri kıyıdan çıkan birliklerle buluşmak üzere kuzeye doğru harekete geçecekti.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kesin üstünlüğü ve Kıbrıs Rum toplumunda darbeden ötürü yaşanan sorunlara rağmen -örneğin genel seferberlik ilan edilmesinde çok geç kalınmıştı- 20 Temmuz sabahı başlayan harekât Türkiye’nin istediği hızda ilerlemiyordu. “Çıkan birlikler emir komutanın tam olarak tesis edilmemesi ve koordine noksanlığı nedeniyle planlanan hedeflerin hiç birini ele geçirememişti. Özellikle batı istikametinde çok az ilerleme kaydedilmiş ve çıkan birlikler çok dar bir bölgede sıkışıp kalmıştı” (Sadrazam, a.g.e, Üçüncü Cilt, s. 1158). Orgeneral Bedrettin Demirel de benzer bir noktaya vurgu yapıyor. Öğleye kadar birliklerin hepsi karaya çıkmıştı ama “kıyıbaşında emniyetli bir kıyıbaşı tutmak ve derinlikte ilerlemek mümkün olmamıştı. Kıyıbaşı ile havabaşı arasında herhangi bir irtibat yoktu. Havadan indirilen ve denizden çıkarılan birlik komutanlarının birbirlerinden haberleri yoktu.” (Orgeneral Demirel’in Anıları, Kıbrıs’a Nasıl Çıktık? Yayına Hazırlayan Erbil Tuşalp, Cumhuriyet, 17 Temmuz 1989.)

MMO’da da karmaşa yaşanıyordu. Öncelikle Yunan Alayının öncülüğünde Lefkoşa-Ağırdağ bölgesine saldırıyı öngören “Afrodit 1” planı yerine, Kıbrıs Türk enklavlarını ele geçirmeyi hedefleyen “Afrodit 2” planı uygulamaya konulmuştu. Daha sonra Yunan Alayına Lefkoşa-Ağırdağ bölgesine tank desteğiyle saldırı emri verilmişti ama sadece 13 tank Yunan Alayına destek vermeye gitmişti. Bunlardan da sadece yedisi kullanılabilir durumdaydı. Diğer tanklar darbe esnasında arızalandığından kampta kalmıştı. Sonuç olarak, Yunan alayının taarruzu “kötü planlanmış” ve “kötü uygulanmış” olduğundan sonuç alıcı olamadı.

En şiddetli çarpışmalar 20 Temmuz gecesi yaşandı. “20/21 Temmuz gece yarısına doğru Rum Bozdağı’ndan MMO Komando birlikleri Türk Bozdağı, Darboğaz istikametinde taarruza geçerek Türk Bozdağı’ndaki mücahit bölüğü unsurlarını kısmen geriye atmıştı. (…) Ada Tepe bölgesindeki mücahitler, yangınları ve MMO atışlarını bahane ederek geriye çekilmiş, saat 22.30 sularında Doğruyol’a sızan 31’inci Rum komando taburunun taarruzlarıyla Doğruyol Sırtları kaybedilmişti. (…) Şahinler bölgesi, (…) ele geçirilmiş, buradaki mücahitler dağılmıştı. (…) MMO taarruzları Lefkoşa Girne ana yoluna kadar ulaşma tehdidi yaratmıştı” (Sadrazam, a.g.e, Üçüncü Cilt, s. 1191). Kıbrıs Rum saldırıları karşısında zor duruma düşen Türk kuvvetlerinde tam bir panik havası yaşanıyordu. Komutan “her şeyin bittiğine ve artık yapacak bir şeyin olmadığını düşünerek Kuran’dan dualar okumaya başlamış, emirle bir takım dokümanlar yakılmaya başlanmıştı (Sadrazam, a.g. e, s. 1196). Komuta yeri değiştirilerek planlar tahrip edilmişti (Erol Mütercimler, Satılık Ada Kıbrıs, İstanbul, Alfa Yayınları, 2007, s. 302). Fakat şafakla beraber hava gücünü kullanan Türk ordusu Kıbrıs Rum kuvvetlerini geriletmekte gecikmedi ve bu da savaşın kaderini belirledi.

Türk ordusunun yaşadığı organizasyon ve koordinasyon sorunları Harekât boyunca devam etti. 21 Temmuz günü Türk savaş uçakları, Türk savaş gemisi Kocatepe’yi batırdı. O gün saat 13.45 sularında Ankara’da görev yapan İngiliz Askeri Ateşe Türk Genelkurmay Başkanlığı adına Kıbrıs’taki İngiliz ordusundan Baf bölgesinde görülen gemilerin kimliğini tespit etmesini istiyordu. Fakat yoğun hava trafiği yüzünden İngilizler keşif uçağı Nimord’u bölgeye göndermeyi reddetmişlerdi. Aynı saatlerde Joseph Sisco, Yunan Cuntası Şefi İonnidis’e Baf açıklarında bir Yunan konvoyu olup olmadığını soruyordu. İonnidis’in cevabı son derece manidardı: “Eğer Türkler Kıbrıs’ın Tehlike Bölgesinde Yunan gemileri görürlerse, Türklere bu gemileri batırmalarını söyleyin.” Bunun üzerine Kissinger Ecevit’i arayıp bilgilendirmişti. Ecevit ısrar ediyordu: “Yunanistan’ın güvenilir olduğuna inanmıyoruz. İoannidis’in şeref sözü vermesi olsa olsa bir şaka olabilir… Yunan bayrağı taşıyan gemilere ateş açabileceğimizi söylüyor ama onun gemileri Türk bayrağı taşıyor.” Bunun üzerine Kissinger Ecevit’e “kendi gemilerini batırırsan hiç kimse seni suçlayamaz” diyerek ironik bir cevap veriyordu. Ecevit ısrarını sürdürüyordu. Gemilerin Türk gemisi değil, Türk bayrağı taşıyan Yunan gemisi olduğunu söylüyordu. Kissinger sinik üslubuyla “öyleyse, onları batırabilirsin” diyordu (Asmussen, a.g.e.,  s. 111). Sonunda Türk uçaklar gemilerin üzerine dalarak bombalarını bıraktılar. Kocatepe isabet alarak battı. Kocatepe’yi vuran pilotun Türkiye’ye döndüğü zaman uçağının dağa çarptığı bildirildi. Bunun bir kaza mı yoksa intihar mı olduğu hiç bir zaman öğrenilemedi.

Güvenlik Konsey’inin çağırısı ve baskısı üzerine taraflar 22 Temmuz günü ateşkes imzalamayı kabul ettiklerinde Türk birlikleri önceden belirlenen hedeflere ulaşmamıştı. Orgeneral Bedrettin Demirel’in sözleriyle, “inen, atlayan ve çıkan birlikler 22 Temmuz’a kadar birleşememişlerdi. İki günlük cephane ve yiyecekleri vardı. Bunlar tükenmiş olabilirdi. En önemlisi, Girne o güne dek düşürülmemişti.” Saat 17.00’de ateşkes sağlandığında Girne ele geçirilmiş olsa da, Türk birlikleri istedikleri kadar ilerleyememişlerdi. Bu yüzden ateşkese rağmen ilerlemeye devam edildi. Bolu Komando Tugayı 1’inci tabur komutanı Cemal Eruç ateşkesin ihlal edildiğini şu sözlerle anlatıyor: “Çıkan birliklerimiz doğu ve batı yönünde ateşkese rağmen ilerlemeye, yer kazanmaya ve temizliğe devam ediyorlar” (Cemal Eruç, Ceride, İstanbul, Cinus Yayınları, 2014, s. 72) Ayrıca, aralıksız olarak adaya asker ve mühimmat sevkiyatı yapılıyordu. 27 Temmuz gününe kadar adaya 16 bin asker, 46 tank ve 88 helikopter sevk edilmişti. 8 Ağustos’ta rakamlar ikiye katlandı ve 36 bin asker ile 200 tank çıkarıldı.

 

Türkiye’nin ateşkese rağmen adaya yığınak yapmasından rahatsız olan Yunanistan başbakanı Kostantinos Karamanlis Kissinger’e yazdığı bir mektupta Türk tarafının ateşkesi ihlal ettiğinden yakınıyordu ve Türkiye’nin Helenleri aşağılamak ve küçük düşürmek istediğini ileri sürüyordu. Karamanlis şöyle diyordu: “düşmanınızı yenebilirsiniz ama onu aşağılayamazsınız.”

Türkiye’nin ateşkes anlaşmasına uymamasından Glafkos Kliridis de şikayet ediyordu. O kadar ki, Sovyetler Birliği’ne başvurarak yardım talep etmişti. Fakat Kissinger Kliridis’in bu girişimine çok sert tepki göstermişti. ABD dışişleri bakanı Kliridis’i tehdit ederek Sovyetler Birliği’nin devreye girmesi durumunda “ABD’nin normalde yapmayacağı şeyleri yapabileceğini” söylüyor, Kliridis’i açıkça tehdit ediyordu.

Türkiye adaya sürekli olarak kuvvet yığmasıyla bu savaştan neyi murat ettiğini  açıkça ortaya koymuştu. Türkiye, coğrafi bölünmeyi hedefliyordu. Kuvvet yığmasının tek nedeni bu idi. Nitekim İngiliz Yüksek Komiser Olver 26 Temmuz 1974 tarihinde adadan Londra’ya geçtiği bir mesajda Türkiye’nin geniş bir toprak parçasını işgal ederek coğrafi esasa dayalı federal devlet düzeni için baskı uygulayacağını belirtiyordu. Gerçekten de Türkiye’nin 1960 düzenine geri dönmeye ve anayasal düzeni yeniden tesis etmeye hiç niyeti yoktu. Nitekim Kliridis Türkiye’nin adaya ayak bastığı 20 Temmuz’dan tam üç gün sonra, 23 Temmuz 1974 tarihinde, Rauf Denktaş’a Zürih ve Londra Anlaşmalarını olduğu gibi kabul ettiğini ve uygulamaya hazır olduğunu bildirdiğinde, Türkiye’den gelen yanıt olumsuz olacaktı. Türkiye Kliridis’e Denktaş aracılığıyla gönderdiği cevabi mesajda şöyle diyordu: “Türk hükümeti, Kıbrıslı Rumların on yıl boyunca uygulamaktan kaçındığı ve yok saydığı Zürih-Londra Anlaşmalarına geri dönemez ve bu konuyu görüşemez. Ayrıca, bu anlaşmaların Rum saldırıları karşısında Kıbrıs Türk toplumunu koruyamadığı da artık kanıtlanmıştır.”

Birinci Harekat planlama ve uygulama açısından genellikle “başarısız” olarak değerlendirildi. Girne’nin batısından karaya çıkan askerler Girne’yi alacak kadar ilerlemede epeyce güçlük çekmiş, havadan indirilen paraşütçü birliği de büyük kayıplar vermişti. Bülent Ecevit 23 Temmuz günü Türk ordusunun kayıplarını 57 ölü, 184 yaralı ve 242 kayıp olarak açıklamıştı ama Ankara’da görev yapan İngiliz Askeri Ateşe kayıpların çok daha fazla olduğunu, özellikle paraşüt birliğinin büyük kayıplar verdiğini ileri sürüyordu. Türk ordusunun başarısızlığı karşısında telaşa kapılan Kissinger Amerika’nın Genel Kurmay Başkanı General George Scratchley Brown’u arayarak bu askeri başarısızlığın NATO açısından ne anlama geldiğini soruyordu. Orgeneral Bedrettin Demirel de yabancı askeri ateşelerin Birinci Harekatı “Poorly Planned and Poorly Examined”, yani, “yetersiz planlanmış ve yetersiz icra edilmiş” bulduğunu söylüyordu.

Birinci Harekat esnasında ve sonrasında Türk tarafı sık sık Kıbrıslı Türklere karşı toplu katliam girişimleri yapıldığını ileri sürerek askeri harekatı sürdürüme tehdidinde bulunmuşsa da, bu iddialar doğru değildi. Ne harekatın birinci safhasında, ne de onu izleyen ateşkes sonrasında Kıbrıslı Türkler katliama uğramamıştı. Türk tarafının şikayet konusu ettiği katliamların yalan-yanlış bilgilere dayandığı BM Barış Gücü ve yabancı misyonlar tarafından defalarca Türk tarafına bildirilmişti. Fakat bu süreçte özellikle İngilizler ateşkes ihlalleri devam ederse Kıbrıslı Türklerin saldırıya uğrayabileceği konusunda sık sık uyarıda bulunmuşlardı. Türkiye buna rağmen ateşkes ihlallerini sürdürdü.

Birinci Cenevre Deklarasyonu

Ateşkes kararından sonra üç garantör ülke, Birleşik Krallık, Yunanistan ve Türkiye, görüşmelerde bulunmak üzere Cenevre’de bir araya geldi. 25–30 Temmuz tarihleri arasında yapılan Birinci Cenevre görüşmeleri BM’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde yayınladığı 353 numaralı kararı çerçevesinde gerçekleştirildi. BM bu kararında bütün devletleri Kıbrıs’ın egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı duymaya davet ederek, derhal ateşkes yapılmasını, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı yabancı askeri müdahalenin derhal sona erdirilmesini, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde uluslararası anlaşmalara aykırı olarak bulunan yabancı askeri personelin derhal adadan çıkmasını ve üç garantör ülkeyi bir araya gelerek bir an önce bölgede barışı ve Kıbrıs’ta anayasal hükümeti tesis etmeye davet etmişti.

Birinci Cenevre konferansı dışişleri bakanlarının yayınladığı ortak deklarasyonla sonuçlandı. Buna göre, Kıbrıs Rum ve Yunan güçlerinin kuşatması altında bulunan Kıbrıs Türk “enklavları” boşaltılacak, esir düşen asker ve siviller karşılıklı olarak iade edilecek, BM’nin 353 numaralı kararı çerçevesinde bölgede barışın, Kıbrıs’ta da anayasal hükümetin kurulması için görüşmeler yapılacaktı. Ortak açıklamada, ayrıca, 8 Ağustos tarihinde Garantör Ülkelerin yanı sıra iki toplumun temsilcilerinin de katılacağı görüşmelerin başlayacağına da yer veriliyordu. Bu görüşmelerde ele alınacak başlıca konular “anayasal düzene geri dönülmesi” ve “Cumhurbaşkan Yardımcısı’nın 1960 anayasası çerçevesinde göreve geri dönmesi” olarak belirlendi. Ortak açıklamada bir yandan “1960 anayasasından” ve “anayasal düzene geri dönülmesinden” söz edilirken, diğer yandan da Türk tarafının ısrarıyla açıklamaya giren bir cümle Türkiye’nin adada kurmak istediği “yeni nizamın” habercisiydi. Türk tarafı “Kıbrıs Cumhuriyeti’nde fiilen Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idare vardır” ifadesinin ortak açıklamaya girmesinde ısrar etmiş ve bunda da başarılı olmuştu. Bu ifadeler kendi içinde bir çelişkiyi işaret ettiği kadar, aslında Türk tarafının coğrafi temelde federal bir çözüme yöneldiğinin de en açık göstergesiydi.

İkinci Cenevre Görüşmeleri: “Ayşe Tatile Çıkıyor”

İlginçtir, daha düne kadar Zürih ve Londra Anlaşmalarının “yeterli” ve “işler” olmadığını ileri süren ve bu yüzden “anayasada esaslı değişikliklerin” yapılması gerektiğini savunan Kıbrıs Rum tarafı Cenevre görüşmelerinde anlaşmalara geri dönülebileceğini ifade ediyordu. Hatta Kıbrıslı Türkler lehine bazı önemli değişikliklerin yapılabileceğinden (Kliridis Cenevre’de Kıbrıslı Türklerin özerk idare talebini kabul ederek, iki-toplumlu Kıbrıs devletinden söz etmişti) söz ediyordu. Ancak bu kez düne kadar Zürih ve Londra Anlaşmalarına dönmeyi savunan Türk tarafı artık anlaşmalarının “işe yaramadığını” ve köklü değişiklikler yapılarak coğrafi temele dayalı federal bir devlet düzeninin kurulması gerektiğini savunuyordu. Türkiye bu tavrıyla aslında Birinci Cenevre görüşmelerinde yayınlanan ortak açıklamadan uzaklaşıyordu. Rauf Denktaş Cenevre görüşmelerinde “Kıbrıs anayasasına geri dönülemeyeceğini”, “bunun için çok geç olduğunu”, bu anayasanın “Kıbrıslı Türkleri koruyamadığını”, bu yüzden Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yeni bir yapıya kavuşturmak gerektiğini ileri sürerek toplumların kendi kendilerini yöneteceği ayrı bölgelerde toplanmasını savunuyordu. Türk heyeti de “ya coğrafi federasyonu dayatırız ya da savaşırız” havasındaydı. Nitekim dışişleri bakanı Turan Güneş her şeyden daha çok konferansı nasıl “yıkacağını” düşünüyordu. Ecmel Barutçu’nun da itiraf ettiği gibi, “edebince bu konferansı nasıl yıkacaktı, soru buydu.”

Türk tarafı ABD’nin teşviki ile son bir hamle yaparak coğrafi esasa dayalı federasyon temelinde iki ayrı öneri sundu. Rauf Denktaş’ın Glafkos Kliridis’e verdiği ve Kıbrıs Türk idaresinde kalacak olan toprak oranının %34 olarak belirlendiği “iki bölgeli, iki-uluslu” federal bir devlet şeklini öngören önerinin yanı sıra, Türk heyetinin sunduğu ve adını dışişleri bakanı Turan Güneş’ten aldığı ama aslında Kissinger’in Türk tarafına dayattığı “çok-kantonlu-federasyon” tezini içeren “Güneş Planı”… Bu planda öngörülen biri büyük beşi küçük olmak üzere, Kıbrıslı Türklerin idaresine girecek altı kantonun toplam toprak oranı da %34 olarak belirlenmişti.

İkinci Cenevre görüşmelerinde Turan Güneş 13 Ağustos 1974 tarihinde gece saat 10.20 ve 12.00 (gece yarısı) arasında uzun bir değerlendirme yaptı. Güneş şöyle diyordu: “Kıbrıs’ın yaşadığı tecrübelerden sonra yeni bir anayasal düzen kaçınılmazdır. Bu yeni anayasal düzende bağımsız Türk ve Rum idarelerinin kurulacağı ayrı coğrafi bölgeler olmalıdır”. Çözümün adının ne olacağının önemli olmadığını ileri süren Güneş, “konuyu kolaylaştırmak için” önerdiği düzene “federasyon” denilebileceğini söylüyordu. Turan Güneş “neden federasyon” sorusuna ise şu yanıtı veriyordu: “O tarihe kadar biriken bütün deneyimler, iyi niyetle denenen bütün modellerin başarısız olduğunu göstermiştir….” Güneş, devamla, federal düzenden söz ederken çeşitli sorunlarla karşı karşıya gelineceğini, her şeyden önce bölgelerin nerede ve hangi büyüklükte olacağı, bölge hükümetlerinin yetkileri gibi sorunları konuşmak gerekeceğini, bunu da uzmanların yapabileceğini ileri sürüyordu. Fakat “Temel İlkelerin” derhal şimdi kabul edilmesini istiyordu. Turan Güneş, “bir Kıbrıs ulusunun olmadığını, adada iki ulusun ve iki halkın bulunduğunu ve olayların coğrafi ayrılığı kaçınılmaz kıldığını” iddia ediyordu ve “coğrafi bölünmenin Enosis ile Taksimi imkansız kılacağını”, çünkü bir “korku ve özdenetim dengesinin” kurulacağını ileri sürüyordu.

Cenevre’de Kıbrıs Rum tarafını temsil eden Galfkos Kliridis ise başbakan Bülent Ecevit’in işgalden önce yaptığı açıklamalarda amacının coğrafi ayrılık değil, Kıbrıs Türk toplumunun özerkliğini güçlendirmek olduğunu açıkladığını, şimdi ise yepyeni bir durumla karşı karşıya kaldığını, bunun için konferansa ara verip Kıbrıs’a giderek istişarede bulunmak zorunda olduğunu söylüyordu. Türk tarafı Kliridis’in teklifini kabul etmiyordu. 14 Ağustos 1974 tarihinde saat 12.10’da yeniden başlayan görüşmeler Denktaş’ın önerdiği iki bölgeli federasyon önerisi üzerinde yoğunlaştı. Kliridis Denktaş’ın önerisine itiraz ediyordu. Binlerce Kıbrıslı Rum’un evinden kovulacağını, ayrıca, Türk bölgesinde kalacak olanların siyasi haklarını yitireceğini belirten Kliridis, böyle bir çözümü kabul edemeyeceğini söylüyordu. “Neden fonksiyonel federasyon görüşmeyelim” diyerek idari federasyona kapı açan Kliridis 36 saatlik erteleme talebini yineliyordu. Turan Güneş Kliridis’in öneri ve taleplerini geri çeviriyor, Yunanistan ile Kıbrıslı Rumları “iyi niyetli olmamakla” suçluyordu. Bunun üzerine, İngiltere dışişleri bakanı Callaghan Turan Güneşe sert bir dille yükleniyordu ve “askeri güçle çözüm bulamayacağını, çözümün masada bulunacağını ve müzakere etmekten kaçmakla kan akıtılmasına neden olacağını” söylüyordu. Konferansın başarısız olması durumunda ne olacağını soran Callaghan, pek çok sorunun çözümsüz kalacağını ve Türk tarafının şiddete başvuracağının kesin olduğunu vurguluyordu. Callaghan Kliridis’in tavrının olumlu olduğunu da belirterek, bunun kayıtlara geçmesini istiyordu. Kliridis’in son önerisi fonksiyonel federasyon anlayışına dayanıyordu. 1960 Anayasasının iyi işleyen bir anayasa olmadığını ve esaslı bir değişiklik için görüşmelerin yapılması gerektiğini ileri süren Kliridis, “iki topluma önemli oranda özerklik tanınmasını” dile getiriyor ve Kıbrıs devletinin “iki-toplumlu bir devlet” olduğunu vurguluyordu.

Gelgelelim Turan Güneş tavrında ısrar ediyordu. Kıbrıs Rum tarafının Türkiye’nin şartlarını “derhal” kabul etmesini istiyordu. Aksi halde “diplomatik yolların tıkandığı” varsayılacaktı. Bunun üzerine Glafkos Kliridis sözcüklerin üzerine basa basa ve yüksek bir ses tonuyla “köşeye sıkıştırılmayı reddediyorum, baskılara boyun eğmeyeceğim” dedi. Fakat Turan Güneş baskı uygulamaya devam ediyordu. Kliridis, “silah şakağımda müzakere etmeyi reddediyorum. Varsın orduları ilerlesin, savaşacağız” diyerek tepki gösteriyordu. Bu arada, James Callaghan ABD dışişleri bakanı Kissinger’den gelen önemli bir mesajı Kliridis’e iletmişti. ABD, Türk birliklerinin ilerlemesini durdurmak için Kıbrıs Rum tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının yaklaşık %30’unun Kıbrıs Türk bölgesi olmasını kabul etmesini istiyordu. Büyük bir çaresizlik içine yuvarlanan Kliridis, Callaghan’a İngiltere’nin yardım etmeye hazır olup olmadığını sordu. Callaghan, Birleşik Krallığın ancak ABD veya BM ile birlikte harekete geçme olanağı olursa bir şeyler yapabileceğini söylüyor fakat Kissinger ile BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ın destek sözü vermediklerini belirtiyordu. Sovyetler Birliği ise tavrını Kıbrıs Rum tarafına önceden bildirmişti. Kliridis, Sovyetler Birliği’ne adada üs vermeyi teklif etmişti ama Sovyetler Birliği ancak ABD ile birlikte bir müdahale söz konusu olursa devreye girebileceğini söylemişti. Kliridis Atina’dan askeri destek gelmeyeceğini zaten biliyordu. Tam bir çaresizlik içindeydi. O günleri yıllar sonra şu sözcüklerle anlatacaktı: “Son yüzyılda Kıbrıs tarihinde hiç bir lider bilmiyorum ki, zamanın tükendiğini ve alacağı karar ne olursa olsun Kıbrıs’ın önemli bir kısmının Türk kuvvetlerinin eline geçeceğini biliyor olsun… İşte 13 Ağustos 1974 tarihinde kendimi böylesi bir acizlik ve iktidarsızlık içinde buldum.”

Artık Cenevre Konferansının son dakikalarına gelinmişti. Türk tarafı Callaghan’ın bütün ısrarlarına rağmen Glafkos Kliridis’e 36 saatlik bir süre tanımak istemiyordu. Callaghan, konferansı 36 saat erteleyecek bir öneri yaptığında saatler sabah 2.45’i gösteriyordu. İngiliz dışişleri bakanı masadakilere soruyordu: “Meslektaşlarım Perşembe sabahı konferansa dönüyorlar mı?”

Kliridis: “ben Perşembe sabahı konferansa dönemeye hazırım.”

Mavros: “dönmeye hazırım.”

Callaghan: “ben de dönmeye hazırım.”

Denktaş: “eğer Türkiye gelirse ben de gelirim.”

Turan Güneş, sessiz kalıyor, hiç bir şey söylemiyordu. Bunun üzerine söz alan Callaghan: “durum budur” diyordu, “üç kişi dönmeye hazırdır. Dördüncü, Türkiye gelirse gelecek. Türk tarafı ise gelecek gibi görünmüyor…”

Türk tarafı gerçekten de konferansa dönmeyecekti. Turan Güneş zaten konferansı çoktan  “bitmiş” ilan etmişti ve Ankara’dan gelecek “Ayşe Tatile Çıkabilir” mesajını bekliyordu. Bunun anlamı “askeri harekâta devam” demekti. Nitekim o günün sabahında, ateşkes boyunca adaya yığınak yapan Türkiye  silahlı kuvvetlerini adanın doğusu ile batısına doğru harekete geçirerek iki gün içinde adayı bölen Atilla Hattını çizecekti.

Görüleceği gibi, Türk tarafı 15 Temmuz darbesiyle “bozulan anayasal düzeni yeniden tesis etmek” bahanesiyle yola çıktı fakat Garanti Antlaşmasını çiğneyerek bambaşka bir düzen kurmaya yöneldi. Coğrafi ve demografik ayrılık esasına dayalı federal bir devletin kurulmasından söz ediyordu. Daha sonraları ise “iki devletli konfederasyon” diyecekti. Kısacası, adaya bir “kuvvet nizamı” dayatmak istiyordu. Fakat hem demokratik meşruiyetten hem de uluslararası meşruiyetten yoksun olan bu “nizam” bugüne kadar kabul görmedi…

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.