Foti Benlisoy: Syriza’yı Syriza yapan sokak muhalefeti

0
220

Foti Benlisoy ile solun seçimlerde büyük bir çıkış yakaladığı Yunanistan üzerine sendika.org konuştu.

Yunanistan’ın 17 Haziran seçimi, çok muzafferli bir denklem ortaya koydu. Bu sürecin galibi kimdir aslında?

Seçim sonuçları değerlendirilirken kullanılan bir örnek neredeyse bir tür klişe halini aldı. Birkaç gündür görebildiğim bir dizi yazıda sürekli olarak “Pirus zaferi” tabiri kullanılıyor. Malum Epir kralı Pirus, Romalılar karşısında çok büyük kayıplara mal olan bir zafer kazanır. Rivayete göre galibiyetini tebrik etmek isteyen bir komutan yanına gelince kral, “Böyle bir zafer daha kazanırsak Romalılar işimizi bitirecek” deyiverir. Gerçekten de Yeni Demokrasi ve yapısal uyum programı taraftarı partiler için tam manasıyla bir Pirus zaferi söz konusu. Yeni Demokrasi sağın bütün kirini pasını bir araya getirdi. Muazzam bir korku seferberliği, bir “kara propaganda” kampanyası yürüttü. İşte “Syriza birinci gelirse bankalardaki hesaplar dondurulacak. Sermaye kaçışı yaşanacak, Yunanistan AB’den atılacak ve bir üçüncü dünya ülkesi olacak” gibi…

Pratik uygulamalar da oldu sanki bu korkuları tetiklemek için… Bankalardan paralar çekildi vs…

Eurobank’ın çalışanlarına müşterilerine böyle söylemlerle hitap etmeleri tavsiye edilmiş. Bunun dedikodusu dolandı hatta bu konuda dava da açıldı Syriza tarafından. Müşterilerine yönelik olarak, “Syriza iktidara gelirse banka zor durumda kalacak, taşınmak zorunda kalacak, sakın oy vermeyin” gibi söylemler kullanılmış. Yani sadece medyayla sınırlı kalan bir söylem değil bu. Üstelik Yeni Demokrasi’nin bu kara propaganda kampanyasına Spiegel’den Financial Times’a yabancı ana akım basın ve Avrupa siyasal eliti de bilfiil dahil oldu.

Bu korku tabii bir seferberlik yarattı. Yunan sağını küçümsüyoruz. Neticede bir iç savaştan çıkmış, aslında militan bir sağdan bahsediyoruz. 1974’ten sonra Karamanlis’le birlikte bir tür cephe, yani Yeni Demokrasi oluştu. O blok içerisinde merkez sağ unsurlar kadar eski kralcılar, eski Alman işbirlikçileri, eski faşist güçler de yer aldı. Süreç onları daha mutedil bir çizgiye itti. Şimdi kriz bağlamında Yunan siyasal merkezi çökerken sağın bütün bu kiri pası o naftalinli dolaplardan çıkıyor. Sağ da sol gibi radikalleşiyor. Bunları bir seferliğine Yeni Demokrasi lideri Samaras toparlamayı başardı. Adeta “komünizm tehdidine” karşı bir seferberlik yarattı. Toparladı derken birazdan Altın Şafak’ı konuşuruz, tam da toplamadı aslında.

Dolayısıyla böyle bir galibiyet elde etti ama 6 Mayıs’taki ilk seçimlerden sonra söylenmiş olanları bugün de söylemek mümkün. Yunan siyasi merkezi çözülmüş durumda. Türkiye ile paralellik kurarsak 2001 krizinin ardından bizde de siyasal merkez çökmüştü ve AKP bu boşluğun üzerine gelmişti. Tabii şimdi Yunanistan’ın şansı veya şanssızlığı (nereden baktığımıza göre değişir), bir AKP’nin, yani burjuvazinin siyasal temsil krizine son verecek bir yeni siyasal aktörün ortaya çıkmaması. Bilakis bu siyasal boşluğu, şimdilik kaydıyla da olsa, kararsız bir biçimde de olsa, Yunan solu ve toplumsal muhalefetinin mücadeleleri, onun iradesi olmaya çalışan bir dizi parti doldurmuş durumda.

Dolayısıyla 6 Mayıs seçimlerinin sonuçlarıyla 17 Haziran seçimlerinin sonuçları arasındaki tüm farklara karşın, en önemlisi son seçimlerde bir hükümet kurulabilmiş olmasına karşın, sürecin temel bir eğilimi tersine çevrilmiş değil. O da Yunan siyasi merkezindeki çözülme hali. Memorandum taraftarı, yani neoliberal yapısal uyum programını yürütme arzusundaki partilerin geleneksel toplumsal tabanında bir erime, çözülme hali var. Keza, geçen seçimlerin açığa çıkardığı önemli bir sosyal dinamik bu seçimlerde de teyid oldu. O da siyasal alanda söz konusu olan kitlesel ölçekte radikal sola doğru kayış. Bu muazzam kitle elbette radikal solun tüm politik-programatik önermelerine sahip çıkmıyor ama biraz önce bahsettiğim tüm basınca rağmen kararlı bir biçimde sola yöneliyor. Zaten bu nedenle seçimin asıl galibi sayılması gereken de yüzde 27 oy alan Syriza.

Yunan solunun seçimler düzeyindeki en büyük başarısı bu. 1958 tarihinde EDA adlı parti, İç Savaş’ın yenilgisinin ardından solun, antifaşist mücadele sırasındaki ulusal kurtuluş cephesinin bir anlamda kalıntılarının yeniden yüzeye çıkmaya başladığı dönemde yanılmıyorsam yüzde 25 civarında oy almıştı. Ondan daha da büyük bir başarı söz konusu.

Bu başarıyla neden olan aslında yukarıda andığım eğilim, yani merkez politikanın çözülmesi. 1974’ten, yani cuntanın çözülmesiyle parlamenter sisteme geçilmesinden itibaren merkez sağ Yeni Demokrasi ile merkez sol PASOK’un dönüşümlü bir şekilde iktidar olduğu bir siyasal sistem söz konusuydu Yunanistan’da. Bu partilerin çok yakın bir geçmişe kadar toplam oyları yaklaşık yüzde 80’di. Bugün baktığımızda bu toplam yüzde 40’lar civarına inmiş durumda ki, bu muazzam bir temsil krizi, bir siyasal boşluk demek. Bu siyasal boşluk da solun bu ölçekte bir yükselişine tekabül ediyor. Bu Syriza açısından büyük başarı. Tabii Syriza’nın da kendi içinde zaafları ve çelişkileri var ama bir Atina haritasını, Pire haritasını, Selanik haritasını elimize aldığımızda neredeyse sınıfsal bir bölünmeyi görüyoruz. Zengin mahallelerde kitlesel olarak Yeni Demokrasi’ye oy verilmiş. Yoksul ya da alt orta sınıf mahallelerinde ise Syriza neredeyse tek parti konumunda. Emekçi mahallelerde Syriza’ya bir sınıf oyu verme durumuyla karşı karşıyayız. Dahası 45-50 yaşın altında da Syriza açık ara birinci parti görünüyor. Oyun sadece niceliksel ölçümüne değil, niteliksel verilere de baktığımızda sol açısından ciddi bir durum söz konusu. Buna Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) oyunu katarsak, cılız da olsa bazı küçük oluşumların, örneğin diğer bir sol ittifak olan Antarsya’nın oyunu katarsak çok ciddi bir yekûn tutuyor. Bu anlamda seçimin en büyük galibi soldur.

Merkezin çözülmesi tabii ki önemli ama Türkiye’de krizin ardından AKP çıktı. Peki Yunanistan’ın sihri ne de sandıktan sol çıktı?

Türkiye’de o yıllarda olduğu gibi bir siyasal temsil krizi yaşanıyor ama Yunanistan’da bu temsil krizi organik bir krize dönüştü aslında. Gramsci’nin “organik kriz” tabirini ödünç alarak şöyle diyebiliriz: Hakim sınıf aşağıdan gelen bir meydan okumayla, kapsamlı ve yoğun bir tepkiyle karşı karşıya ve bu bağlamda siyasal temsile ilişkin geleneksel biçimler (mesela partiler, ana akım medya ya da parlamento dahil temsili kurumlar) daha önce temsil eder oldukları sınıf ya da sınıf fraksiyonlarınca yeterli ve ikna edici bulunmuyor. Siyasal sistemin toplumsal meşruiyet ve itibarında çok ciddi çatlaklar oluşmuş durumda ve bu nedenle de “geleneksel” yöntemlerle rıza devşirmek giderek daha da güçleşiyor. Yani kabaca sermaye sınıfı yönetemez hale geldi. En azından eski biçimiyle yönetemez oldu. Eski temsil mekanizmaları geçerlilik ve meşruiyetlerini yitiriyor. Mevcut parlamenter kurum ve kurallar içerisinde bu yapısal uyum programlarını dayatmak Yunanistan’da giderek daha güç hale geliyor. Dolayısıyla Yunan sermayesi açısından daha farklı otoriter seçenekler muhtemelen gündeme gelecek.

Türkiye’den farklılaştıran, yani bu siyasal temsil krizini organik krize döndüren şey, toplumsal muhalefetin canlılığıydı. Bizde 2001 krizinde ben bir esnaf eylemlerini hatırlıyorum. Bu kapsamda, iki yıla yayılmış, kimilerinin düşük yoğunluklu bir ayaklanma ya da uzatmalı bir isyan hareketi dediği bir süreç Türkiye’de maalesef yaşanmadı. Bunun tabii Türk-Yunan toplumsal muhalefetinin biriktirdikleriyle, solun gücüyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Daha kriz başlamadan, Yunanistan’a sirayet etmeden önce, 2008 Aralık’ında çok muazzam bir gençlik ayaklanması yaşandı. Böylesi bir birikim zaten vardı. Üniversiteleri özelleştirecek bir anayasa değişikliğini geriye teptirebilmişti öğrenci muhalefeti. Kazanımları olan, kendisine bir güveni olan, sorunlarına rağmen müdahil olabilen, etkin bir fail olarak ortaya çıkabilen bağımsız bir siyasal aktör olarak bir sol vardı zaten. Şimdi bu çözülme halinde sola doğru kitlesel bir yönelim görüyoruz. Bunun ne kadar kalıcı olacağı, toplumsal muhalefetin bu hızla, bu süratle, bu yaratıcılıkla, bu inisiyatifle devam edip etmeyeceğini göreceğiz. Çünkü seçim sonuçları bir tür demoralizasyona da yol açıyor.

Ne gibi bir demoralizasyon. Sandıkta yenildik duygusu mu? 

Syriza’ya böylesi kitlesel ölçekte oy vermenin iki anlamı vardı. Bir tanesi kuşkusuz, son iki yıldaki toplumsal mücadeleler içinde radikalleşen bir bilinç düzeyi var. Kriz dönemlerinde böyle kitlesel bilinç sıçramaları, sağdan sola ya da tersine soldan sağa böle ani ve kitlesel siyasal kaymalar gündeme gelebiliyor. Ama ikinci mesele şöyleydi: Syriza bir taraftan radikal ama bir taraftan da gerçekçi bir seçenek sundu. Dedi ki, “bir sol hükümet kuracağız”. Bu seçmen düzeyinde seçime dönük “realist” bir beklenti oluşturdu. Şimdi bu hükümetin oluşmamasıyla, Yeni Demokrasi, PASOK, DİMAR hükümetinin oluşmasıyla birlikte bir hayal kırıklığı oluşabilir.

Ama Yunanistan’ı özgün kılan şöyle bir şey var: Toplumsal muhalefet ve direniş iki yıl içerisinde farklı evrelerden geçti ve her evrede bir tür hayal kırıklığı yaşandı aslında. İlk evre genel grevlerin çok yoğun olduğu, ana akım sendikaların mücadele yöntemlerinin daha baskın olduğu, onların inisiyatifinin önemli olduğu bir evreydi. Birkaç genel grevden sonra bu işin çok fazla böyle gidemeyeceği anlaşıldı. Sonra meydan işgalleri geldi. Bu sendikal hareketin ve solun kapsama alanını aşan bir hareketti. Sonra bu bitti, bunun akabinde sendikal hareketin biraz daha radikal taban inisiyatifleriyle bu meydan hareketlerinden doğmuş bir takım mahalle inisiyatiflerinin buluşmasının getirdiği yerel, küçük ölçekli, bizim çok bilmediğimiz ama çok yaratıcı, birçok alanda pıtrak gibi bitebilen direnişler dönemi geldi. Kitle mücadelelerinin daha doğrudan, daha militan hale geldiği bir dönem yani. Dolayısıyla hareket farklı evrelerden geçerek dönüşüyor; belki kısmi bir yenilgiye uğruyor ancak kendini hızla ve yeni bir temelde toparlayabiliyor. En azından şimdiye kadar süreç böyle işledi.

Örneğin bir hastane işgali yaşanmıştı, bir de elektrik işçilerinin vergi toplamayı reddetmesi vardı…

Evet hastane işgali, elektrik işçilerinin faturasını ödeyemeyenlerin elektriklerini kesmeyi reddetmeleri, 200 günü aşan demir-çelik işçileri grevi, işçilerin kendilerinin el koyup yayımladığı gazeteler, mahalle komiteleri, çiftçiler arasında gelişen kooperatifleşme hareketi, ekstra vergileri ödememe yönünde hareketler, sosyal mutfak gibi dayanışma formlarının yaygınlaşması vs. Bu tipte direnişin daha yerlileştiği bir süreçten geçildi. Neticede hayal kırıklıkları, büyük gösteriler, mitingler, onun arkasından gelen iki günlük genel grev, onun arkasından geri çekilen bir hareket vardı. Tam bitti bitecek, bu hayal kırıklığının altından kalkılamaz dediğimiz noktada bir üst hamleye evrildiğini gördük hareketin. Bu çok önemli. Çünkü kitleler nezdinde henüz “yenilgiye uğradık, bitti bu iş” gibi bir haleti ruhiye hakim değil. Bilakis, bu seçimlerde Syriza’nın belki en önemli işlevi bu oldu, artan oy oranı ve seçimsel düzeyde görünürlüğünün artması kitlelerde belirli bir özgüven de yaratmış oldu. Bu önemli.

Kavga yeni başlıyor diyebilir miyiz? 

Kavga devam ediyor diyelim. Seçimler de zaten sınıf mücadelesinde bir momentten başka bir şey değildi. Böyle bir kestirimde bulunmak güç olabilir ancak hükümetin ölümü büyük ihtimalle doğal yollarla olmayacak.

Nobelli ekonomist Rubini 6-12 ay dedi… 

Ben de bir sene gitmez diyecektim ama tabii belli de olmaz. Bu mevcut siyasal kombinasyon içerisinden, bu meclis aritmetiği ve memorandumcu partilerin bu itibarsızlaşması söz konusuyken böylesine saldırgan bir iktisadi paketin dayatılması güç… Dahası Avrupa’da kriz giderek derinleşiyor. İspanya oldukça kritik bir durumda. Derinleşen kriz Yunan hâkim sınıfı açısından hareket etme kabiliyetini ciddi ölçüde daraltıyor. Yani yeni hükümetin memorandumun koşullarını Avrupalı “ortaklarıyla” yeniden ele alıp kısmen de olsa yumuşatma şansı pek yok. Dolayısıyla açıkçası Yeni Demokrasi-PASOKve DİMAR üçlüsünün bunu devam ettirmesi hayli güç. Ama tabii bu durumun da yaratacağı başka tehlikeler var. Sermayenin cebinden çıkartacağı tek koz tabii ki Yeni Demokrasi ve PASOK değil.

Syriza Türkiye’de kimi sol içi tartışmalara da konu oluyor. Parlamentarizm tehlikesi tartışılıyor, Syriza’nın yeni bir sosyal demokrasi olduğuna dair eleştiriler var ancak diğer yandan egemenlerin öcü gibi korktuğu bir Syriza var. Bu yaklaşımları nasıl değerlendirebiliriz? 

Daha yapısal bir yanıt vereyim buna. Ben yaşadığımız kapitalist kriz koşullarında bir yeni sosyal demokrasinin oluşmasının mümkün olduğuna inanmıyorum. Yeni bir sınıfsal uzlaşmaya zemin teşkil edecek bir siyasal oluşumun şekillenmesi bugünkü sınıfsal-sosyal güç dengeleri düşünüldüğünde öyle kolay bir şey değil. Buna ilişkin bir takım girişimlerde bulunulabilir belki ama bu tutmaz, tutamaz. Toplumda kök salabilecek bir oluşum olmaz. Sosyal demokrasinin altın çağında falan değiliz. Bilakis sermayenin çok daha saldırgan olduğu bir dönemdeyiz. Bir kısım sermaye çevrelerinde, medyanın bir kısmında böyle bir beklenti var belki, Syriza’nın bir tür yeni PASOK olacağı, daha mutedil davranabileceği yönünde… Bir de daha çok Yunanistan Komünist Partisi (KKE) çevrelerinde bu çokça dillendiriliyor.

Şöyle bir şey var tabii ki: Syriza bir koalisyon. Bu koalisyon içerisinde en önemli güç Synaspismos adlı parti. Synaspismos da kökeni itibarıyla Avrokomünist diyebileceğimiz eğilimin devamcısı. Aslında Avrokomünizmi tarif eden iki ana nokta ciddi bir sıkışmaya neden oluyor denebilir. Bir tanesi “Avro” kısmıyla, yani Avrupa Birliği kısmıyla ilgili. Synaspismos Yunan solunun en Avrupa Birlikçi kanadıydı. Dolayısıyla bununla ilgili bir problem var. Çünkü sermaye ile çatışan bir yönelime girdiğiniz zaman, AB’den çıkışı, en azından Euro’dan çıkışı göze alabiliyor, dillendirebiliyor olmanız lazım. Burada bir sıkışma söz konusu. İkincisi de tabii ki bu parlamentarizm meselesi. Gerçi sadece Synaspismos değil bunun tek “kurbanı”. KKE de adını koymasa da esas strateji olarak seçimler ve seçimlerde oy biriktirmeyi hedefleyen bir parti. Ancak biliyorsun, sosyalizme parlamenter bir strateji çerçevesinde geçiş Avrokomünizmin önemli başlıklarındandı ve bu perspektif Synaspismos içerisinde hâlâ köklü.

Synaspismos’un, yani Syriza’nın en büyük öbeğinin böyle zaafları, kısıtları olmakla birlikte, konjonktürü atlayarak, sadece Syriza’nın programatik beyannamelerine bakan “söylemsel” bir yaklaşımın çok doğru olmadığını düşünüyorum. Yani bağlamı unutuyoruz. O bağlamın içerisinde, iki yıl süresince emekçi sınıflarda yüzde 40’lara varan gelir düşüşüne yol açan ciddi bir kriz, bunun tetiklediği çok ciddi direnişler, bu bağlamda Syriza’nın bu direnişlerde oynadığı çok etkin rol göz ardı edilemez. Bu koalisyonun içerisinde Troçkisti, Maoisti, bir dizi devrimci akım var. Böyle bir geniş çevrenin direnişler içerisinde oynadığı bir rol var. Bunu atlayarak sadece bir takım programatik değerlendirmelere, Genel Başkanın kimi açıklamalarına takılan, dolayısıyla bu partinin sosyal-sınıfsal işlev ve anlamını görmeyen bir analizin kolaycı ve yanlış çıkarımlara varacağını düşünüyorum. Zaten devrimci siyaset de bir programatik arılık ya da hijyen meselesi olmaktan ziyade bu sosyal-sınıfsal işlevle alakalı bir meseledir. Aslında Syriza tam tersine, Yunanistan’da sosyal demokrasi denen şeyin ortadan kalkması üzerine yükselen bir siyasal oluşum. Solun soluna doğru bir bilinç sıçramasında bahsediyoruz. Bir de şunu vurgulamak lazım: Kimileri Syriza’yı beğenmeyebilir, belki biraz “light” bulabilir; ancak Avrupa sermayesinin 17 Haziran seçimlerinin arifesinde ödünü kopartan da bu siyasal oluşumdan başkası değildi.

Bu şu demek değil: Syriza’nın bir dizi problemi yok demek değil. Olmaması da mümkün değil. Avrupa Birliği meselesi, parlamentarizm dışında bir devrimci stratejinin yokluğu vs. gibi problemler var elbette.

Sanırım mülkiyet meselesine dair de bir şey yok…

Aslında Syriza’nın programatik tezleri daha radikaldi. Son seçim sürecinde biraz bulanıklaştı. Bu da onların ciddi bir hatası oldu.

Syriza savunmaya geçti diyebilir miyiz?

Aynen, savunmaya geçtiler ve savunmaya geçtiğin zaman kendini Yeni Demokrasi’den veya PASOK’tan farklılaştırman daha güç hale geliyor. Syriza’nın daha özgün önermeleri, doğrudan doğruya finans sektörünün kamulaştırılmasını gündeme getirebilecek önerileri biraz geriye alındı. Seçim sürecinde daha mutedil görünmeye dönük bir çaba ya da eğilim söz konusu oldu aslında. Bu “savunmaya geçme” hali aslına bakarsa Syriza’ya oy kaybettiren bir faktör oldu. Çünkü böylece seçimde yürüyen tartışmaların eksenini belirleyen sol değil memorandumcu partiler oldu. Syriza savunmada kaldı; böylece oyunu artırsa da belki de birinci parti olma şansını aslında yitirdi.

Toplarlarsam, Syriza bırakın bir sosyal demokrat parti olmayı, Fransa’daki Sol Cephe, Almanya’daki Die Linke (Sol Parti) bile değil. Bunlardan çok daha radikal bir parti. Radikal olmasının iki nedeni var. Birincisi, koalisyonun genişliği, yani meclis dışı solun unsurlarını tutması, bunların önemli bir bölümünün gerçekten radikal, devrimci unsurlar olması. Bunların önemli bir basıncı, etkisi söz konusu. Ancak daha önemli faktörse konjonktür, yani krizin bir organik krize dönüşerek sermayenin geleneksel temsil sistemini büyük ölçüde berhava etmiş olması. Bu bağlamda da solun soluna doğru hızlı ve kitlesel bir siyasal kaymanın yaşanmakta oluşu. Aslında Yunanistan’da Syriza’yı sola çeken kitle mücadelelerinin radikalliği. O radikallik, Syriza’yı belki de olduğundan daha radikal davranmaya itiyor.

Burada bir örnek vereyim… Venezüella’da Chavez iktidara geldiğinde aslında kabaca daha “namuslu bir kapitalizm” isteyen biriydi. Ama sınıf mücadelesinin keskinliği ve eski rejimin, hâkim sınıfının çok saldırgan, yozlaşmış, neredeyse ırkçı tonlar taşıyan tepkisi, Chavez’i ve kitle hareketini radikalleştirdi. Etki-tepki ilişkisi içerisinde bakmak lazım. Konjonktür derken kastım o. Somut sınıf mücadelesi koşulları içerisinde hangi güçler kimle çatışıyor, o güçlerin kim temsilcisi olmaya soyunuyor. Şu anda Syriza esas itibarıyla neoliberal yapısal dönüşüm karşıtı sosyal mücadelelerin, emekçi kesimlerin bir tür dönemsel siyasal sözcüsü haline gelmiş durumda. Bu da sosyal demokratlığın çok ötesinde bir anlam taşıyor.

Ancak diğer yandan Latin Amerika’da toplumsal hareketler üzerinde yükselmiş sol seçeneklerin tersten 21. Yüzyıl Sosyalizminden “namuslu bir kapitalizme” doğru adım adım ilerlediğini de gördük. Acaba şu anda Syriza için de bu tehlike var mı? 

Syriza bir şekilde birinci parti gelip hükümet kurmaya kalksa bu ancak kendi sağına yaslanarak mümkün olabilecekti. Dolayısıyla kendisinden çok daha fazla taviz vermesi gerekecekti. Bu ciddi bir sıkıntı yaratırdı. Bir taraftan da hâkim bloğun daha fazla yıpranmasını güçlü bir muhalefet konumundan takip etmek daha avantajlı olabilir ama bu da bilinemez bir şey. Bir moment vardır ve o kaybedilebilir. Koşullar bir durağanlaşmaya çok müsait değil ama bir moment de kaybedilmiş olabilir. Ancak Yunanistan’da koşulların sağa doğru bir stabilizasyona, radikal muhalefetin adım adım ılımlılaşmasına müsait olduğunu sanmıyorum. Toplumsal muhalefet güçleri ve sol elbette yenilebilir; ancak bu yenilginin etkileri ülkenin siyasal dengesinde çok daha hızlı ve radikal bir sağa kayışı gündeme getirecektir.

DİMAR da Synaspismos kökenli bir parti ve “yeni bir sol” gibi söylemlerle momerandumun koltuk değnekliğini yapmaya yöneldi ve Yeni Demokrasi-PASOK koalisyonuna katıldı. Syriza’dan böylesi bir uç çıkması endişe verici değil mi? 

Bunu normal buluyorum. Siyasal alan tarumar oluyor ve bütün kartlar yeniden dizilmeye başlıyor. Bizim düne kadar sol bildiğimiz şeylerden bambaşka oluşumlar da çıkabiliyor. Solda bunun gibi başka altüst oluşlar da yaşanabilir. Sadece Yunanistan’da değil bütün Avrupa’da mevcut kriz koşullarında solda yeni bir harmanlanma sürecinin gerçekleşeceğini, amiyane tabirle kartların yeniden karılacağını tahmin etmek güç değil. Bütün siyasal pozisyonların birbirine karıştığı ve yepyeni siyasal aktörlerin devreye girdiği bir dönemden bahsediyoruz. Bahsettiğin ayrılık Syriza için bir avantaj oldu aslında. Synaspismos’un bu sağ kanadı daha önceden de bir sorundu. Aslında Synaspismos daha sağ bir partiyken, mesela Maastricht Antlaşması’na evet demiş bir partiyken, 1990’lı yılların sonunda, 2000’lerin başında daha sola yöneldi. Sosyal Forumlar, küreselleşme karşıttı hareketin havası vs. onu radikal sol gruplarla, meclis dışı sol ile ittifaka taşıdı. Çok sorunlu bir biraradalıktı bu, ama bütün sıkıntılara rağmen uzunca bir süre devam etti. Bu sola kayışa tepkili olan bir sağ kanat vardı. Daha klasik sağ Avro-komünist çizgiyi muhafaza etmek istiyorlardı, bir tür mevcut kurumlar içerisinden, parlamenter yoldan “sosyalizme” gitmeyi temel eksen belirlemişlerdi. Bu nedenle de aslında sosyal demokrasiyle, yani PASOK’la “stratejik” bir ittifak arayışındaydılar.

Uzun erimli bir sosyal demokratlaşma yönelimi, bir evrim söz konusuydu bu kesimde. Dolayısıyla biraz daha hareketçi olanla parlamentocu olan kanatlar arasında bir kopuşma yaşandı. Ama bu bugün, Synaspismos/Syriza içerinde parlamentoculuk yok demek değil. Zaten sıkıntı o. Az önce sorduğun Latin Amerika’daki gibi bir dönüşün yaşanmamasının tek yolu da parlamenter olmayan başka bir yol. Sosyalizme geçiş ancak parlamenter olmayan başka bir yol ile mümkün olacak. Mevcut devlet aygıtının başına seçimlerle kurulmakla sosyalizme geçiş yaşanmayacağına göre parlamenter olmayan yol ne olacak sorusunu sormak gerekiyor. O da toplumsal seferberliği sürekli kılmak. Aslına bakılırsa Yunan direnişinin zayıf bir noktası, toplumsal mücadelelerin mevcut kurumsal yapıya alternatif yeni ve radikal taban örgütlenmeleri ortaya çıkaramaması, ya da bunların oldukça cılız olmasıydı. Ancak son dönemde böyle örnekler ortaya çıkmaya başladı: halkın kendi kendisini yönetme ve örgütlenme kapasitesini açığa çıkartan deneyimler, aşağıdan gelişen organlaşmalar. Mahalle komiteleri, fabrika direniş komiteleri, işgaller gibi mücadelenin asıl yürütücüsü olan taban örgütlenmelerine dayanacak bir siyasal seçeneği açığa çıkartmak gerekiyor. Ya da siyasal mücadeleyi aslında bunlara tabi kılmak gerekiyor. Yani halkın, sermaye, piyasa ve devlet dışında kendisini örgütleme kapasitesi geliştikçe bir devrimci durumla karşı karşıya kalırız. Ama şunu tespit etmek gerek, kitleler hâlâ mevcut kurumlar içerisinde bir çözüm arıyorlar, bir sol hükümet mesela… Bunun değişmesi gerekiyor ve bu yönde işaretler var. Aslında bir seçimsel alternatifin şimdilik kaydıyla da olsa geçerliliğini yitirmiş olması bu yöndeki arayışları daha da artıracaktır.

Önümüzdeki dönem Syriza’yı neler bekliyor?

Syriza öncelikle ciddi bir örgütsel sıkıntı yaşayacak. Çünkü üye sayısının çok üstünde bir kitlesel dalgayla karşı karşıya. Mesela kimi yerel Syriza birimlerine son bir ay içerinde o birimin 4-5 katı kadar üye geldiği söyleniyor. Bunların nasıl özümleneceği bir sorun. Bunlarla ne yapacaksın, bütün yapıyı değiştirmelisin. Syriza bir koalisyon aslında, bir parti değil. Yani aslında bir dizi örgütü bir araya getiren bir şemsiye örgüt. On küsur teşkilat var. Bunların yöneticilerinden ya da temsilcilerinden oluşan bir sekreterya var. Sen bu teşkilatların üyesi olmazsan birey olarak elbette katılabilirsin, afiş asabilirsin mesela ama karar organlarında hiçbir söz hakkın yok. Dolayısıyla Syriza’nın aslında her üyenin karar alma süreçlerine katılabileceği demokratik bir parti yapısına kavuşması gerekiyor. Yoksa partiye gelen bu geniş kesimleri kucaklayabilme, onları parti içerisinde etkin kılma imkân ve ihtimali yok. İkinci sorunsa az önce değindiğim, Syriza’nın seçim öncesindeki mutedilleşme, “sorumlu” bir muhalefet profili çizme eğilimi. Bu biraz taktikseldi, bir aylık seçim sürecinde sıkıntı yaratmamak için Syriza içerisinde çok tartışma yaratmadı ama bu bir ihtilaf konusu olacaktır, partinin yönelimi ne tarafa olacak diye. Ben sokak meselesinin gözden ırak tutulamayacağını düşünüyorum. Muhtemelen farkındalar; Syriza’ya güç veren, Syriza’yı Syriza yapan sokak muhalefetinin canlılığı. Eğer daha kurumsal, mutedil, “sorumlu” bir siyasal partner olmaya giderse Syriza gerçekten hızla itibarsızlaşacak, işlevini yitirecektir.

Diğer sol aktörler açısından süreci değerlendirirsek neler söylenebilir? 

Komünist Parti’ye, yani KKE’ye gelirsek, KKE çok ciddi bir örgütsel kriz içerisinde. Çünkü tarihinde ilk defa solun hegamonik aktörü olma konumunu yitirdi. İkinci güç pozisyonuna düştü ve bunun dışında birinciyle arasında yüzde 20 küsur fark var. KKE’nin şöyle bir sorunu oldu: Birincisi sekter tavrı. Birleşik cephe oluşturmaya dönük, eylemde birlik olamaya dönük bir yönelime hiçbir şekilde girmedi. Bu faşistlere karşı mücadelede olabilir, çeşitli toplumsal mücadeleler içerisinde olabilir… Sürekli olarak toplumsal direniş ve mücadelelerle birleşme noktalarını değil, ayrım noktalarını öne çıkartan bir çizgi izliyor. Dolayısıyla da giderek yalnızlaşıyor.

Seçim sürecinde dikkat çekici olan KKE’nin memorandum karşıtı bir çizgi izlemekten çok Syriza’ya karşı bir çizgiyi öne çıkarmasıydı. Bu siyasi başarısızlığı garantileyen bir çizgi olarak değerlendirilebilir mi? 

Açık konuşmak gerekirse KKE, Syriza’yı karşı kamptan görüyor. Bu da çok ciddi bir problem. Yani onu bir tür yeni PASOK olarak tarif ediyor. Bu Komintern’in Almanya’da Nazizme iktidar yolunu açan “üçüncü dönem” politikalarının bir devamı gibi. Komünist Parti’nin kendi dışlındaki herkesi faşist ya da sosyal faşist olarak tanımlaması bir birleşik cephe ihtimalini ortadan kaldırmış ve aslında Nazi Partisi’ne de böylece yol verilmişti. (Bu arada Yunanistan’da son dönemde faşistlerin yükselmesiyle Weimar Almanya’sına çokça atıf yapılıyor.) KKE de bugün neredeyse kendi dışında herkesi faşist değil de memorandum kampında, sermayenin tarafında sayıyor. Böylece hiç değilse tabanda, belli mücadeleleri kazanımlara götürecek ve böylece toplumsal mücadelelere güç ve özgüven katacak birleşik eylem zeminlerinin yaratılması mümkün olamıyor.

Bir ikinci sorun, Syriza’yı parlamentarizmle eleştiriyoruz ya, aslında KKE’nin de bundan pek bir farkı yok. KKE’nin kabaca siyasal stratejisi şu: Mevcut güç dengeleri içerisinde bir radikal dönüşümün yaşanamayacağına inanıyor. Dolayısıyla esas itibarıyla partinin oyunu arttırmaktan başka yapacak bir şey yok diyor. Ancak partinin güçlenmesiyle birlikte “halk iktidarına” geçilmiş olunacağını söylüyor. Ama onun dışında pratikte, eylemde bir tür geçişsel mantık bulunmuyor. Yani kitlelerin radikalleşen siyasal bilinci ve mücadelesiyle devrimci dönüşüm ufku arasında köprüler kurmaya dönük somut devrimci bir strateji ortaya koymuyor. Geniş emekçi kitleleri bilinç ve pratik düzeyinde burjuva nizamından koparacak talepler formüle etmeye, mücadeleler açmaya yönelmiyor. Nihayetinde ne yapıyor? Bir takım protesto gösterileri düzenliyor. Bu arada bunlar en olaysız, en sakin protesto gösterileri oluyor. Atina’da ya da Selanik’te büyük kortejlerle turlar atılıyor, sonra herkes evine dönüyor ve seçimleri bekliyor ki oy versin. Dolayısıyla bütün radikal görüntüsüne rağmen sistemle kafa kafaya gelecek bir siyasal strateji açığa çıkarmıyor.

Zaten bu yüzden, medyanın, sermayenin sözcülerinin temel hedefi KKE falan değil. Herkes Syriza’ya saldırıyor. Syriza’yı beğeniriz beğenmeyiz ama sermaye tarafından karşıt kamp olarak, emeğin kampı olarak, esas olarak Syriza görülüyor. Çünkü KKE’nin böyle bir sıkışmışlığı var. Bir mücadele içerisinde sekter, ikincisi mücadele içerisinde bir stratejik arayış içerisinde değil. Çünkü “bugünkü güçler dengesinde bir şey olmaz” deniyor; öyleyse ne yapmak gerekiyor; bir mahşer günü olarak KKE’nin iktidara geleceği günü beklemek gerekiyor. Bunun dışında bir perspektifinin olmaması sadece oy kaybettirmiyor, böylesi kritik bir süreçte partiyi atalete sürüklüyor.

Dolayısıyla KKE bir kriz yaşayacak. Çünkü Syriza’nın “çaldığı” oylar, KKE’den gelmiş tepki oyları değil. Siyasal haritaya baktığımızda, Pire gibi yerlerde mesela, uzun dönemdir KKE’ye oy vermiş emekçi oylarını da Syriza aldı. Bu KKE içerisinde ciddi bir kimlik krizine yol açacak. Parti içerisinde zaten vardı bir takım aykırı sesler. Dışarıya yansıyan tartışmalar olmuyor bunlar ama belli ki orada bir tartışma yoğunluğu var. KKE’nin siyasal yöneliminde umarım radikal ve daha mücadeleci yönde bir değişiklik olur. Çünkü bugün ihtiyaç olan şey aslında bir birleşik cephe. Birleşik cephe derken tabii ki KKE’nin, Syriza’nın, Antarsya’nın, başka sol güçlerin, anarşistlerin kendi kimliklerini kaybettiği bir şey değil ama belli alanlarda, neeoliberal saldırıya karşı ve faşizme karşı klasik ifadeyle “ayrı yürünüp birlikte vurulduğu” bir ortak zemini kastediyorum.

Burada Antarsya’nın pozisyonuna dair bir parantez açabilir miyiz? 

Antikapitalist ittifak olan Antarsya 6 Mayıs seçimlerinde yüzde 1.2 gibi bir oy almıştı. Küçümsememek lazım, Syriza’nın da yedi sekiz ay önceki oyu yüzde 4-5 civarındaydı. Toplumsal mücadele içerisinde de etkin bir parti. Örneğin borçların ödenmemesini mücadele içerisine bir talep olarak sokabilen bir parti oldu. Ancak son seçimlerde oyunun yarısından fazlasını kaybetti. Syriza’nın yarattığı basınç onu da olumsuz etkiledi doğal olarak. Antarsya’nın iyi bir özelliği şu: Syriza’ya soldan basınç oluşturuyor ama bunu yaparken KKE gibi davranmıyor, Syriza’yı mutlak olarak ötekileştirmiyor. Emek mücadelesinde, acil vergilerin ödenmemesi mücadelesinde ya da faşistlere karşı eylemlerde Antarsya Syriza’ya ve KKE’ye birleşik eylem zeminleri oluşturalım çağrısı yapıyor. Birçok zaman da Syriza ve Antarsya militanları yan yana gelebiliyor pratikte; bir mahallede olabilir, bir işyerinde olabilir. Bu önemli bir şey, birleşik cephe derken kastım bu. Buna KKE’nin de katılması gerekiyor. Seçimler falan başka… Ama maalesef KKE’nin sekter tutumu bunu engelliyor.

Sürekli bir faşist yükselişten bahsettik. Biraz da seçimin diğer “muzaffer” partisi Altın Şafak’tan bahsedebilir miyiz? 

Altın Şafak Nazilerin Almanya’da yükselişinin bir replikası gibi. Sembolleri itibarıyla, hal tavır itibarıyla… İlk seçimin ardından ikinci seçimde de yüzde 7 oy aldılar ve bu da toplumsal karşılıklarında bir kökleşme olduğunu gösteriyor. Bir de unutmayalım, Yeni Demokrasi’nin sağı toparladığı bir seçim oldu bu. Samaras aşırı sağcıları da, aşırı neoliberalleri de aldı yanına ve yeni bir sağ merkez oluşturmaya çalıştı. Buna rağmen Altın Şafak’ın yüzde 7 gibi bir oranla 500 bin kişiden oy alması önemli ve ürkütücü…

Altın Şafak’ın tehlikeli olan yanı şu: Altın Şafak Fransa’daki Le Pen gibi bir şey değil. Tamam, Le Pen de tehlikeli, yükselen bir eğrisi var ama Altın Şafak aynı zamanda paramiliter güçleri olan bir örgüt. Zaten o paramiliter güçler üzerinden parti inşa edildi. Bu anlamda klasik tipte bir faşist parti. 70’lerin sonundaki MHP gibi bir parti. Ya da Nazi Partisi gibi, İtalya’daki klasik Faşist Parti gibi bir parti. Öncelikle bir sokak gücü olmaya çalışıyor. Başkanı, “Führer”i, sürekli olarak “biz mücadelemizi sokakta vereceğiz” diyor. Göçmenlere yönelik saldırıları çok yoğunlaşmış durumda. Sola saldırıyor.

Televizyon programında bile KKE temsilcisine saldırdılar… 

Evet, o kişi seçildi hatta ve çıkıp “O tokat bir milletin tokadı aslında” dedi seçim meydanlarında. Altın Şafak Nazi yanlısı, anti-semitik ya da ırkçı görüşlerini kamufle etmeye çalışan neofaşist partilerden değil. Bu neofaşist bir partiden çok klasik faşist bir parti. Bir de Altın Şafak’ın önemli bir oyu polisten geliyor. 6 Mayıs’tan sonra araştırmalar, polisin yüzde 45-50 civarının oyunun Altın Şafak’a gittiğini gösteriyor. PASOK döneminde polis içerisinde ciddi biçimde örgütlenmişler.

Samaras-PASOK hükümeti saldırgan bir iktisadi-sosyal programı uygulamaya yönelince ister istemez faşist çeteleri daha fazla devreye sokmaya başlayacak. Bunları daha fazla göz yumacak ve besleyecek. Ben Türkiye’nin 78-80 sürecine benzer bir süreç yaşanabileceğini bekliyorum maalesef. Faşist terörde bir tırmanış beklemek için müneccim olmaya gerek yok. Yine klasik bir durumla karşı karşıyayız. Kriz; siyasal alan polarize oluyor; bir faşist kitle hareketi çıkıyor; bu faşist kitle hareketi hakikaten küçük burjuvazinin ya da proleterleşmekte olan kitlelerin korkularını göçmenlere karşı, sola karşı, Yahudilere karşı seferber ediyor. Sola dönük saldırılarını giderek yaygınlaştıracaklarını düşünüyorum.

Dahası Altın Şafak siyasal alanın bütününde sağa, faşizan siyasal temalara doğru bir basınç yaratacaktır. Bu zaten söz konusu olan bir şey. Yani Altın Şafak’ın basıncı altında giderek merkez partiler de göçmenlere karşı tutum olsun ya da demokratik haklar konusunda olsun daha otoriter pozisyonlar benimsiyorlar. Yani Altın Şafak’ın etkisi aldığı oy oranının üstünde olacaktır. Üstelik unutmayalım: sermaye açısından kriz karşısındaki kitlesel radikalizasyonun sola yönelmesinden ziyade sağa yönelmesi tercih edilir bir durumdur.

AB’nin faşist hareketlere karşı tutumunda da bir esneme var sanki. Örneğin Avusturya’da faşist Haider’in iktidarı fiili olarak engellenmişti. Altın Şafak’ın açık ırkçılığı yasalara göre de yaptırımı gerektiren bir durum gibi görünüyor ancak bu konuda bir girişim haber almıyoruz. Bu ilginç bir değişim değil mi?

Çok isabetli bir örnek gerçekten. Heider’in örgütü kibar ve “janti” görünmeye çalışan bir faşizmdi. Oysa Yunanistan’daki bu örgütün Goebbels (Hitler’in Propaganda Bakanı) özel sayısı yapan bir dergisi var. Amblemiyle, sembolüyle, ritüelleriyle tam bir Nazi örgütü. Genel Başkanı “SS Avrupa’nın umuduydu ve biz SS ordularına katılmamakla hata ettik. Bunu da yeniden değerlendirmeliyiz” diyebilen ve dolayısıyla Nazizmin tarihsel mirasıyla kendini açıkça özdeşleştiren bir parti. Neden yasaklanmıyor? Çünkü kapitalist kriz koşullarında Avrupa sermayesi faşizme karşı demokrasinin bekçisi gibi “şık” pozlar takınmıyor ya da öyle bir lüksü yok artık.

Endişem şu: Faşist bir kitle hareketi sermaye açısından giderek işlevli bir araç haline gelecek. Kitle mücadelelerini sindirmenin vasıtalarından biri haline gelecek. Son büyük gösteriler ortaya koydu ki Yunanistan’da giderek azalan bir polis korkusu var. Polisin sürekli ve şiddetli saldırılarına karşın kitleler alanı terk etmiyor. Kitleler derken sadece 300-500 Kara Blokçu anarşist ya da polisle çatışmanın “müdavimi” olmuş solcu gençlerden bahsetmiyorum. Yani “sıradan” insanlar geri çekiliyorlar biraz, sonra yeniden alana gidiyorlar. Öyle bir kararlılık var. Ama şimdi faşist terör, korkuyu bir düzey yukarı çıkartmak açısından, muhalefeti sindirmek açısından işlevli bir araç haline gelecektir. O yüzden Yunanistan’da faşist saldırganlığa karşı solun bir birleşik cephe oluşturması mutlaka gerekiyor; hiçbir yerde değilse bu alanda… Syriza da KKE de biraz küçümsüyor bunu. Faşist tehlikeyi hala marjinal bir akım, krizin işsizlik gibi doğrudan sonuçları biraz hafifleyince “otomatik” olarak gerileyecek bir sorun olarak görüyorlar.

Normalde KKE’nin televizyon programında tokat yiyen Kanelli gibi çok önemli bir sözcüsüne böyle bir saldırı gerçekleştiğinde birkaç yüz inşaat işçisini alıp bir iki tane Altın Şafak bürosunu basması gerekirdi, böyle bir gücü de var. Seçim sürecinde belki tercih edilmedi ama faşistler esas olarak güçlerini sokaktan alıyorlar. Sokakta durdurmadığınız zaman, sokakta bazen “askeri” olarak durdurmadığınız zaman onlar büyüyorlar. Hitler Kavgam’da hareketlerinin sokaktaki varlığının iktidara giden yolda ne kadar önemli olduğunu detaylı olarak anlatır. Ders almak lazım…

Son soru olarak; Yunanistan’dan Türkiye’ye ne gibi dersler çıkarabiliriz?

Haddimi aşar ama şöyle söyleyelim kıyaslama yapmak açısından: 2001 kriziyle bu kriz arasında şöyle bir fark var aslında; bu kriz kapitalizmin küresel ve yapısal nitelikteki bir krizi. Bu çok kritik bir fark… Ama ulusal ölçekte şöyle bir kıyaslama yapabiliriz: Biz başarılı olamadık, aslında yenildik krizle birlikte. Yenilmemiz beraberinde emek mücadelelerinde ve emekçi sınıfların mücadele azminde, özgüveninde ciddi bir gerilemeye yol açtı. Eğer küçük dahi olsa direnişler sergileyebilseydik belki bunun devamı gelebilirdi. Devamı gelmesi şu demek: Direnirken insanlar aslında bir özgüven kazanıyorlar, kendi kendilerini örgütleme kapasitelerinde bir artış yaşanıyor. Yunanistan’da böyle bir yere varacağımız iki sene öncesinden çok tahmin edilebilir bir şey değildi. Bir direniş olacağı belliydi ama bunun sınırları olacağı düşünülüyordu, ama bu noktaya vardı.

AKP’yi mesela sadece siyasal boşluk üzerinden tartıştık ama aslında bu parti alt sınıflar açısından ciddi bir siyasal-sosyal yenilginin üzerine geldi. AKP kitlelerin kriz karşısında direnemediği, direnemediği için neoliberalizme karşı, sermayenin saldırısına karşı kendi inisiyatifine, örgütlenme kapasitesine, enerjisine, muhalif potansiyeline dair özgüvenini kaybettiği bir anda geldi. Bu mukayeseden bir şeyler çıkartmak belki mümkün. Zaten dersler çıkartmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Yunanistan tekil bir örnek değil, atipik bir örnek de değil. Muhtemelen Avrupa’da önümüzdeki süreçte yoğunlaşacak olan toplumsal mücadelelerin bir ilk örneği.

Ben AKP’nin hegemonyasının da çok abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’deki AKP iktidarı elbette son iki yılda dünyanın birçok köşesinde yaşanan mücadeleler düşünüldüğünde oldukça istikrarlı görünen bir iktidar. AKP’nin bu devirde pek rastlanmayan “güçlü” bir iktidar olduğu açık. Ancak bizde de bu gücü abartma, sarsılmaz sayma yönünde bir eğilim hasıl olabiliyor. Tamam düşmanı küçümsemeyelim, ama onun güçlerini de abartmayalım, yoksa hareketsiz, inisiyatifsiz kalırız. Neoliberal dönemde her hegemonya sanıldığından çok daha kırılgandır. Bu kırılganlığa, çatlakların oluşumuna nasıl müdahale edebiliriz noktasında Yunanistan bazı dersler verebilir aslında. Önemli bir tanesi şu bence: solun Türkiye’de temel görevi az önce bahsettiğim alt sınıfların bu kırılmış kolektif özgüvenini tamir etmek. Kitlelerin, alt sınıfların kendi kaderlerini tayin etme, kendi kaderlerine sahip çıkma, el koyma enerjileri akamete uğramış durumda. Bu enerjiyi kışkırtacak direnişler lazım. Bu direnişlerin, hele hele kısmi de olsa kazanımlarla sonuçlanan direnişlerin yakın bir geleceğe önemli miraslar bırakacağını düşünüyorum. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde sol ne yapmalı sorusuna yanıt ararken, bugünkü koşullardan hareket ederek, kısa yollu, solun makûs talihine kestirmeden deva olacak pragmatist çözümler aramaktan ziyade bir dizi direnişi kışkırtmak, büyütmek ve buralardan özgüven arttırıcı örnekler çıkartmak gerekiyor. Çünkü ayaklarımızı buraya basacağız. Biraz önce bahsettiğim gibi Yunan direnişinin bastığı yer Syriza’nın şu kadar oyu, KKE’nin bu kadar oyu olmadı. Bastığı yer bir önceki direnişlerin yarattığı olumlu örneklerdi, o olumlu örneklerin yarattığı kolektif eylem ve örgütlenmeye dair özgüvendi. Kriz koşullarında bu örnekler ne kadar fazlaysa bu kolektif özgüven ve inisiyatif kapasitesi de geometrik olarak çoğalıyor.