Neoliberalizm, Gezi Olayları ve AKP’nin Hegemonya Krizi – Umut Bozkurt

0
345

Umut Bozkurt’un Gaile Dergisi’nin 228. sayısında yayınlanan yazısı

863_47695037245_4275_nBu yazıda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından bugüne Türkiye’de uyguladığı ekonomi politikaları, bu politikalar aracılığıyla nasıl bir hegemonya projesi oluşturduğu ve Gezi parkı olayları ve ekonomideki sorunlarla bağlantılı olarak deneyimlemeye başladığı hegemonya krizi irdelenecek. Kıbrıs’ın kuzeyinde yürürlüğe sokulan neoliberal politikaların mimarı AKP’nin Türkiye’de uyguladığı politikaların analizi sadece entellektüel bir merağı tatmin etmek adına anlamlı değil, aynı zamanda adanın kuzey yarısında murat edilen dönüşüme dair de bir fikir veriyor.

Öncelikle malumun ilanıyla başlamak gerekiyor. Onbir yıllık iktidarı boyunca AKP, neoliberal ekonomi politikaları uyguladı. Bilindiği gibi neoliberalizm özel sermayenin kâr yapabilirliğini engelleyen bütün kolektif yapıları tasfiye etmeyi amaçlar ve mali deregülasyon,  serbest ticaret, esnek döviz kuru, özelleştirme, esnek emek piyasaları, tarımın piyasalaşması, kemer sıkma politikaları gibi araçları içerir. AKP hükümeti 2008 küresel krizi sonunda IMF’yle anlaşma imzalamaktan imtina etmiş olsa da, IMF’nin makroekonomik istikrar hedefine sadık kaldı, bu amaçla bütçe kısıntılarına ve daraltıcı para politikası uygulamasına gidildi. Elbette neoliberal politikalar AKP’yle başlamadı. Türkiye ekonomisi devletin ekonomiden çekilmesini öngören 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte yapısal bir dönüşüm geçirmişti. Bu anlamda AKP ekonomide hali hazırda başlamış olan bu yönelimi sürdürdü.

Neoklasik iktisat ekonomiyi sayılar ve tablolar arkasına gizleyerek meselenin can alıcı noktasını, ekonominin insan hayatları üzerindeki etkisini maskeler. Siyasal iktisat ise bu maskeyi düşürmek amacıyla hareket eder. Her ekonomik karar bölüşüm ilişkileriyle ilgilidir ve her ekonomik karardan kazanç sağlayanlar ve zarar görenler vardır. Dolayısıyla ekonomide “ortak çıkar”, “ortak akıl” gibi çelişkisiz bir bütünü ima eden tanımlamalar ziyadesiyle sorunludur.

O halde AKP’nin ekonomi politikalarından kimler kazançlı çıkmış, kimler zarar görmüştür? Bu soruya verilen yanıt, Türkiye’den yola çıkarak küresele ulaşma imkânını da tanır; en temelde neoliberalizmin sınıf karakterinin ortaya koyulması anlamına gelir. AKP iktidara geldiği 2002 yılından itibaren kabul ettiği yasalarla sosyal devleti ortadan kaldırmaya ve tüm kamu hizmetlerini piyasalaştırmaya çalıştı. 2008 yılında Meclisten geçen Sosyal sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu emeklilik yaşını yükseltmeyi, emeklilik maaşı, engelli ve ölenlerin maaşını almaya hakkı olan yakınlarının maaşlarını azaltmayı amaçlıyordu [1]. Emeğin esnekleştirilmesi, özelleştirmeler de AKP hükümetinin önemli politika araçları oldu. Hükümetin neoliberal ideolojisi kentsel dönüşüm projelerinde de açıkça kendini gösterdi. AKP’nin “kentsel dönüşüm”den kastettiği şey aslında kamuya açık parkların, yeşil alanların, tarihi binaların yıkılması, kentin belli bölgelerinde yaşayan yoksul nüfusun doğup büyüdükleri mahallelerinden koparılması ve “istenmeyen alanlar ve insanların” alışveriş merkezleri, ofis alanları, gökdelenlerle yer değiştirmesiydi[2].

AKP’nin neoliberalizmi aslında 1970lerden beri Siyasal İslamı temsil eden, içinden doğduğu Milli Görüş geleneği içindeki öncellerinden neden daha fazla oy aldığını da açıklıyor. AKP’nin aynı gelenekten geldiği Milli Selamet Partisi, Refah Partisi gibi partilerden ayrıldığı en önemli husus, uygulanan ekonomi politikalarının sadece kaybedenlerinin değil, kazananlarının desteğini de almayı başarmış olmasıdır. Örneğin Milli Selamet Partisi oligopolist büyük işletmeler yaratan ithal ikameci sanayileşme modelinin uygulandığı 1970lerde bu politikalardan mağdur olan küçük ölçekli işletmelerin sahibi endüstri ve ticaret burjuvazisinin desteğini almıştı[3].

AKP ise Siyasal İslamın geleneksel tabanının ötesine geçerek küreselleşme koşullarında ortaya çıkmış ikinci kuşak burjuvazinin de desteğini almayı başardı. “Anadolu burjuvazisi” diye de anılan bu ikinci kuşak burjuvazi, 1960 ve 1970lerde yükselen birinci kuşak burjuvazi ya da “İstanbul burjuvazisi”nden farklı olarak 1980 sonrası süreçte birçok Anadolu kentinde yükselmeye başlamıştı. Bugün ikinci kuşak burjuvazi sadece küçük ve orta ölçekli işletmeleri değil, büyük firmaları da içeriyor. Özellikle 1990dan sonra Anadolu burjuvazisi içinde bazı sermaye gruplarının ihracata yönelerek İstanbul burjuvazisine denk büyük şirketler oluşturdukları görülebiliyor[4]. İkinci kuşak burjuvazinin yükselişi, AKP kadrolarının partinin önceli Refah Partisinden kopmasında da hayli etkili olmuştu. Zira ihracat olanaklarıyla birlikte güçlenmeye başlayan ve serbest piyasa ilkelerini benimseyen Anadolu burjuvazisi giderek Milli Görüş hareketinin “Adil Görüş”, toplumsal adalet, yeniden bölüşüm, yoğun devlet müdahalesi gibi görüşlerinden uzaklaşmaya başlamış, kendilerini daha iyi temsil edebilecek yeni bir politik örgütlenme arayışına girmişti[5]. Ancak, şunun da altının çizilmesi gerekiyor. AKP ekonomi politikaları açısından sadece ikinci kuşak burjuvazinin çıkarlarını gözeten bir politika izlemedi. 2002den beri izlediği icraatlarıyla hem birinci hem de ikinci kuşak burjuvaziyi memnun etmeye çalıştı.

Öte yandan, AKP’nin ekonomi politikalarının emekçi sınıflar için olumlu olduğunu söylemek çok güç. AKP döneminde kısa vadeli sermaye hareketlerinden dolayı ekonomide belli bir büyüme trendi yakalanmış olsa da bu büyüme ne işsizliği azalttı ne de reel ücretlerin yükselmesini sağlayabildi. AKP’nin yoksullukla mücadele gibi bir önceliği hiç olmadı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) yapmış olduğu bir araştırmaya göre Türkiye, kuruluş üyeleri arasında gelir dağılımının en eşitsiz olduğu ülkeler arasında sayılıyor[6]. Burada ilginç bir soru akla geliyor. Hatırlanacağı üzere 2011 seçimlerinde AKP oyların yüzde 50sini almıştı. Yapılan bir kamuoyu araştırmasında, AKP’nin oylarının çoğunluğunun ev kadınlarından, çiftçilerden, özel sektördeki mavi yakalı işçilerden ve işsizlerden geldiği kaydedilmiş. AKP varoşlarda oyların yarısından fazlasını almış.[7]. Bu durumda öne çıkan soru: AKP kitlelerin yaşam koşulları üzerinde bu kadar olumsuz etkiler yaratan neoliberal reformlar uygulamasına rağmen neden böylesi bir seçmen desteği almakta başarılı oluyor? sorusudur.

Elbette bu sorunun yanıtları muhteliftir ve bu kısa yazıda bu konuyu derinlemesine irdelemek mümkün değildir. Ancak iki faktörün altının çizilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi AKP hükümetinin yoksul seçmenlerin rızasını alabilmek için başvurduğu sosyal yardımlar ve şartlı nakit transferi gibi uygulamalardır. AKP son dönemde 1986 yılında kurulan Sosyal Yardimlasma ve Dayanismayi Tesvik Fonunu etkili bir şekilde kullanarak yoğun bir şekilde sosyal yardım dağıtma çabasına girdi[8]. Yapılan bir araştırmaya göre, 2003- 2007 arasında Teşvik Fonunun kaynaklarının % 54ü gıda, kömür gibi parasal olmayan yardımları içerirken, %23ü yoksul ailelerin çocuklarını okula göndermesi karşılığında verilen aylık ödemeyi içeren şartlı nakit transferlerine harcanmıştı[9]. Öte yandan, belediyelerin de 2003 yılından beri sosyal yardım dağıtmak konusunda öne çıktığını görebiliyoruz. İftar yemekleri düzenleyen, vatandaşa kömür yardımı gibi yardımlarda bulunan belediyeler öne çıktı. Ancak aslında bu hizmetlerin çok azı doğrudan belediye bütçesinden karşılanıyor. Daha ziyade bu yardımlar belediyelerin hayır fonuna yardım yapan bireylerden geliyor. Özel kişilerin hayırseverliğine bağlı yardımlar ise sürecin devamlılığı ve güvenilirliği açısından önemli sorunlar barındırıyor.

Bugün pek çok yazar, AKP iktidarını ünlü Marxist teorisyen Antonio Gramsci’nin hegemonya projesi tanımına referansla tanımlıyor. Gramsci, hegemonya projesi kavramını belirli bir sınıf/grubun kendi çıkarlarını bağımlı sınıfların kısa dönemli çıkarlarıyla eklemleyerek egemenliğini tesis etmesi olarak tanımlıyor[10]. Bu anlamda da AKP yönetimi egemen sınıfların, -ki burada hem birinci kuşak burjuvazi hem de ikinci kuşak burjuvazi kastediliyor- hegemonyasını bağımlı sınıflar üzerinde tesis etmişe benziyor. Peki Gramsci’de çok hayati bir öneme sahip olan bağımlı sınıfların rızası nasıl alınıyor? Burada sembolik/kültürel alanın önemi ortaya çıkıyor. Egemen sınıfların bağımlı sınıflar üzerinde hegemonya kurabilmeleri için en önemli faktör toplumda genel kabul gören bazı değerlerin paylaşılması. Bu anlamda AKP’nin hegemonyasını tesis eden tek şey sosyal yardım politikaları değil. İdeolojik semboller ve dini/sembolik kodlar da büyük bir önem taşıyor. Parti, toplumda genel kabul görmüş muhafazakarlık, sunni İslamcılık gibi eğilimleri kullanarak hegemonyasını pekiştiriyor. İlginç bir şekilde AKP’nin ilk döneminde İslamcılığı yadsıyıp neoliberalizmi açıkça benimsediğini açıklamasına rağmen, parti başkanı Erdoğan’ın yoksul kesimlerle sürdürdüğü teması, örneğin iftarını yoksul gecekondu mahallelerinde açması, saçını büyüdüğü yoksul mahalledeki berberde kestirmesi gibi eylemleri toplumdaki birçok kesimin AKP’yi neoliberalizmden uzak düşünmesine sebebiyet vermiştir[11]. En temelde bu gibi semboller kullanılarak amaçlanan, parti kadroları ve yoksul kitleler arasındaki sınıfsal ayrımların görünmez kılınmasıdır[12]

AKP’nin bağımlı kitleler üzerinde kurmuş olduğu bu hegemonyası hiç kuşkusuz ekonomide başarı gibi argümanlarla da pekiştiriliyor. Türkiye ekonomisi 2010 ve 2011de yüzde 8den fazla büyüme kaydetti.[13] Ancak Türkiye ekonomisi oldukça kırılgan bir yapıya sahip. Zira daha önce de belirtildiği gibi ekonominin büyümesinın ardındaki temel dinamik yetersiz ya da düşük olan tasarruf oranı değil, büyüme ve yatırımlar için gerekli olan yabancı sermayedir. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin büyük bölümü ise sıcak para denen hızlıca nakite dönüştürülebilen araçlara (yani market, mağaza, fabrika yerine devlet tahvili, hazine bonosu, hisse senedine) yatırılıyor. [14]  Ülke ekonomisinde endişe üreten herhangi bir gelişme olması durumunda ülkeyi terkeden sıcak para Türkiye’deki 1994 ve 2001 krizlerini de tetiklemişti. Bir başka sorun ise özellikle enerji ve hammade ithalatından ötürüyüksek cari açığın sözkonusu olmasıdır[15]. Dolayısıyla Türkiye’de AKP döneminde yaratılan görece refah aslında dış borca bağlı ve her an bir ekonomik krizle alaşağı edilebilecek kadar kırılgan. Nitekim 2012deki büyümesi %2 olarak kaydedilen Türkiye, IMF’nin tahminlerine göre 2013 %3,4 oranında büyüyecektir[16].

Bu yıl Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyen iki önemli gelişme kaydedildi. Birincisi, Gezi olaylarıydı. Gezi olayları sonrasında Türk lirası Euro karşısında değer kaybederek 2.45 liradan 2.47 liraya çıktı.[17]. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Gezi olayları sebebiyle borsadan 1.35 milyar dolar net sermaye çıkışı olduğunu açıklamıştı.[18] İkinci gelişme ise Amerikan Merkez Bankası FED’in para musluğunu kısma kararı alması oldu. Haziran ayında FED başkanı Ben Bernanke, ABD Merkez Bankası’nın, ekonominin iyileşmeye devam etmesi halinde bu sene sonlarına doğru tahvil (borç senedi) alımı programını yavaşlatabileceğini ve gelecek sene de tamamen bitirebileceğini söyledi. Son yıllarda FED aşırı düşük faiz ve esnek para politikasıyla ABD’ye oradan da dünyaya likidite pompalamıştı. Ama FED’in artık faizleri artırma sinyalleri vermesinin küresel likiditeyi azaltacağına yol açaçağı söyleniyor[19]. Nitekim Türkiye gibi yükselen pazarlardan sıcak para çıkışı yaşanmaya başladı[20].

Bir yanda AKP hükümetinin Gezi olaylarıyla iyice su yüzüne çıkan otoriter ve antidemokratik eğilimleri, öte yanda gelir adaleti sağlamayan, dış borca bağlı büyüdüğü için kırılgan bir yapıya sahip olan Türkiye ekonomisi, bize AKP’nin 2002den beri tesis etmiş olduğu hegemonya projesinin ciddi bir krizle karşı karşıya olduğunu söylüyor. AKP hükümetinin alkol yasağı, kürtaja kısıtlama gibi özel alana muhafazakar müdahaleler olarak tanımlanabilecek icraatları da bu hegemonyanın zayıflamasında etkili olmuş, bu gibi müdahalelere duyulan tepkiler de Gezi olaylarını tetiklemiştir. Son tahlilde, AKP’nin Siyasi İslamın toplumsal tabanının ötesine geçerek, yüzde 50lik bir oy toplamayı başarabilmesinde toplumun farklı kesimlerinden aldığı desteğin önemli bir rolü vardır. Erdoğan’ın “zorla evinde tuttuğu yüzde 50lik kesim” arasında türbanlı kızlar olduğu kadar “yetmez ama evetçiler”, Sol Liberaller, Kürtler, bugüne dek ekonominin gidişatından memnun olan birinci ve ikinci kuşak burjuvazi gibi farklı kesimler yeralıyor. Ancak ekonominin darboğaza girmesi, AKP hükümetinin otoriter yönelimlerini sürdürmesi gibi etkenler bu ittifakı tuzla buz edebilir. AKP’ye olan tepkilerin alternatif bir siyasi örgütlenmeye kanalize olmasının şu konjonktürdeki zorluğu AKP’nin güçten düşüşünü ertelese de, AKP için bu süreç sonun başlangıcı olabilir…

 

 

________________________________________

[1] Cosar, Simten ve Metin Yegenoglu. 2009. “The Neoliberal Restructuring of Turkey’s Social Security System.” Monthly Review (April), 36–49, s.43

[2] Tugal, Cihan, “ Occupy Gezi: The Limits of Turkey’s Neoliberal Success”, Jadaliyya, 4 Haziran 2013

[3] Toprak, Binnaz. 2005. “Islam and Democracy in Turkey.” Turkish Studies, 6:2 (June), 167–186, s. 180

[4] Gulalp, Haldun. 2001. “Globalization and Political Islam: The Social Bases of Turkey’s Welfare Party.” International Journal of Middle East Studies, 33:3, 443–448., s.444

[5] Gümüscü, Sebnem ve Deniz Sert. 2010. “The March 2009 Local Elections and the Inconsistent Democratic Transformation of the AKP Party in Turkey.” Middle East Critique, 19:1 (Spring), 55–70, s. 963.

[6]  Üstündağ Erhan , “Türkiye Gelir Eşitsizliğinde OECD Şampiyonlarından”, bianet, 22 Ekim 2008

[7] Odak Arastirma, 2006dan aktaran Yildırım, Deniz. 2009. “AKP ve Neoliberal Populizm”, Ilhan Uzgel ve Bulent Duru, ed., AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu,Ankara: Phoenix Yayinevi.

[8] Bugra, Ayse, veAysen Candas. 2011. “Change and Continuity under an Eclectic Social Security Regime: The Case of Turkey.” Middle Eastern Studies, 47:3 (May), 515–528, s. 521

[9] Y Yildırım, Deniz. 2009. “AKP ve Neoliberal Populizm”, Ilhan Uzgel ve Bulent Duru, ed., AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Ankara: Phoenix Yayinevi., s.98

[10] Gramsci, Antonio. 2000. The Gramsci Reader: Selected Writings 1916–1935, David Forgacs, ed. New York: New York University Press, s.206

[11] Tugal, Cihan. 2011. “The Islamic Making of a Capitalist Habitus: The Turkish Sub- Proletariat’s Turn to the Market.” Research in the Sociology of Work, Vol. 22, 85–112, s.91-92

[12] Saracoglu, Cenk. 2011. “İslami-Muhafazakar Milliyetçiliğin Millet Tasarımı: AKP Döneminde Kürt Politikası”,Praksis, No. 26, 31–54.

[13]“Türkiye 2010′da yüzde 8.9 büyüdü”, Hürriyet, 31 Mart 2011,http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/17421517.asp;  “Türkiye’nin 2011 büyüme hızı %8,5”, bbctürkçe, 2 Nisan 2012, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/04/120402_turkey_growth.shtml

[14] Özdemir Ali, “Sıcak Para Nedir?”, Milliyet Blog, 3 Şubat 2013, http://blog.milliyet.com.tr/sicak-para-nedir-/Blog/?BlogNo=400485

[15] Taşpınar Ömer, “Amerikan ekonomisi ve Türkiye’de kutuplaşma”, Sabah Gazetesi, 29 Temmuz 2013

[16] Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Bakanlığı Ekonomik Görünüm Sunumu, Ağustos 2013, www.ekonomi.gov.tr/files/Ekonomik_Gorunum.ppt‎

[17] Uras Güngor, Milliyet, “Ekonominin geleceği Tayyip Erdoğan’a bağlı”, Milliyet, 7 Haziran 2013

[18] ‘Gezi olayları sebebiyle borsadan 1.35 milyar dolar çıktı, Hürriyet, 18 Haziran 2013

[19] İbid.

[20] Gürsel Seyfettin, “Plots out, common sense in”, Today’s Zaman, 15 July 2013

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.