Gezi’den Occupy’a mücadele döngüsü

0
170

Michael HardtNew York’ta 4-5 Ekim arasında gerçekleşen Talk Turkey Konferansı’nın “İşgal Dayanışması ve Küresel Sonuçları” adlı son panelinde konuşmacı olarak Michael Hardt (Duke University), Despina Lalaki (New York University), Jeffrey Goldfard (The New School) ve Luck Tran (Occupy Wall Street) yer aldı. Brezilya, Yunanistan ve Türkiye’deki sosyal hareketlerin bölgesel farklılıklarına rağmen küresel anlamdaki ortaklıklarının tartışıldığı panelde Hardt, özellikle devamlılık ve hareketlerin geleceği ne olacak sorusuna odaklanarak “çokluk” formu üzerinde durdu. Hardt konferans sonrasındaki Birgün’e verdiği röportajında birçok konuya değindi.

 

DEVAMLILIK VE LİDERLİK ÜZERİNE

» Brezilya, Yunanistan ve Türkiye’deki sosyal hareketlerde devamlılık ve hareketlerin geleceği ne olacak?

Özellikle ilgilendiğim konu Gezi sonrası aktivistlerin, tıpkı İspanya’da, Amerika’da veya diğer yerlerdekilerle benzer şekilde, devamlılık sorunsalı üzerine düşünüyor olmaları. Devamlılık derken, aktivistler şöyle söylüyorlar: “Bir meydanı birkaç aylığına örgütleme konusunda çok iyiydik ve çok güzel bir şey gerçekleşti.” Zuccotti Park’a katılan, Amerika’daki, Madrid’deki ve Gezi’deki diğer işgallere katılanlar için büyülü bir şey gerçekleşti; hatta insanlar bunun ne kadar yaşam değiştirici olduğunu fark ettiler. Fakat buradaki hayal kırıklığı bunun kısa ömürlü, geçici olması, sona eriyor olması. İki şekilde sona erdiğini düşünüyorum: Daha önce de söylediğim gibi, küçük bir alanı kısa süreliğine dönüştürmede iyiyiz ama bütün bir toplumu uzun dönemli ve sürekli bir biçimde dönüştürme konusunda iyi değiliz. Benim devamlılık olarak ifade ettiğim soru bu.

Bu mücadelelerin en belirgin özelliklerinden biri süreksizlikleri. Arjantin’deki 2001 isyanını düşünüyorum; bahsettikleri, soldan, solun kurumlarından kopuştu. Bu Gezi’nin ve 2001’den 2013’e kadar gerçekleşmiş diğer işgal ve yerleşimlerin de tipik bir özelliği. Bu solu reddetmek değil ama basit tanımıyla bize sunulan, “Hükümeti beğenmiyorsan, muhalefet partisine katıl veya bir dahaki sefere oy kullan” gibi siyaset biçimlerini, solun sadece partilerini değil uzun soluklu kurumlarını, halihazırdaki sendikalarını, halihazırdaki sol dergileri ve sol entelektüelleri reddetme durumu. Bunlardan kopuş var. Gezi Parkı, Occupy Wall Street, Indignados, Mısır ve Tunus’a dair güzel şeylerden biri de politize olma süreçleri olmasıydı. Yalnızca neyin nasıl yapılacağını bilen tecrübeli aktivistler değil, aslında daha önce siyaset içerisinde yer almamış insanların olduğu çoğunluk vardı. Temel olarak devamsızlık ve kopma vardı derken bundan bahsediyorum. Kırılmanın ilk hali.

» Bu kurumlardan topluca göç ne zaman gerçekleşecek?

Gezi’deki işgal ve yerleşimler solun kurumlarını yıkmak istemediler, sadece bu kurumları unuttular. Topluca çıkışın yolu buydu, “çıkalım ve bir şey yapalım”. Topluca çıkışla başlıyoruz, bir ayrışma süreci, hem rejimden ki en açık olanı bu, hem de solun siyaset yapma tarzından bir kopuşla başlıyoruz, ama kopma tek başına yeterli değil. Uzun ömürlü olması, toplumun bütününü dönüştürebilmesi için mekânsal ve zamansal olarak bir süre devam etmesi ve yalnızca nüfusun bir kısmıyla sınırlı olmaması açısından yeterli değil.

Devamlılık sorununu ele alırken faydalı gördüğüm yol süregiden durumun uluslararası ve uluslarüstü olduğunu teşhis etmek. Tunus’tan başlayıp Mısır’a, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki diğer ülkelerde, İspanya’da, Occupy Wall Street’te, Taksim’de, buna 2013 yazındaki Rio de Janeiro ve Sao Paulo’yu da katabiliriz, bir mücadeleler döngüsüne şahit oluyoruz derken, burada uluslararası ve uluslarüstü devamlılığı işaret ediyorum. Hepsi aynı değil ayrıca aynı insanlar da değil, bundan ziyade bir metafor olarak virüslerin her yeni ortama adapte oluşunu düşünüyorum. Burada paylaşılan bir müşterek, bunun da bir şekilde bir yerden diğerine geçme durumu var. İnsanlar esinleniyor ve bu istek ve uygulamaları aynen tekrar etmek yerine tercüme ediyorlar. Böylece uygulamal  arın kendisi, yerleşimler, forumlar, hatta çalışma grupları yerel durumlara bağlı oluyor. Yeni şekillerde siyaset yapma isteği ve yeni demokrasi şekilleri bir yerden diğerine geçiyor. Bu anlamda bunu bir döngü diye adlandırmak faydalı. Bir mücadele döngüsü veya uluslararası ve uluslarüstü devamlılığı tanıma durumu söz konusu. Özet olarak bu hareketlerin aktarılabilecek ve düzenlenebilecek 4 özelliğini görüyorum:

İlki, 2011’den bu yana gördüğümüz bu mücadeleler bölgesellikten besleniyor. 1999 ve 2001 Seattle’daki küreselleşme karşıtı protestolarla karşılaştırıldığında, bu mücadeleler yerel koşullarla bağlantılı. İkincisi, benim ve Anthony Negri’nin tanımladığımız şekliyle “çokluk (multitude)” formu: Hiyerarşik olmayan bir organizasyon biçiminin deneyimlenmesi. Yapılmak istenen ve denenen hiyerarşik olmayan değil ama merkezi bir karar alma yapısı veya komitesi olmayan bir organizasyonel yapı yaratma girişimi. Burada karizmatik bir lider, sınırımızın ne olduğunu veya ne yapacağımızı ve nasıl koordine edileceğimizi dikte eden merkezi bir komite veya merkez parti yapısı yok. Çoğu zaman “lidersiz” olarak tanımlanan ama benim yeni tarz liderlik olarak tanımladığım; farklı gündemleri olan, açıkça farklı gelenek ve kültürlerden gelen değişik grupların aynı alanda birlikte çalışabilmek için politik olarak beraber hareket edecekleri yatay bir yapı bu. Çokluk yapısı derken bunu kastediyorum. Mesela Tahrir’de, ne tek bir lider ne de yerleşimlerin arkasında duran bir parti vardı. Buna rağmen meydanda değişik güce sahip farklı ilişkilerde değişik gruplar vardı ve hiç değilse Tahrir’de 18 gün boyunca birbirleriyle çalışabildiler. Aynı durum İspanya’da, farklı kentsel yerleşimlerde, Zuccotti Part’ta ve Gezi’de de geçerli. Çokluk formu ve onun deneyimlenmesi dediğim, yeni bir örgütlenme şekli, yatay organize olma şekli.

Üçüncü özellik demokrasinin bir problem haline getirilmesi. Bu rüzgâr da Kuzey Afrika’dan geliyor. Avrupa ve Amerikan medyası, düzen güçleri şu şekilde okuyorlar bunu “Bizim gibi olmayı ya da 4 yılda bir seçimler olmasını diliyorlar.” Ancak onlar Avrupa demokrasilerine benzemek değil, demokrasiyi tekrar tasavvur etmek ve değiştirmek istiyorlar. Bu da ortak bir özellik. İki yıl sonra Mayıs 2013’te Türkiye’deki gelişmelerde ve farklı işgallerde de bu özellik var: Demokrasiyi tekrar bir soru haline getirmek ve demokrasinin ne olabileceğini tekrar düşünmek.

Dördüncü özellik ise müştereklerin talep edilmesi. Yalnızca neolberalizmin özel mülk dürtüsü, özel mülke dair karar verme, özelleştirme projeleri değil mesela bu örnekte parka alışveriş merkezi inşa etmek gibi, bir anlamda bu mücadelelerin kopmasına sebep olan herşey. Bir tarafta özel mülke ve neoliberalizme karşıtlık var ama diğer yanda devletin yönettiği kamusal alana karşıtlık var. Yalnızca kamu için özele karşı olmaktan ziyade, yeni bir durum, mülk yerine eşit ve serbet erişim olması. Bu bir özellik, ikincisi ise yapısal veya demokratik karar alma mekanizmasının olması. Bu yerleşimlerde geçici inşa edilen ortak bir alan vardı ve özel mülk veya devlet kontrolüyle tanımlanmıyordu. Bu demek değildir ki; organize olmayan, gelişigüzel veya spontan bir durum vardı. Oradaki alanı işgal edenlerin demokratik ve açık bir şekilde kendilerini yönetmeye ve örgütlenmeye yönelik yoğun bir çabaları vardı. Bu da dördüncü özellik.

» Peki bunu fark etmek bize ne sağlıyor?

Bu yaygın mücadelelerin uluslararası ve uluslarüstü devamlılığının farkında olmak moral veriyor, güçlendiriyor, sadece yerel veya ulusal duruma odaklandığımız takdirde göremeyeceğimiz bir gücün farkında olmamızı sağlıyor. Aslında bence alternatif küresel hareketlerin bir avantajı da küresel problemlerin anında farkına varıp, anında küresel bir vizyona sahip olmalarıydı. Yerelliğin, yerel kentsel projelerin tehlikelerinden veya potansiyel sınırlarından biriyse ulusal çerçeveye sıkışması ve bu nedenle başka bir yerden fark edilmemesi ve diğer hareketlere bağlanmaması.

» Demokrasi derken neyi kastediyoruz? Gerçek demokrasi ne demektir?

Gezi’de olanları düşündüğümüzde demokrasinin, Gezi’den gördüğümüz, ama mesela iktidar partisinden veya diğerlerinden göremediğimiz, şekilleri nelerdir? Dördüncüsü, ki benim için en içerikli müşterek sorusu budur, ne tür uygulamalar geliştirebilir ve bunları sürdürülebilir kılabiliriz? Kalıcı olması derken alanları sadece devlet tarafından kontrol edilmesi ve düzenlenmesi anlamında kamuya açmak değil, kolektif ve demokratik karar vermeye elverişli alanlar olarak kamuya açmaktan bahsediyorum. Bugün dünyadaki hareketler bu türden hareketler ve ben bunları birbirine bağlayarak gerçekten ne olduğunu fark etmeyi güç verici, faydalı ve ilhan verici buluyorum. Müşterekler için verilen mücadeleleri düşünün, basında yer almış olan, mesela bu yüzyılın başında Bolivya’daki su veya gaz için verilen mücadeleleri, 10 yıl önce İtalya’da suyun ortaklaştırılması için yapılan referandumu …hatta Berlin’deki, elektrik sistemini yeniden kamulaştırma ve devletin yönetimine sokmak için değil insanların elektiriğin nasıl üretileceğine, nasıl dağıtılacağına, ücretlerine dair karar alma süreçlerine katılabilecekleri yeni yollar arama anlamında bir kamulaştırma durumuydu. Bunlar ütopik mücadeleler değil, son derece uygulamaya yönelik, ilham verici mücadeleler. Bunları yerleşimlerde deneyimlediğimiz diğer şeylerle birbirine bağladığımız zaman daha uzun süreli, daha sağlam olabilirler. Bir kumaşın örülmesi gibi düşünüyorum ya da değişik tecrübeler veya değişik seviyelerdeki buluşlar gibi. İleriye dönük Gezi sonrası veya işgal, yerleşim sonrası sorunları bu eksende görüyorum.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.