Kanatlı: Nükleer santralin tek riski kaza değil

141

çernobil anma 2012Hasan Yıkıcı – Kıbrıs Postası

Akkuyu Nükleer Santraline ilişkin tartışmalar sürüyor.  Üç senedir her Nisan ayında iki toplumlu nükleer karşıtı eylemler organize eden YKP’nin örgütlenme sekreteri Murat Kanatlı Akkuyu’ya yapılacak olan nükleer santralle ilgili görüşlerini Kıbrıs Postası’yla paylaştı. Akkuyu’ya yapılacak olan nükleer santralin pek çok açıdan riskler taşıdığına vurgu yapan YKP’nin örgütlenme sekreteri Kanatlı,  “En çok üzerinde durulan kaza riski ile başlayalım ama şunun altını çizelim kaza riski tek sorun olan konu değildir. Ekosisteme, özellikle deniz ekosistemine yapacağı etkileri de mutlaka konuşmamız gerekiyor” dedi.

 

“60 yıl boyunca nükleer atıkların etkisinde kalacağız”

“Ne yaparsanız yapın, güvenli nükleer santral kuramazsınız, her zaman için güvenlik riski olacak” şeklinde konuşan Kanatlı, nükleer santralin işleme sürecini ve bu süreç boyunca ekosisteme vereceği zararları anlattı. Kanatlı ayrıca, “Bunun yanında Akkuyu Nükleer Güç kaynağı faaliyete geçtiğinde, yaşam süresi ortalama 60 yıldır, 60 yıl boyunca nükleer atıkların oluşturacağı risklerin etkisine de maruz kalacağız. Bu nükleer atıkların depolanması, taşınması süreçlerinde hep sorun çıkma ihtimali olacak, bu da en hızlı şekilde Kıbrıs’ın kuzey kıyıları olmak üzere Kıbrıs’ın tüm kıyılarını etkileyecektir” dedi. ‘Nasıl’ ve ‘kim için’ soruları sorularak enerji politikalarına yön verilmesi gerektiğini ifade eden Kanatlı, “Dünyadaki yüzde ikinin daha fazla kâr elde etmesi için daha fazla enerji üretimine çareler aramak bizim işimiz olmamalıdır” dedi. Kanatlı, bu anlayış çerçevesinde enerji üretimi süreçlerinin kurgulanması gerektiğini kaydederek şöyle konuştu: “günün sonunda eğer enerji ihtiyacı sorununu nasıl çözeceğimizi ekoloji merkezli düşüneceksek elbette anti-kapitalist bir yaklaşım da kaçınılmaz olacaktır” dedi. Kanatlı ayrıca “Turizmi merkezine koyan bir coğrafya olarak kıyılarımızda nükleer atık varilleri vurduğunda nelerin yaşanacağını iyi hesaba katıp, bunu insanlara aktarırsak, sanırım insanlar harekete geçeceklerdir” dedi.

 

İşte Murat Kanatlı ile yaptığımız röportaj:

K.P.:Ülkemiz gündemlerinden birini de Türkiye’den gelecek olan su ve yaratacağı politik-ekolojik etkileri oluşturuyor. Fakat öte yandan Mersin, Akkuyu’ya da bir nükleer enerji santrali kurulması planlanıyor. Hatta bu yönde adımlar da atılmakta. Siz de YKP olarak bu konuyu zaman zaman gündeme getiriyorsunuz.  Böyle bir santralin adamıza ve bölgeye yapacağı etkiler nelerdir?

“Bunun cevabı aslında çok uzundur, kısaca cevap vermeye çalışayım…

Akkuyu’ya yapılacak Nükleer güç santrali çok farklı alanlarda etkileri olacaktır. En çok üzerinde durulan kaza riski ile başlayalım ama şunun altını çizelim kaza riski tek sorun olan konu değildir. Ekosisteme, özellikle deniz ekosistemine yapacağı etkileri de mutlaka konuşmamız gerekiyor.”

“Geçen hafta yayınlanan Türkiye’deki Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) bildirisinde kaza riski konusunda önemli detaylar vardı, oradan aktarayım: “Tüm dünyada irili ufaklı nükleer santral kazalarının yanında çok büyük nükleer santral felaketleri olarak Çernobil ve Fukuşima; insanlığa önemli dersler sunmuştur. Daha bu hafta ardı ardına 2 önemli nükleer kaza yaşanmıştır. Önce 1 Aralık 2014 tarihinde Belçika’daki 1000 megavat kurulu güce sahip Tihange 3 Reaktörü’nün, trafosunda çıkan yangın nedeniyle devre dışı bırakıldığı açıklandı. Yine Belçika’da Doel 3 ve Tihange 2 reaktörleri de güvenlik tehlikesi oluşturan çatlaklar nedeniyle Haziran 2012’den beri devre dışı tutuluyor.

Bu iki reaktörün durumu belirsizliğini korurken, Doel 4 Reaktörü de Ağustos başında sabotaj sonucu oluşan yağ sızıntısı nedeniyle faaliyetini durdurdu. Tihange 3’teki yangından 3 gün sonra da Avrupa’nın en büyük, dünyanın 5. büyük nükleer santralı olan Ukrayna’daki Zaporozhye Santralı’nın 6000 megavatlık 6 reaktöründen birinin 28 Kasım 2014 tarihinde yaşanan kaza nedeniyle devre dışı bırakıldığı açıklandı. Tüm bunlar nükleer santralların “güvenlik kültürünün çok yüksek olmasının” dahi işe yaramayacağı nükleer riskleri yansıtmaktadır. Yani yerel ve bölgesel anlamda ciddi nükleer felaketler yaşanmaktadır. 2011 yılı gibi yakın bir geçmişte yaşadığımız Fukuşima Felaketi; ülkeleri, nükleer santral kurulumundan vazgeçip, var olanları da kapatma yönünde atılım içine sokmuştur.”

 

Ne yaparsanız yapın…

“Yani ne yaparsanız yapın, güvenli nükleer santral kuramazsınız, her zaman için güvenlik riski olacak…

Bunun yanında Türkiye’deki Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) Kasım ayında hazırladığı son raporunda söylediği gibi Nükleer enerjinin ekolojik etkileri, Hammadde elde edilmesi ve Nükleer santral işletmesi olarak iki grup olarak değerlendirilmelidir.

Çok üzerine konuşulmamaktadır ama Kıbrıs’ta az üzerinde durulduğu için söyleyim, ham madde elde edilme süreci çok sorunludur. Uranyum madeni içerisinde %0,1 ile %1 arası uranyum barındırır. Bir ton doğal uranyum üretmek için 100 ile 10,000 ton arası cevhere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu miktarlar çıkartılmak ve işlenmek zorundadır ve sonucunda ortaya çıkan kirli çamur yüzlerce, binlerce yıl güvenli şekilde saklanmak zorundadır. Çıkarılan 1 ton uranyumun 998 kilogramı atık çamur olarak çukurlarda ve yapay göllerde toplanır ve bu atık çamurlar %85 oranında radyoaktivite ve toksik madde içermektedir Radyoaktif maddeler havayı ve yeraltı su kaynaklarını binlerce yıl kirletecek potansiyele sahiptir.

İşletme sürecini ise çok bilinen sonucu, Nükleer Tesis etrafında kanser riskini artıcı etkisidir. Bunun yanında gene çok konuşulan deniz canlılarının durumudur.

İşletme sürecinin doğaya da çok ciddi etkileri vardır, özellikle deniz canlılarının yaşamını ve yaşam alanlarını ciddi şekilde etkilemektedir. Nükleer güç santralleri, buhar üretimi ve soğutma için büyük miktarlarda su kullanmaktadır. Nükleer santraller balık ve diğer sucul yaşam etkileyebilecek nitelikte su deşarj etmektedir. Nükleer santraller; alıcı ortam sularını sıcaklığını önemli miktarda arttırır.

Bu sıcaklık artışı sudaki canlı yaşamını olumsuz etkiler. Özellikler çözünmüş oksijende azalma meydana gelir ve su bitkilerinin yok olmasına neden olur. Ayrıca su ısısında yaşanacak değişiklikler bölgede yaşam savaşı veren nesli tükenmekte olan Akdeniz foku, deniz kaplumbağası türlerinin de yaşamını olumsuz etkileyecektir. Nükleer tesis inşaat aşamasında deniz ortamında yapılan çalışmalar da deniz tabanının yapısının değişmesi de söz konusu olacaktır. Bu durumda deniz ekosistemindeki canlılar yok olacaktır.

Deniz ekosisteminde yaşanacak tüm sorunlar yalnıza 90 km uzaktaki Girne sahilleri başta olmak üzeri tüm Kıbrıs’ın sahillerini ciddi şekilde etkileyecektir. Örneğin balıkçılık bu süreçten olumsuz şekilde etkilenecektir.

Bunun yanında Akkuyu Nükleer Güç kaynağı faaliyete geçtiğinde, yaşam süresi ortalama 60 yıldır, 60 yıl boyunca nükleer atıkların oluşturacağı risklerin etkisine de maruz kalacağız. Bu nükleer atıkların depolanması, taşınması süreçlerinde hep sorun çıkma ihtimali olacak, bu da en hızlı şekilde Kıbrıs’ın kuzey kıyıları olmak üzere Kıbrıs’ın tüm kıyılarını etkileyecektir.

Bunun da yanında nükleer silah elde etme ve bunu bir tehdit olarak kullanma ihtimali de tüm bu sorunlar üzerine bir başka başlıktır.”

 

“Akkuyu hem ekolojik hem de siyasi olarak etkileyecek”

“Bunlar, sorunların ekoloji yönüdür! Enerji politikalarında zor kullanma, dayatma ve tekel oluşturma sorunları hep silahlı çatışmaları da beraberinde getirmektedir. Ortadoğu, enerji kaynaklarının kullanımının paylaşımı konusunda emperyalist devletlerin hep bir mücadele alanı olmuştur.

Türkiye enerji kaynakları bakımından doğal gaz konusunda ciddi şekilde Rusya’ya bağlıdır. Akkuyu ile birlikte bu bağımlılığı bir miktar daha artacaktır. Bu nedenle Türkiye – Rusya arasındaki siyasi ilişkilerini de bu bağımlılık elbette etkileyecektir. Bunun bölgeye siyasi anlamda etkisi de elbette olacaktır. Bu nedenle Akkuyu bizi hem ekolojik hem de siyasi olarak derinden etkileyecek durumdadır, bu nedenle sessiz kalmamız gerekir…”

K.P.:Yapılması planlanan Nükleer santralin hukuki bağlamda da bazı sıkıntıları var.

“ÇED raporu onaylandı, ama bu onay yasaların çiğnenerek gerçekleştiğine yönelik ciddi iddialar var, bu yönde Nükleere Karşı Platform (NKP) hem kendisi, hem de bileşenleri olarak dava açma sürecindedirler.

EMO yaptığı açıklamada bu süreçten duyduğu tepkiye dile getirmişti: “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in gelişi öncesinde, Akkuyu Nükleer Santralı Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu’na Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından alelacele onay verilmiştir. Yalnızca bu zamanlama bile ÇED sürecinin ne kadar göstermelik yürütüldüğünün açık bir işaretedir. Dünyamız ve ülkemiz; siyasal iktidarların, bakanlık yöneticileri ve bürokratlarının, birbirlerine jest yapacakları ya da pazarlayacakları alanlar değildir. AKP iktidarı ve yöneticileri, ÇED raporuna onay veren komisyon üyeleri, tarih önünde yargılanacaklardır.”

Bu nedenle önümüzdeki günlerde bu ÇED raporunun yürütmesinin durdurulması için girişimlerin yapılacağını düşünmekteyiz.”

K.P.:Tüm dünyada nükleer enerjiden vazgeçilmekte. Gerek geçmişteki ekolojik ve etkileri hala süre sosyal zararlar gerekse de iklim değişiminde oynadığı zararlı rol anlamında ileri kapitalist ülkeler dahi nükleer enerjiyi sorgulamaya başladı. İnsanlığın nükleer enerjiye ihtiyacı var mı? Alternatif olarak, ekolojiyle de uyum içerisinde olan enerji üretimi yöntemlerinden bahseder misiniz?

“Öncelikle şunu söyleyelim yüzde yüz ekolojiyle uyumlu enerji üretimi yoktur! Tüm enerji üretme şekilde şu veya bu şekilde ekosistemde tahribatlara neden olmaktadır. Bu nedenle ilk sorulması gereken soru kim ve ne için enerji üretimidir… Tüketim çılgınlığını karşılayabilmek amacıyla, kitlesel üretimler için daha fazla enerji ihtiyacını karşılamak niyeti ile enerji üretimi alternatifi ararsak bu bizi bir yere götürmez. Bu nedenle kapitalist bir düzende ilk frenlememiz gereken konu tüketim konusudur. Bu nedenle nasıl ve kim için kalkınma sorularının cevapları çerçevesinde enerji politikalarına yön vermemiz gerekir. Dünyadaki yüzde ikinin daha fazla kâr elde etmesi için daha fazla enerji üretimine çareler aramak bizim işimiz olmamalıdır.

Kendi ihtiyaçlarımız içinse, önce enerji verimliliğini sağlamak önemlidir. Bu nedenle kullandığımız yaşam alanlarının enerji verimliliğini en üst düzeye çıkararak, enerji ihtiyacını minimanize etmemiz önemli. Bir sonraki aşama ise, enerji üretimi sonrası yaşanan kayıpları azaltmak için desantrilize bir enerji politikası izlenmeli, farklı yaşam alanları kendi bulundukları alanlarda, yerinde, lokal olarak enerji sorunu çözmelidir. Bu noktada rüzgâr ve güneş enerjisi önemli imkânlar sunmaktadır.

Ancak ekolojiye en az zararlı enerji üretimi sağlayabilmek için yukarda anlattığımız bütünlük yaklaşımlara ihtiyaç vardır ve günün sonunda eğer enerji ihtiyacı sorununu nasıl çözeceğimizi ekoloji merkezli düşüneceksek elbette anti-kapitalist bir yaklaşım da kaçınılmaz olacaktır.”

K.P.:Akkuyu Nükleer Tesisine karşı daha önce bir dizi eylemler yaptığınız biliyoruz. Biraz bahseder misiniz? Yeni eylemler olacak mı?

“YKP olarak bu noktada bir süredir çalışmalar yürütmekteyiz. 19 Mart 2011 yılında YKP, Kıbrıs Yeşiller Partisi, Yunanistan’dan Ekolojist Yeşiller ve Türkiye Yeşiller Partisi imzalı ortak açıklama yapmıştık. Çernobil kazasının yıldönümünde ise 27 Mart 2011 tarihinde, YKP, AKEL, Kıbrıs Yeşiller Partisi, BKP, EDON, KTÖS, KTOEÖS, DAÜ BİR – SEN, BES, Çağ – Sen, Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), Makine Mühendisleri Odası (MMO), Endüstri Mühendisleri Odası (EMNO), Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO), Doğa Dostları Derneği ve Yeşil Hareketi’nin organize ettiği iki toplumlu eylem gerçekleşti.

Bu tarihten sonra Akkuyu’daki yapılması düşünülen nükleer tesis başta olmak üzere diğer nükleer tesislere karşı ve olası sorunlara dikkat çekmek için 3 senedir her Nisan ayında iki toplumlu nükleer karşıtı eylemler organize etmekteyiz. Gelinen son aşamada bizlerin de destek verdiğimiz Çevre Platformu bir dizi girişimler yapmaktadır. Bu çalışmaları desteklemekteyiz ama bize göre bunun enternasyonalist bir karaktere büründürülmesi gerekir, bölgedeki diğer ülkelerin nükleer karşıtı hareketleri ile ortak eylem şekillerini mutlaka geliştirebilmemiz gerekir. Ama elbette bunu lokal ayağını mutlaka güçlendirmemiz de kaçınılmazdır.”

K.P.: Son olarak sizce Kıbrıs’ta nasıl bir ekoloji mücadelesi verilmeli? Nükleer santral bağlamında, Kıbrıslı Türklerin konuya olan sessizliğini neye bağlıyorsunuz? Tehlikenin farkında değil miyiz?

“Elbette Kıbrıs’ta ekoloji mücadelesi verilmelidir. Ancak çok uzun süre yaşanan kuraklıklar ve diğer ekolojik sorunlar yanında yakın geçmişte yaşanan kitlesel göç hareketleri, Kıbrıs’ta yaşayanların toprakla olan bağını zayıflatmıştır. Toprağa, doğaya yabancılaştırılmıştırlar… Bu nedenle dere yatağına ev yapmak sorun değildir ya da biraz daha fazla ürün almak için GDO ve hibrit tohum kullanmak çok ciddi sorun teşkil etmez, çünkü toprakla ticari bir ilişki halindedir. Bu nedenle elbette ekoloji mücadelesine ilgili doğal olarak az olur… Kendi yaşamını hemen etkileyeceğini düşündüğü “çevre” olaylarına tepki verirken, bu noktada da aslında yakın zaman içinde kendini etkilemesini merkezine koyar… Kıbrıs’ta yaşayanlar, daha uzun vadede kendini etkileyebilecek sorunlar karşısında bu nedenle sessizdir.  Bizlerin yapması gereken gelmekte olan sorunları daha kapsamlı ve somut veriler üzerinden aktarmaktır. Örneğin Akkuyu konusunda hem bir kaza riskinde olacakları aktarmaktır ama aynı zamanda örneğin balıkçılık konusunun da suların ısınması ve deniz ekosisteminin değişmesi ile etkilenebileceğini tartıştırabilmemiz gerekir. Akkuyu çalışmaya başladığında çıkacak olan nükleer atıkların ne olacağı ve bunun Kıbrıs kıyıları nasıl bir risk altına soktuğunu da konuşmamız gerekir. Turizmi merkezine koyan bir coğrafya olarak kıyılarımızda nükleer atık varilleri vurduğunda nelerin yaşanacağını iyi hesaba katıp, bunu insanlara aktarırsak, sanırım insanlar harekete geçeceklerdir.”

kaynak

http://www.kibrispostasi.com/index.php/cat/35/news/150354/PageName/KIBRIS_HABERLERI