Kürtlerin özerkliği meselesi

120

BASKIN ORAN – Radikal2 / Sabahleyin gazeteleri okuyoruz, Taraf’ta sürmanşet: “Kürtler özerklik ilan edecek” (25.06.10). Feyhan, neler oluyor gibilerden baktı bana. BDP’li belediyeler “Merkezi hükümetten tamamen bağımsız hale gelmek için mücadele edilmesi” kararı almış. Bir de PKK liderlerinden Cemil Bayık’ın demeci: “Kürt sorununu demokratik özerklik temelinde çözmek istiyoruz. Türk devleti yanaşırsa, onunla gerçekleştiririz. Yoksa, yine çözeriz. Yakında bunun resmi ilanını yapacağız.” Dedim: “Yeni bir şey değil, temelde de haklılar. Ama elek istemenin bile bir usulü varmış. Özerklik başka, bağımsızlık bambaşka. ‘Yapın, yoksa…’ söylemi çok itici. İnsanlar üslup bilmedikleri ve/veya kavga istedikleri için böyle oluyor”.

Gerçekten, bu özerklik konusu ilk defa DTP’nin Ekim 2007 Diyarbakır toplantısında dile getirildi: “Ortak bayrak ve resmi dil Türkçe, tamam. Ama herkese ‘Türk’ diyen vatandaşlık tanımı yerine, bütün kültürel kimlikleri kapsayan ‘Türkiyelilik’ olmalı. 20-25 tane Bölge Meclisi kurularak yerel yönetimlere yetki verilmeli. ‘Demokratik özerklik’ uygulanmalı” (BİA, 31.10.07).

Olayın aslı

Bir kere, BDP’nin yerel yönetimlerden sorumlu Gn. Başk. Yd. Demir Çelik’le konuştum, “tamamen bağımsız” diye bir tabir kullanılmadığını, gazetenin kendi yorumu olduğunu söyledi. İkincisi, tabii ki Kürt belediyelerinin istediği özerklik bütün Türkiye için. Üçüncüsü, dayandıkları zemin haklı ve meşru: 1991’de TBMM’nin 3723 s. yasayla (www.belgenet.com /yasa/k3723. html) uygun bulduğu, 01.04.93’te yürürlüğe giren Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı (Charte=Misak).

Avrupa Konseyi şemsiyesinde yapılmış bu Şart, yerel yönetimlere yasal sınırlar içinde çok ciddi bir özerklik öngörüyor. 12. madde gereğince her imzacı ülke, 10 tanesi zorunlu olmak üzere en az 20 paragraf seçip sorumluluk alıyor. Türkiye’nin yükümlendikleri arasında şunlar da var: Sorumlu yürütme organlarına sahip yerel meclislerin düzenleme ve yönetme yetkisi (md. 3). Yerel yönetim sınırlarının yerel halka danışmadan değiştirilememesi (md. 5). Yerel makamlara serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynağın sağlanması ve oranlarını kendileri saptayacakları yerel vergilerin de buna eklenmesi (md. 7). Türkiye’nin bu belgede dişe dokunur olarak kabul etmediği tek husus olarak benim gördüğüm, yerel yönetimlerin kendi yetkilerine riayeti sağlatmak için yargı yoluna başvurabilmesi (md. 11) (www.belgenet.com/arsiv/sozlesme/aas_122. html). Yargı dediğim de, Türkiye yargısı tabii.

93’ten beri uygulanmadan ölü duruyor bu kanun. Tam tersine, buyurun size 24.06.10 tarihli Milliyet’ten bir manşet: “Valiler belediyeyi ‘veto’ edebilecek.” Manşet altı: “Anayasa Mahkemesi, 6’ya 5 aldığı bir kararla, kaymakam ve valilere belediye meclisi kararlarını veto etme yetkisi tanıyan düzenlemeyi ortadan kaldıran kanunu iptal etti.” Tabii, bir de, “kutsal” devletimizin yerel yönetimlere genel yaklaşımı var maalesef. Valileri “yerel yönetim” elemanı sayıp Strasbourg’daki Yerel Yönetim toplantılarına katılan heyetlerin başına bir vali koyuyor. Gerekçe: “İl Genel Meclisi yerel yönetimdir, vali de onun başıdır.” Sonunda, Avrupa Konseyi şöyle dedi: “Size şu tarihe kadar tolerans. Ama bu tutumdan vazgeçin lütfen!”

Kürt var, Kürt var

Tabii, Feyhan “neler oluyor” diye baktıysa, bazıları nasıl baktı, tahmin mümkün: “İşte! Demedik mi! Biz haklar tanıdıkça onlar kendi devletlerini kurmaya yürüyorlar!”. Üstelik Bayık’ın açıkça posta atan bu demeci, PKK saldırılarının ciddi kan döktüğü ve Başbakan’ın 25.06.10’da “Operasyonlar minimize edilebilir” dediği bir sırada geldi. Şimdi, bunun Demokratik Özerklik Projesi’ne (DÖP) yarar mı zarar mı getirdiği ve ne amaçla verildiği üzerinde düşünmek iktiza eder. Tabii, başka bir tepkiyle de birlikte alarak. Çünkü, Diyarbakır’daki 99, Batman’daki 83 sivil toplum örgütü (bunlara Urfa ve Mardin’den 89 tane daha eklendi-Radikal, 30.06.10), hükümeti uzun uzun eleştirdikten sonra “Operasyonlar dursun, PKK eylem yapmasın” deyince, BDP anında terslendi: “Bölgedeki duyarlılığı ne kadar temsil ettiği şüpheli bir açıklamadır”(Radikal, 29.06.10).

Kürtler haklı, dedik. Kan dökülmesinin hızlandığı şu sırada ne kadar haklı? Tam değil. Bu haliyle bu Şart bir genel “çerçeve sözleşme”. Doğrudan uygulanması mümkün olmayan, anayasa ve yasalarda çok ciddi, Türkiye’yi dönüştürecek değişiklikler gerektiren bir belge. Onun için, “Türkiye uygulamıyor, o zaman biz ilan ederiz” olmaz. Yasa 1991’de çıkmış, Nisan 93’te uygulamaya girmiş, sen ilk defa Ekim 2007’de farkına varmışsın. Olmaz.

Ne kadar olmaz? Çok da abartmamalı. Çünkü dikkat ettiyseniz silahlı Kürtler ne zaman öldürmeye başlasalar biz soruna çözüm aramaya girişiyoruz, ne zaman durulsalar ense yapmaya devam ediyoruz. Çünkü ulus-devlet denilen şey, SADECE devlet şiddetiyle çözüme programladı bizi. Baksanıza, bugün bile OHAL ve idam öneren parti var! (Radikal, 30.06.10).

Ulus-devlet baskısı

İlk anayasamızda Kürtlere özerklik tanıdık. M. Kemal Paşa Ocak 1923’teki İzmit Basın Toplantısında dedi ki: “Anayasamız gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde o ilin halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir.” Bunu söylerken gönderme yaptığı, 1921 Anayasası md. 11 idi: “Vilayet… özerktir. Vakıflar, Medreseler, Eğitim, Sağlık, İktisat, Ziraat, Bayındırlık ve Sosyal Yardım işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şûralarının yetkisi dahilindedir.” Zaten geriye Dışişleri, Maliye ve Savunma kalıyor. Bu şûraları da ilgili vilayetin halkı seçiyor. Özerklik o kadar geniş ki, zikredilen konularda valinin yetkisi sıfır: “[Merkezden atanan] Vali yalnız devletin genel görevleriyle yerel görevler arasında uyuşmazlık olursa müdahale eder.” (md. 14)

Dikkat: M. Kemal Paşa, yukarıdaki sözlerini şöyle bitirmişti: “Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken, onları da [Kürtleri] beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür.” Fakat Lozan’ı yapıp Cumhuriyeti kurunca, Kürt aydınlarının bulunmadığı bir ortamda kendini kaptırdı. 1924 Anayasası md. 88 şöyle dedi: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türkıtlak olunur” (unutmadan söyleyeyim, “vatandaşlık itibariyle” denmesinin sebebi, gayrimüslimleri dışlamaktır). Bizi bugün bu hallere getiren ulus-devlet uygulaması başlamıştı; bilmem anlatabildim mi. Gerisini siz doldurun.

Bazıları paldır küldür konuşabilir. İçlerinde sebep-i hayatı kavga çıkarmaktan geçenler de var. Ama biz Türkler Avrupa’yı uyutmanın da, Kürtleri uyutmanın da 21. yüzyılda mümkün olmadığını artık görmeliyiz. Konunun, Kürt sorununun çok ötesinde olduğunu da. Türkiye’yi hem parçalatmamanın hem de demokratikleştirmenin en doğru ve kestirme çaresinin, elimizde hazır bulunan bu Şart ve Yasa’dan yararlanıp yerel yönetimlere yetki devretmek olduğunu da.