Bir Pankartı Kaptırmamak – Tegiye Birey

0
171

Pankart kaptırmamanın önemini anlayamamıştım ilk pankart kaptırmama planına müdahil olduğumda. O kadar eylemin içinde bir çapıt parçasını kaptırmamaktıydı en elzemi? Öyleymiş. En önemlisi değil belki ama, önemliymiş. Pankart bir çapıt parçası ve ayakkabı boyasından ötesiymiş, hissettirdiği tehdit sonucu sansürlenmeye çalışılması da pankartın varlığının, görünürlülüğünün işlevinin geçerliliğine işaretmiş.

YKP-fem’in ilk önce 2010 Ağustos’unda gerçekleştirilen Anti-militarist Barış Harekatı’nda açtığı, ve daha sonraki anti-militarist eylemliliklerinde taşıdığı ‘Ayşe Tek Yol Feminizm’ pankartının da 80lerde devrimci eylemlilik içinde olan kişilerde bir takım ‘hassasiyetler’ yarattığı iddialarıyla karşılaştık.

Bu pankartın doğuşu:

YKP-fem aktivistleri olarak elimizde boya, bağdaş kurmuş bacaklarımızın içinde birinin eskimiş çarşafı ile otururken beyin fırstınası yapmaktaydık…Sosyalist bir partinin tabanından örgütlenen feministler olarak, anti-militarist şiarımız ne olabilirdi? Birkaç bardak çay ve havada uçuşan bir dizi fikirden sonra, işgalcinin kod adı olan Ayşe’ye evine dönmesini yüzlerce kişiyle haykıracağımız bu etkinlikte, feminizmin pusula olmadığı bir geri dönüşün idealimizden çok uzaklarda sonuçlanabilecek bir uğurlamaya denk geleceğini haykırmak istediğimize karar verdik. Ayşe’ye yol gösterirken, ona evine dön derken, bunun salt bir ‘bağımsızlık’ istemi değil, anti-militarist bir toplum düzenini, feminist ve sosyalist bir geleceği tahayyül eden bir işgal karşıtı duruş olduğunun içini doldurmaya çalıştık.

Peki bunu demenin birden fazla yolu olabilecekken neden ‘Ayşe tek yol feminizm’? Bunun Dev-yol geleneğinden gelen ‘tek yol devrim’ sloganıyla ilişkisi neydi? Ayşe Tek Yol Feminizm, sanılabileceğinin aksine ne herhangi bir siyasi geleneği sahiplenmek (sahip olmak, genel olarak mücadeleler veya özel olarak sloganlar özel mülkiyetmiş gibi davranmak bize göre kendiliğinden tartışma kaldıracak bir tutum) ne de bu mücadeleleri hafife alıp, devrimin üzerine çizgi çekip onun yerine feminizmi koymaktı. Feminist mücadelenin eşitlikçi ve özgürlükçü diğer mücadelelere içkin bir mücadele olduğunu YKP-fem’in kuruluşundan bu yana geçen iki buçuk senenin izin verebileceği ölçüde pratiğimize de yansıtmışızdır, bunu daha esaslı yapabilmenin yöntemlerini geliştirmeye da açığızdır. ‘Tek Yol’ kelimelerinin kullanılmasındaki amaç sanılanın aksine, bahsi geçen feminizmin geçmişteki mücadeleye selam vermesidir. Devrimci mücadelenin feminizm eksiğini o dönemi yaşayan kadınlardan duyup öğrenip bunu asla görmezden gelmemekle ve ölümü veya acıyı yüceltmemekle beraber, değişim uğruna verilmiş somut tavizlerin selamlanması, tıpatıp aynı şekillerde değil ama yine o mücadelenin inandıklarının içkin bir yerinden söz üretmeye çalışan bir feminizm ortaya konulmayı hedefleyen. Tam da pankartı itham eden düşünce şekillerini sorunsallaştırmayı hedefleyen bir feminizm aynı zamanda. Ronald Barthes’in Bir Sevgilinin Söyleni kitabında iki sevgili arasındaki iletişimsizliği anlatmak için sarfettiği bir laf vardı: Beni olmadığım yerde arıyorsun. Bu da benzeri bir hesap. Bizi olmadığımız bir yerde arıyorlar. Varolan, alışılagelmiş ve ön tıkayıcı tartışmalar (bir mücadeleyi diğerinden üstün tutmak çabası, geçmiş mücadeleler ve gelenekleri üzerinde hak talep etmek çabası vs.) içinde değerlendirdikleri bir slogan, bu tartışmanın içinde değil, bu düşünsel mekanda yer talep etmiyor. Bizi olmadığımız bir yerde arıyorlar. Böylelikle eleştiriler işin kaynağından, amacından kopuk olduğu anda işlevlerini yitiriyorlar. Bizi olmadığımız bir yerde arıyorlar.

 

Duygulanımı Görmezden Gelmemek: Hassasiyetler…

Değinmek istediğim bir başka nokta da bu konuda ‘hassasiyetlerin’ olduğunun hatırlarılması. Peki nedir bu hassasiyetler? Tek Yol Devrim sloganıyla idam edilenler, işgence görenler, bedel ödeyenler var diye hatırlatılıyor bize. Ve bunun doğal sonucunun bu sloganın başka bağlamlarda değiştirilerek kullanmasının bu hassasiyetleri görmezden gelmek olduğu söyleniyor. Devrimci mantığa ters değil mi halbuki bütün bu sahiplenmeler, yanına yaklaştırmamalar, sabitleyip geçmişte bırakmalar? Uğruna birçok kayıp yaşanan bu mücadeleye iyileştirme önerileriyle bugün müdahil olmaya çalışan feministlerin olması olumsuz hassasiyetler yaratmanın aksine umut verici, temel benzeştirici bir adım olarak algılanamaz mı? Verilen mücadeleye saygı duymak mücadelenin ve onun slogan gibi araçlarının tabulaştırılmasından, yukarıda bir yerlerde dokunulmaz, bugüne dair işlevsiz bir yere konmasında mı yatar yoksa şimdiye, şu ana karışmasında, verilen mücadelelere içkin edilmeye çalışılmasında mı yatar?  80lerde verilen mücadelenin feminist açıklarıyla ilgili konuşan, o dönemleri tecrübe etmiş bir çok kadınla yaptığımız tecrübe paylaşımı aracılığıyla belleklerimizdedir, gündemimizdedir. Ancak bu eleştiriyi anti-militarist barış harekatında feminist, sosyalist söz üretmeye çalışırken yapıyor olduğumuzun iddia edilmesi, basitçe zorlama olmuştur ve pankartı eylemin bağlamından koparmakla sonuçlanmıştır; bizi bize değil, varsayımların sahiplerinin düşünce mekanizmalarını anlatmıştır bize daha çok. Bu noktada bu düğüm ne YKP-fem’in pankartı bir daha açmamasıyla çözülür ne de bahsi geçen hassasiyetlerin görmezden gelinmesinden. Bu kriz anı ancak da gündemimizde ön sıraya koymadığımız siyaset yapma şekilleri hakkında bize düşünme ve tartışma fırsatı verir, hem bu pankart özelinde hem de genel olarak.

Tek yol tartışmak. Coğrafyamızda sol mücadele içi jenerasyonlar arası diyaloğun zayıf kalan bir alan olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. ‘Abilerin’, ‘ablaların’ mücadeleye müdahil olan kişilere sorunsallaştıramayacakları dersler ve kurallar öğrettiği bir alandan bahsetmiyorum; müdahil olmayı seçen kişilerin eşit derecede politik özne sayıldığı, geçmişi de şimdiyi de geleceği de düşünsel olarak yeniden kurgulamaya açık kılan ve dolayısıyla kendini yenilemeye, yeniden umut ve enerji vermeye, genişlemeye açık ufuk açıcı bir düşünsel mekandan bahsediyorum. Böyle bir alanı yaratmak görevi de bu alana müdahil olan her kişiye düşmektedir.