YKP-fem ve Kuir Kıbrıs’tan Nefret Suçu Mağduru Trans Bireyleri anma etkinlikleri

124

Rita Hester, 20 Kasım 1998’de ABD’nin Boston şehrinde kendi evinde göğsüne aldığı 20 bıçak darbesiyle öldürülmesi sonrasında, her yılın 20 Kasım günü, dünya çapında Nefret Cinayeti Mağduru Trans Bireyleri Anma Günü olarak çeşitli etkinliklerle trans bireylerin haklarını ve mücadelelerini, toplumların gündeminde tutmaya devam etmektedir.

Bu gün çervevesinde 17 Kasım 2012 Cumartesi ve 18 Kasım 2012 Pazar günlerinde YKP-fem ve Kuir Kıbrıs bir dizi etkinlikler gerçekleştirecek. 17 Kasım Cumartesi günü, Atatürk Kültür Merkezi, Lefkoşa’da Ben, Sen, O belgeseli gösterimi ve yönetmen Zeynep Oral, Esmeray, Voltrans Aktivistleri Aligül Arıkan ve İlksen Gürsoy ve diğer trans aktivistlerin konuşmacı olacağı panel 19.00-21.00 saatleri arasında gerçekleşecek.

18 Kasım Pazar günü de Gönyeli Belediyesi Konferans Salonu’nda, Esmeray’ın tek kişilik yeni oyunu “Yırtık Bohça” saat 19:00’da izleyicilerle buluşacak. Rezervasyon için 05338649341 numaralı telefon aranabilir, Esmeray ile dayanışma katkısı için hazırlanan kitap ayraçları Ghetto’dan veya kapıdan temin edilebilir.

YKP-fem ve Kuir Kıbrıs’ın yaptığı Nefret Suçu Mağduru Trans Bıreyleri anma etkinlikleri için olan çağrı şöyle:

‘İkili cinsiyet sistemini sorgulamadan kabul eden bir çok toplumda olduğu gibi coğrafyamızda trans bireyler aileleri ve arkadaşları tarafından dışlanma, sağlık haklarından mahrum bırakılma, işyerlerinde ayrımcılığa uğrama, görünürlülük ve getirecekleri korkusundan aktivizm yapamama gibi bir dizi sorunla karşılaşabilmektedirler.

Demokratik, dahil edici, ötekileştirmeyen bir toplum idealinin peşinden gidiyorsak, bütün ayrımcılıkların ucunun öyle ya da böyle bize dokunacağı farkındalığıyla, her alanda mücadele etmeliyiz. Gelin bütünlüklü mücadelemize bir el de siz atın!’

 

Transfobi zararlısı

Aligül Arıkan

 

Başkalarının transgender ve transseksüel bireylere yönelik önyargıları konusunda sayfalarca yazdıktan, konuştuktan sonra kendimi bu sürecin çok dışında bıraktığımı hissettim. Geçmişte fark edebildiğim kadarıyla transseksüellik, transgender hakkında önyargılarım oldu ve hâlâ da var. Bunlar hakkında yazayım istedim.

Şimdi zaman tünelinden geçmişe doğru bir uzanalım. Bundan çok seneler evvel, daha çocukken çevremden Beyoğlu’nda “kadın adamların” olduğunu duyuyordum. Ortaokul ve lise yıllarında televizyonda ve magazin dergilerinde sadece iki isim vardı. Zeki Müren ve Bülent Ersoy. Önceleri onlar için “ibne” denilirdi. Bülent Ersoy, Dr. Mındıkoğlu’na “kestirdiği” zaman “dönme” oldu. Ailemde, çevremde “onlar” hakkında bıyık altından gülerek ve fısıltıyla konuşulurdu. Salonun ortasındaki tahta sehpaya parmakla vurulur, “evlerden uzak” denilirdi.

Kendinizi nasıl tanımlarsanız tanımlayın heteroseksist ve her şeyi ikili cinsiyet (kadın-erkek) sistemi üzerine kurmuş bir dünyaya doğduğumuz için kendimiz ve bizim gibi olduklarını daha “fark etmediğimiz” insanlar için olumsuz düşüncede olabiliyor ve önyargılı yaklaşabiliyoruz. 1990’lardan itibaren televizyonlarda ve gazetelerdeki “falçatayla saldırdı”, “fuhuş yapıyorlardı, oradan geçmekte olan birinin üzerine saldırdılar” gibi başlıkları görüyor ve okuyordum. Sanki başka bir gezegende yaşıyorlardı. Bu kadar yabancılaştırılmışlardı.

Sonra benim de hayatımda bir değişiklik oldu. “Lezbiyen olarak açıldım. Bu tanımın beni pek karşılamadığını hissediyordum. Fakat çok düşünmedim ve belki de bulacaklarımdan korkarak kadınlardan hoşlandığım için lezbiyen kelimesini seçtim. Netten tanıdığım iki lezbiyen arkadaşla ilk defa bir trans barına gittim. Açıkçası iki defa gittikten sonra bir daha gitmedik. Sanırım mekân beni korkutmuştu. Beyoğlu’nda eski bir binadaydı. Acayip bir insan sirkülâsyonu var. İçeride kadından çok erkek vardı. Trans kadınlar televizyondaki Türk sanat müziği konserlerindeki kadınlar gibi gösterişli giyinmişlerdi. Ful makyajlı kadınlar. Buranın travestilerin takıldığı bir bar olduğunu gitmeden önce biliyordum. Bu, ilk defa onları bu kadar yakından görüşümdü. Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Sanki başka bir gezegenin yeni türleriyle karşılaşmıştım. Bu şaşkınlığımı çok net hatırlıyorum. Benimle farklı zamanlarda ya lezbiyen ya da trans erkek olarak tanışanların gözlerinde de bu şaşkınlığı gördüm.

Tuvalete gitmek istediğimde iki arkadaşım da kollarıma girdi ve birlikte tuvalete gidince iyice korktum. Nasıl bir yere gelmiştik biz? Burası seks işçiliği yapan trans kadınların çalıştıkları bir yerdi. Olası müşterileriyle burada tanışıyorlar, anlaşırlarsa ya kendi mekânlarına ya da bir otele götürüyorlardı. Bu yazıyı yazarken bir kere daha anladım ki seks işçiliği hakkındaki algım trans kadınlara yönelik önyargılarımı da tetikliyordu. Üstünde çok fazla düşünmemiştim. Kadın olarak yetiştirildim. Kadınların gitmemeleri gereken yerler vardır. Mesela, babama göre Beyoğlu yasak semtti, hele de arka sokakları. Maazallah, başına neler gelmezdi ki oralarda. Türk filmlerinde gösterildiği gibi kadınların gazozlarına ilaç atılır, tecavüz edilir ve kendilerini seks işçiliği yaparken bulurlardı. Halamın bana “ibret öyküsü” olarak anlattığı hikâyede dikkatimi çekmeye çalıştığı nokta İstanbul’a ilk geldiklerinde Beyoğlu’na gezmeye çıktığında ve o dönemlerde içinde genelevlerin olduğu, kadınlara yasak sokaklardan olan Abanoz Sokağına girdiğinde nasıl utandığını anlatmak olmuştu. Konuyu gayet iyi işlemişti. Ben de dersimi iyi öğrenmişim.

Her ne kadar feminist ve LGBT örgütlerinde seks işçiliği yapmanın bir utanç konusu olduğu düşünülmese de trans kadın arkadaşların çalıştıkları koli evlerine ziyaret amaçlı giden arkadaşların daha çok erkek arkadaşlarımızın olması tesadüf mü bilemiyorum. Müşterilere (çoğunlukla erkektirler) bir şey olmaz ama polisten şiddeti, seks işçiliği yapan trans kadınlar görür. Sanırım, “kadın olarak yetiştirilen bizler seks işçiliğine nasıl bakıyoruz” başlığı altında daha fazla konuşmak, tartışmak ve bu gereksiz utanma duygusundan kurtulmanın bir yolunu bulmak gerekiyor. En azından ben böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorum. Bu konudaki algımdan dolayı birçok trans kadın arkadaşımın evine gitmekten çekindiğimi biliyorum. Ve bunu onlara da hissettiriyorum sanıyorum. Yanındaki kişinin senin varlığından veya yaptığın işten tedirgin olmasının kötü bir his olduğunu düşünüyorum. Bu çekingenliğin sebepleri üzerinde çalışmak ve bunu gidermek gerekiyor. Bu şekilde davrananın tek ben olmadığımı da düşünüyorum.

İlk zamanlarda yolda gördüğüm trans kadın arkadaşlara selam vermekte zorlanırdım. Onların sokakta çok dikkat çektiklerinin farkındaydım. Nasıl davranacağımı bilmiyordum. Kendimi ve onları farklı yerlere koyuyordum. Ben daha “normaldim” onlar değildi. Aslında sokakta bana da onlara baktıkları gibi; istekle veya nefretle baktıklarında elim ayağım birbirine karışıyordu. Daha umursamaz ve bazı zamanlarda gerekli cevabı verebilecek donanıma, özgüvene sahip olduğumda trans kadın arkadaşlarımla sokakta birlikte yürümek, selamlaşmak, öpüp koklaşmak hiç de zor olmadı. Eşittik. İkimiz de benzer şeyleri yaşıyorduk. Hatta sokakta ikimiz yan yanayken, birlikteyken kendimi daha güçlü hissediyordum.

Birçoğu gibi trans deyince aklıma ilk olarak trans kadınlar geliyordu. Bu, trans kadınların toplum içinde görünürlüklerinin daha fazla olmasındandı. Trans erkek, transgender, genderqueer gibi kavram ve kimliklere yabancıydım. Bazen gazetelere “erkek olacak, sevdiği kızı kaçırıp evlenecek” tipinde haberlere rastlıyordum. Bu kişileri kendimle pek eşleştirmezdim. Eşcinsellerin takıldığı barlarda, kafelerde gördüğüm “kadınlardaki” erkeksi davranışlar, aksesuarlar, vs. beni rahatsız ediyordu. Sanırım onlarda ister istemez kendimi görüyordum ve bununla yüzleşmediğim için de rahatsız oluyordum.

Başkalarında da gördüğüm, hangi bedende hangi üreme organlarının olması gerektiğine olan takıntımdı. “Erkek bedeninde penis vardır, kadın bedeninde vajina ve klitoris olur.” Sanırım bu tip yargılarım hâlâ var ama farklı durumlara daha bir açık olduğumu düşünüyorum. Yine de, pratikte ne olacağını bilmiyorum. Transseksüel bedenlerle ilgili mecazım –aslında daha çok aşağılamaydı- araba parçaları. “Orijinal” ve “yedek parça”. Transseksüel bedendeki “yedek parça”, trans olmayan bedendeki “orijinaldi”. Hatırladıkça çok utanıyorum. Fakat bu algı trans kadınlar arasında da çok yaygın. “Biyolojik kadın”, “gerçek kadın”, “hasgacı” gibi tanımlamalar bunu gösteriyor. Bu konuda benim ufkumu açan bir trans erkek arkadaşın “benim bedenim bir trans bedeni” sözü oldu. Kendine has özellikleri olan bir bedenim var. Üzerinde kontrolümün olduğu bir bedenim var. Değiştirmek veya değiştirmemek benim tasarrufumda. Bir başkası da bu karara saygı göstermeli diye düşünüyorum.

Kadın olarak tanımlamadığımdan emin olduktan sonra uzun bir süre kendimi transseksüel olarak tanımlamak zorunda hissettim. Hem çevremdeki insanların “kadın değilsen erkek misin” soruları, hem de benim cinsiyetle ilgili algım beni ne olduğuma dair bir tanımlama yapmaya yöneltti. Çevremde sadece transseksüellik üzerine bilgi vardı. Birçok transseksüel arkadaşla konuştum ve çoğu zaman belli bir söylem ile karşılaştım. Trans erkekler “üç yaşımda da erkeğim diyordum, kadın elbiselerinden hep nefret ettim, beni kadın ismiyle çağırdıklarında sinirleniyorum, orama (vajinama) bakmak istemiyorum, ondan kurtulmak istiyorum” diyorlardı. Trans kadınlar da “üç yaşımda da kadınım diyordum, erkek elbiselerinden hep nefret ettim, beni erkek ismiyle çağırdıklarında sinirleniyorum, orama (penisime) bakmak istemiyorum, ondan kurtulmak istiyorum” diyorlardı. Kendi yaşam hikâyemde bu detayları aramaya ve bulmaya kendimi zorunlu hissettim. Böyle bir hikâyem olmadığı için kendimi transseksüel olarak tanımlamadım. “İki cinsiyetten biri olmak gerek” algısı yüzünden iki cinsiyet arasında kalan biri de olamıyor insan. Buna da bir isim vermek zorunda kalıyor. Bu yüzden transgender olarak tanımlıyorum ve toplumsal cinsiyet kimliğim, yani topluma gösterdiğim cinsiyet erkektir.

Cinsel kimliğimin veya toplumsal cinsiyet ifademin farklı olması toplum tarafından “normal” kabul edilmiyor. Yasa, tıp gibi kurumlarla bu algı yaygınlaştırılıyor. Bu yüzden ben dâhil birçok transgender kişi farklı cinsel kimliğini ve toplumsal cinsiyet kimliğinin bir nedeni olması gerektiği düşüncesine kapılıyoruz. Çok uzun süre önce, on yaşında yaşadığım bir cinsel istismar sonucu toplumsal cinsiyet kimliğimi “erkek” olarak ifade ettiğimi düşündüm. Hâlbuki bu ülkede o kadar çok kişi cinsel saldırıya uğruyor ki her saldırıya uğrayanın cinsel kimliği veya cinsel yönelimi değişseydi herkes trans ya da eşcinsel olurdu. Transseksüelliğin, transgender olmanın illaki bir nedeni olması gerekmiyor. Bir var oluş biçimi olduğunun bilinmesi gereklidir.

Bir feminist örgütte bir yıl boyunca bir atölye düzenledik. Her hafta buluşuyor ve belli bir konu üzerinden tartışıyorduk. Bu atölyeye her zaman heteroseksizm, ikili cinsiyet sistem eleştirisi, transseksüellik, eşcinsellik, biseksüellik, interseksüellik hakkında veya bunları da içeren makaleler seçiyordum. Bir yandan da atölye katılımcıları “bunların feminizmle ne ilgisi var” derse diye endişeleniyordum. İçten içe seçtiğim konuların feminizmle ilgili olmadığını ve atölyeye katılanların da böyle düşüneceğinden korkuyordum. Transfobi midir? Kısmen. Birkaç öğenin karışımıydı. Kendi kimliğimle tam olarak barışamamıştım. Feminizm hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Biraz da daha önceki deneyimlerimle ilgiliydi. Bu kimlik(ler) benim var oluşumun bir parçasıydılar. Hayatımın içindeydi ve bundan dolayı toplum içinde sorunlar yaşıyordum. Dolayısıyla tabii ki de bu atölyeye getirecektim. O güne kadar LGBT hareketi ve diğer sosyal hareketleri iki ayrı kutup olarak görmeye alışmıştım. (Bu biraz dışlayanın karşısında kendi cemaatini oluşturup, dışlayanı ötekileştirmekti.) bir de diğer sosyal hareketler içindeki bazı bireylerin kendi aralarında hiç LGBT ve diğer cinsel çeşitlilikteki bireylerin olmadığını sanarak heteroseksizm, ikili cinsiyet sistem eleştirisi, transseksüellik, eşcinsellik, biseksüellik, interseksüellik gibi konuları kendi konuları arasında görmemelerinden kaynaklanıyordu.

Bence cinsel yönelim, cinsel kimlik ve anatomi için milyonlarca farklı olasılık olmasına rağmen, toplumsal olarak bu yığın içerisinden sadece birkaç tanesinin “istisnasız herkes için geçerli olduğuna” inandırıldığımız için farklı olasılıklara karşı körleşiyoruz. Yabancılaşıyoruz. Nasıl bağlantı kuracağımızı unutmuşuz. Hayatımızın içinde değil de, uzağında olması bizi rahatlatır hale gelmiş. Bu olasılıklardan birini çocuğumuzda, en yakın arkadaşımız veya âşık olduğumuz kişide bulunca aptallaşıyoruz. Bir başkası “ne yapıyorsun” demeden yaptığımızın farkına varamıyoruz. Hayat içinde bir araya gelmeye, birbirimizi dinlemeye, kendimizi dinlemeye ihtiyacımız var.