MECLİSTEKİ YEMİN VE TÜRKİYE BASINI – Ali Sarıtepe

0
102

12 Haziran genel seçimleriyle birlikte oluşan yeni parlamento, parlamenter olarak mazbatasını alan milletvekillerinin mecliste yemin etmesiyle seçilmişlik sürecinin tamamlanması yasama döneminin başlangıcı oluyordu.

Seçime gidilirken AKP dışındaki partiler ve şu anki BDP parlamento grubunu oluşturan bağımsız adaylardan yaklaşık on kişi çeşitli ithamlardan dolayı cezaevinde tutuklu statüsünde yatıyor durumunda idiler.

Seçilmiş olduktan sonra, mahkumiyet hükmünde olmayanların Türkiye pratiğinde ara kararla tahliyeleri yapılıp, parlamenterlik görevini yapmaları için serbest bırakılıyor ve haklarındaki oluşacak olan karar; dava dosyası ayrılarak milletvekilliği sonlandıktan sonra ilgilinin mahkemesi tekrar kaldığı yerden devam ediyordu.

Son seçimlere kadar teamüller bu şekilde olmasına rağmen, bugün bu uygulama ortadan kaldırılmış ve seçilmişlerin tutukluluk halleri devam ettirilmektedir.

CHP, MHP ve sonradan BDP parlamento grubunu oluşturan seçilmişler, bu durumun Türkiye pratiği olmadığı; suçlamaların nihayetinde iddia olduğu ve bu iddianın da mahkeme  sürecinde karar olarak hüküm haline daha gelmediği için, tahliye edilmeleri ve yeminlerini yaparak görevlerinin başına geçmeleri gerekir kararlarıyla; CHP ve BDP milletvekillerinin yemin etmeme kararları seçim sonrası siyasete sertlik dilinin girmesini beraberinde getirmişti. CHP’nin akabinde yemin merasimlerini tamamlamaları ile parlamentoda yemin etmeme noktasında olan BDP grubu kalmıştı.

Ve yine Haziran seçimleri sonrasında şiddet sarmalına girilmesi nedeniyle; BDP sürecin getirdiklerine karşı duruşunu boykot noktasında tutmuş ve Türkiye politikası ve sosyal yaşamında yoğun bir gerginlik ortamına girmişti. Sürecin yarattığı çatışmalar ve ölümler, toplumda duygu yükselmelerini beraberinde getirmiş ve halklar arasında günlük yaşamdaki birliktelik biraz daha erozyona uğramıştı.

Her seferinde olduğu gibi, bu seferde Türkiye medyasının tamamına yakını yaşananların üzerine benzinle giderek, halkı birbirini kırma noktasına getirdiler.

Bugün; Türkiye’nin çözülmesi artık mecburiyet haline gelen ve yaşamın tüm alanlarını etkileyen/tıkayan Kürt sorununa; halkın duygularını şovenizm noktasından körükleyerek değil, tam tersine sürece aklın egemen olması gerekir noktasında katkı sunması gerekirken basın; şovenizmin tahripkar karakterinden dolayı fiilen provakator konumunda olmuştur.

Leyla ZANA’nın parlamentoda yaptığı yeminde; daha önce ki milletvekilliğine başlama merasiminde bu yemini “Türk ve Kürt halkının kardeşliği için yapıyorum” Kürtçe açıklaması ona on yıl cezaevinde yaşama olarak dönüşürken; bu seferki yeminde, basın adeta tetikte durarak toplumu kışkırtacak söylem/söz bulma arayışındaydı. ZANA ‘Türk milleti’ yerine, ‘Türkiye milleti’ kavramını kullandığında basın nihayet aradığına kavuşmuştu.

Basın; durumu köpürtmek için ZANA’yı ve “Türkiye milleti” sözünü/kavramını birinci sayfalarına taşırken, konuyu şoven derecesinde işlemekte sakınca görmedi.

Parlamento ve Türkiye toplumunun sağ duyusu basının bu tavrını hemen açığa düşürerek germe olayının tarafı olmaktan kendilerini sakınmış oldular.

TC’nin var olmaya başladığı andan beri, her yolu deneyerek herkesi Türk yapmaya çalıştı. Hukuki ve fiziki tüm gücünü kullanarak ve asimilasyoncu eğitim politikalarını uygulayarak, yaratmaya çalıştığı Türklük olgusu topluma egemen yapılamamıştır.

Çünkü: Türkiye siyasi sınırları içerisinde bu toprakların kadim halkları Türkler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Rumlar ve Süryanilerin yanı sıra; TC’nin kuruluş arefesi ve yakın sonrasında Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen farklı kimlikler ile tam bir halklar mozayiği noktasında olmuştur.

Türkiye toplumu; kendilerini kendileri olmayan bir kimlik ile ifade etmesi yerine Türkiyeli olarak ifade etmesi en doğal davranış biçimidir. Burada ‘Türklük’ üzerine ant içmeleri, beraberinde doğal olarak diğer kimlikleri ötekileştirmeyi getireceği için, bundan sakınarak Türkiyeli kavramıyla tüm kimliklere kendi özgün halleriyle kapsayıcı olmaları en doğru tutum olmuştur. Böyle bir tutum alış Türkiye gerçeğinin ta kendisidir. Ve nüfusu oluşturanlardan hiçbir tanesi ötekileştirilmemekte, aksine birleştirici bir kavramla kapsanmaktadır.

Türkiye’de ezen ulus şovenizmi bu kadar dal-budak sarmışsa, bunda devletin her alanda uyguladığı politikaların yanında Türkiye basınının da çok büyük katkısı vardır.

Siyasal meşrutiyetini de sağlamış olan Türkiye’nin nüfus yapısı; basına sağduyulu davranma görev ve imkanlarını sunarken, o hala kendisini sağduyu kavramının uzağında tutmaya çalışmaktadır.

İçerisinde yaşadığımız bu sıcaklıkta nasıl ki, herkes duyarlı ve sorumlu davranmak durumundaysa; basın da aynı ölçüde duyarlı ve sorumlu davranmak zorundadır.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.