Milliyetçilik ve resmi ideoloji-1- Ulus Irkad

0
258

ulusMilliyetçilik ve ulus-devletler ve hatta ulus devletlerin egemen  sınıflarını korumak için ürettiği resmi ideoloji aslında hep aynı paralelde gitmektedirler. Sosyalist veya sol mücadele ile bu ideolojilerin pek uyuşmadıkları gerçektir ama bazen bu terimler sol terimlerle karıştırılmakta ve bir anlam karışıklığı oluşmaktadır. Bu yazdıda bu tip karışıklıklar üzerinde duracağım:

Demir küçükaydın bir yazısında milliyetçilik konusunda şunları yazmaktaydı:

“Bu ilişki problemin çözümü için birçok ipucu vermektedir. Bağlantının kendisinden başlanabilir.

Yukarıda açıklanan olgulardan şöyle bir ilişkinin varlığı, bir bağıntı ortaya çıkmaktadır:

Sosyalizmin milliyetçiliği anlayamaması ile milliyetçiliğe yenilgisi veya teslim olması veya milliyetçileşmesi arasında kopmaz bir ilişki vardır.

Bu ilişki daha genel olarak şöyle de ifade edilebilir:

İnsanlık milliyetçiliğin ve milletlerin ne olduğunu bilemediği için milliyetçiliğin ve milletlerin kurbanı olmuştur.

Buradan da şu sonuç çıkar: insanlık milletin ve milliyetçiliğin ne olduğunu bilmediği için millet ve milliyetçiliğin kurbanı olmaya devam etmektedir ve bilemediği sürece de edecektir.

O halde, insanlığın var oluşu ve kurtuluşu ile millet ve milliyetçiliğin ne olduğunun bilinmesi arasında olmazsa olmaz bir ilişki bulunmaktadır.

Milliyetçilikle ancak milliyetçiliğin ve milletin ne olduğu anlaşılarak mücadele edilebilir.

Bu paradoks, bu tersine ilişki, bilgi ve nesnesi arasındaki ilişki bağlamında kategorik olarak şöyle de ifade edilebilir

Milletler ve milliyetçilik söz konusu olduğunda, Bilgi ve Nesnesi arasında ters oranlı bir ilişki vardır: Bilgi varsa, nesnesi olamaz; nesnesi varsa bilgi yoktur.

Bu kategorik ilişki, milletler ve milliyetçilik bağlamında şöyle de formüle edilebilir:

Milliyetçiliğin ve milletlerin ne olduğu bilinirse, Milliyetçilik ve milletler olamaz;  Milliyetçilik ve milletler varsa, Milliyetçiliğin ve milletin ne olduğu bilinmemektedir.

Bu ilişki şöyle de formüle edilebilir:

İnsanlık ulus ve ulusçuluğun ne olduğunu bilirse, ulus ve ulusçuluk var olamaz; ulus ve ulusçuluk var ise insanlık ulus ve ulusçuluğun ne olduğunu bilmiyordur.

Dikkat edilirse, bu ilişki, tıpkı Quantum fiziğindeki bir parçacığın konumunu ve hızını birlikte bilmenin imkânsızlığı gibi bir ilişkidir: parçacığın Konumunu biliyorsanız Hızını, Hızını biliyorsanız Konumunu bilemezsiniz.

Ulusçuluk ve ulus varsa ulus ve ulusçuluğun bilgisi yoktur; bilgisi varsa kendisi var olamaz”.

Niyazi  Kızılyürek de Kıbrıs yazıları adlı kitapta ulus konusunda şunları yazmaktaydı(sf.8):

“Sonuç olarak ulus, nasıl ve hangi biçimde oluşursa oluşsun, bir insane  grubunun ortak siyasi bilinç etrafında kümelenerek, siyasi özne olarak tarih sanhnesinde yerini alması veya bu iddia ile çıkış aramasıdır”.

Yine Kızılyürek “(sf.9) aynı yayında, “Ulusçu söylemde “haksız bir düşmanı” vardır ve onun varlığı “bizi” hem kendimizle yüzleşmekten alıkoyar, hem de yaptıklarımızın haklılığına ikna eder. Başka türlü olamazdı zaten. Milliyetçi ideolojinin etkili olabilmesi için her zaman kötü şeyler yapan bir “öteki”nin olması gerekir” diyordu.

Fikret Başkaya ulus ve ulusçuluk kavramlarının güçlü olduğu ülkelerde resmi ideolojinin varlığını Paradigmanın İflası adlı kitabında şöyle açıklamaktaydı (sf.20):

“Her sınıflı toplumda iktidardaki sınıflar, sömürüyü gizlemek, sömürü ve baskıyı meşrulaştırmak, mevcut düzenin  değişmezliği düşüncesini kabullendirmek amacıyla “efsaneler” üretirler. Kurulu düzenin devamı, ideolojik bulanıklığın sürdürülmesine ve hurafelerin egemen kılınmasına bağlıdır. İşte entellektürel, egemen olan sınıfların, gizli kalmasını  istediklerini açığa çıkarmaya çalışan, gerçeğin saptırılmış(reifiye) bir versiyonunu kabullenmmeye razı olmayan, iktidardakilerin empoze etmekten çıkarı olduğu “bir toplumsal değerler sistemi”ne başkaldıran; örneğin egemen ideolojiye, resmi tarihe karşı çıkarak, gerçekten yaşanmış olanla, yaşandığı varsayılan gerçeğin çarpıtılmış ya da “resmi versiyonu” arasındaki uyumsuzluğu ortaya çıkarmayı kendine iş edinen kişidir….Egemen olan sınıfların ve devletin her türlü politika ve uygulamalarını eleştirebilen, bu alanda hiçbir yasağa, tabuya, inkarçılığa itibar etmeyen, sorunları sadece ulusal planda değil, evrensel planda ele alıp kavramaya çalışan kişidir.”

Demir Küçükaydın iseSosyalizmin Milliyetçiliklke imtihanı başlıklı makalesinde şunları yazmaktaydı:

“Bu gün bütün tarihler aydınlanmayı dini inanç olarak gören, inancı da epistemolojik olarak akıl dışı veya hukuki olarak özel olarak tanımlayan anlayışıyla damgalıdırlar. Bütün tarihe böyle bakılmakta ve tarih böyle yazılmakta, böyle öğrenilmektedir. Ama bu öylesine kafalara yerleşir ki, bunun tarihi anlamayı mümkün kılmadığını anlamak mümkün olmamaktadır.

Bunu çok basit bir gözlem bile kanıtlar. Uygarlık öncesi, İlkel denilen topluluklardan yazılı bir şey kalmadığı için pek bilinmez ama bu gün yaşayan örneklerine bakıldığında tüm yaşam, her şey dinseldir. Benzer şekilde Klasik uygarlıklardan kalan tüm tarihi kalıntılar çanak çömleğin üzerindeki resimden, binalara, heykellere, müziğe kadar, tüm günlük davranışlar, siyaset, devlet, sanat, hukuk, vs. her şey dinseldir, dinin içindedir.

Ama bütün bunlar ne olduğu belli olmayan, genellikle batıl inanç, hurafe veya “ontolojik ihtiyaç” (o da her ne ise, İnanç geni bulduğunu iddia edenler bile var) ya da hukuki olarak kişiselle ilgili bir inanç kategorisi içinde ele alınırlar. Böylece bütün tarih anlaşılmaz ve irrasyonel bir hale gelir.

Eğer dinler bir inanç, bir ontolojik ihtiyaç, bir hurafe idiyse, tarihteki toplumlar emek üretkenliğinin derecesi o kadar düşük olmasına rağmen niçin bir “inanç” için onca korkunç bir emek harcamışlar, koca tapınaklar vs. yapmışlardır? Modern toplumun dininin, Aydınlanma’nın din anlayışının ortaya çıkardığı bu saçmalığının cevabı saçmalığı ortaya çıkaran anlayış olarak sunulur: O zamanlar bu günkü gibi akıl egemen değildi, bilim gelişmemişti, eskiden insanların bu nedenle akıl dışı inançları vardı. Dünyayı akıl dışı inançlar, hurafeler yönetiyordu. O nedenle böyle akıl dışı işler yapıp bir inanç adına muazzam miktarlarda artı ürünü harcadılar. Böylece tüm tarih akıl dışı, açıklanamaz olmaktadır, akıl dışılığının nedeni de bizzat yine o zamanlar şimdiki gibi aklın ve bilimin egemenliği olmadığı söylenmektedir.

Buradaki korkunç kendini üreten mekanizma açıktır. Aslında dine inanç diyerek, onların tüm toplumsal yaşamın örgütlenmesindeki ilişkisini yok ederek saçmalığı kendisi yaratmakta sonra da bunun saçmalık olmasının normal olduğunu, çünkü onların ilkel olduğunu akla dayanmadıklarını söylemektedir”.

Bu konudaki tartışmalara daha sonra da devam edeceğiz…

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.