Müşterekler, Sponsorlar ve Duygulanım – Tegiye Birey

0
167

tegiyeErcan’a gezme amaçlı gittiğimizi hatırlıyorum çocukken, hatta ilk profiterölü oradaki pastahanede tattığımı. Uçakları izlerdik, elleri sallardık. Eskiden sokaklar yasemin kokardı demek istemiyorum, ama eskiden sokaklar, meydanlar, kurumlar bu denli sermaye kokmazdı sanki. Ercan Havaalanı’nın işletme hakkı devriyle özelleştirilmesine ilişkin ihale 28 Eylül 2012 tarihinde sonuçlanmıştı. Muhalefetteyken özelleştirmeye karşı çıkan siyasi partiler, hükümetleri döneminde ise sürecin ilerlemesini hızlandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Biz de olanlara öylece baka-bırakılıyoruz.

Ercan’dan yolculuk yapmak, yolcu karşılamak neredeyse tam anlamıyla -duygulanım olarak- mide bulantısına denk bir hal aldı. O pastahanenin anısının gölgesinde, “koskoca bir kumarhaneye hoşgeldin!” merkezine dönüştürülen havaalanında geçirilen her dakika, hasbelkader bulunduğumuz bu yerde yaşamlarımızla, özgürlüğümüzle, alanlarımızla oynanan çok yönlü kumarların vuku bulmuş halini içlerimize bağırmaktadır. Midemiz bulanmaktadır.

Kamusal alanlardaki neoliberal kuşatma, herkese ve aslında hiçkimseye ait olan müştereklerimizin metalaştırılması ve bütün bunların “kamu yararına yapılıyor” kurgu-yalanı içinde paketlenip bizlere sunulması an itibariyle en yenik olduğumuz yanımız belki de. Her batırılan gemiyi kamusallığa, her çıkaran “kahramanı” da sermayeye yamalamak ve bu sürecin tartışmasız, düşünmeksizin, katılımsız ve alelacele ilerleyen olmasına özen göstermek, toplumsallaştırılmış alanların kendi çerçevesinde yaratıcı, kolektif ve sürdürülebilir çözümler doğurmasının önüne geçmektedir. İyi siyasetin imaj çalışmasıyla eşitlendiği ve bu imajın bozulmaması için her türlü muhalif sese “çamur atıyorlar!” diye çamur atıldığı bu yer ve zamanda, demokratik tarışmaların önü peşinen kesilmeye çalışırken, tam bu da sebepten, sonuç ne olacak olursa olsun bu tartışmaların yapılmaya çalışmasını sağlamak elzemdir.

Lefkoşa Belediyesi’nin de kamusal alanlar karşısındaki mevcut tutumu bundan farklı görünmemektedir. Fellahoğlu’nun döneminde verilen sözlerle başlayan ve toplumda açıkça tartıştırılmayan, yukarıdan empoze edilen parklar, meydanlar gibi kamusal alanların şirketlere kiralanması, üzerinde düşünülmesi gereken bir mevzuyken, sermayedarlar ve ilgili yetkililer tarafından verilen “önemsiz” ama pazarlama/popülizm açısından anlık faydalı kararlar olarak hayatımızdaki yerini almaya başlamıştır.

Bir GSM operatörünün Lefkoşa’daki Kumsal Parkı’na yatırım yapıp daha sonra orasını reklam ve etkinlik amaçlı kullanma hakkını elde etme çabası, kamusal alanların neoliberal kuşatmasının birçok öğesini bünyesinde barındırmaktadır. Lefkoşa Belediyesi içinde bulunduğu çıkmazın çözümünü sponsorluklarda arayadursun, kar amacı güden yapıların sosyal sorumluluk projelerinin kamusal alanların, müştereklerin en öncü savunucusu olması beklenen Belediye’nin sözde çaresizliğine cevap olarak algılanması, mümkün olan başka yöntemlerin ütopyaymış gibi yansıtılması endişe vericidir.

Ne var ki, diyebilirsiniz, dedirtirler çünkü, üç beş pano assa parka, beş on da etkinlik yapsa? Sözü olur mu yapacağı “yatırım” yanında? Halbuki mekân ve insan arasındaki ilişki, insanın mekâna, mekânın insana ait hissedişi büyük mesele… “Avam takımı” olarak yabancılaştırıyoruz etrafımıza; sokak bizim değil, meydan bizim değil, çember bizim değil. Kendi yansımamız yok orada, bir takım markaların ve militarizmin malı edilen bu yerlerden geçip giden misafirler olarak konumlandırıyoruz, ev sahipleri bize bir dizi mesaj satıp duruyor.

Kim derdi ki peynirin teki çemberdeki yerini alacak ve bizlere mutlu yıllar dileyecek? Kim derdi ki bir GSM operatörünün bir taraftan engelliler dâhil genel olarak halktan (ç)alma yüzdesi artarken diğer taraftan ancak o bu parayla reklam yapmaya karar verince şehrin ortasındaki park erişilebilir olacak? Kim derdi ki şehirdeki eril militarist unsurlar cephesine mobilyalar, peynirler de dâhil olacak? Sizleri bilmem ama benim şehre aidiyet duygum git gide zedeleniyor. Bu durumda bakarak olmak gelir mi içimizden hemşehrilerimize, şehrimize?

Aidiyet duygusunun azalması ve şehirden yabancılaşma uzun vadeli, katılımcı, imece usulü çözümleri de git gide imkânsız kılmaktadır. Mahallesini, şehrini sahiplenmeyenler, olan biten hakkında söz sahibi olamayanlar tabii ki de o şehri daha hor kullanacak, katkı koymaya daha az yanaşacaktır.

Neoliberal, eril ve militarist unsurların o şehirde yaşayan birçok kişinin şehirle olan ilişkisini çürütme sorununa ek olarak, kamu kurumlarının mütemadiyen özel kuruma sorumluluk devretmesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta olarak önümüzde durmaktadır. Kamu ve özel arasındaki “işbirlikleri” ilk bakışta pratik çözümler sunar gibi gözükse de, birçok özel kurumun bu tür ilişkileri eşitsiz güç ilişkileri bağlamında ve çoğu zaman yapılan yolsuzlukların/adaletsizliklerin ört bas edilmesi için sus payı olarak kullandığını ve esas amacı kar yapmak olan yapıların kamu işlerine karışmasının insan merkezli hizmetler verilmesinin önüne kolaylıkla geçebileceğini şüphesiz biliyoruz. Şehir parsel parsel sermayeye bölüştürülürken, yukardakilerin olmaması için ne gibi önlemler alındığından bihaberiz. Sponsorlar neye göre belirleniyor? Şehri reklam panosu olarak kullanmanın sınırı nedir? Çemberlerin, parkların, sokakların sahibi bir kurum olarak Belediye midir yoksa bunlar şehirlilerin müşterekleri midir? Müştereklerimizin durmaksızın metalaştırılması, kiralanması konusunda bize fikrimizi soran var mıdır, olmalı mıdır?

İçinden geçtiğimiz sorunlu dönemde ihtiyacımız olan ortak, kolektif iradi kararlar üretecek mekanizmaları yaratmaktır. Söz, yetki ve karar hakkı aşağıdan yukarı doğru, tüm aşamalarda belirleyici olmalıdır. Belediye’nin yıllardır yönetilememesinin sonucu olarak içinde olduğu maddi çıkmazın aşılması ve sorumluluklarını hakkıyla yerine getirebilir duruma gelmesi için katılımcı bütçe için gerekli olan süreçler devreye konabilir, mahalle forumları düzenlenebilir, düzenli olarak hem yurttaşların, hem de alanda çalışanların katılımını sağlayacak şehir toplantıları kurumsallaştırılabilir. Siyasi kaygılarla atılmayan veya atılması geciktirilen adımlar ivedilikle atılabilir. Belediye ekonomik olarak düzlüğe çıkana kadar da gerekli şehir eşyalarının sağlanmasında küçük/orta ölçekli esnaf ve zanaatkârlarla, yerel sanatçılarla egemenlik kurma ve reklam amacı bu denli bağırmaksızın dayanışabilinir. Mahallelinin fikri alınarak önceliklerine göre onların da rızası ve katkısıyla gerekli önlemler alınabilir.

Kumsal Parkı özelinde, parkla ilgili gereklilikler mahalleli ile istişare içerisinde belirlenebilir, Belediye kapasitesi bağlamında yapabileceklerini yaptıktan sonra geriye kalanlar işler için de dayanışma çağrısı yapabilir, esnaf ve zanaatkarlar da küçük çaplı işler için katkı koyabilir ve ortaya herhangi bir monopol kurumun olmadığı, katılımcı ve kolektif bir süreç ve sonuç çıkabilirdi. Pek tabii ki işlerin imece usulü yürütülmesi daha yavaş, daha meşakkatli süreçler olabilir. Ancak bir yanlışı (yıllardır süregelen yolsuzluk ve usulsüzlüklerden kaynaklı kaynak yetersizliği) çözecekken üzerine bir yanlış (belediyelerin sermayedarlara bel bağlaması) daha eklemek, ilerki nesillerin başa çıkması gereken sorunları ancak da çoğaltacak, şehirde nefes almamızı zorlaştıran “kirliliklere” yenilerini ekleyecektir. Unutmayın, başka bir Lefkoşa mümkün! Ve bu yönde atılacak adımlar illa ki desteksiz kalmayacaktır.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.