İklim Zirvesi: “Yetmez ama evet” mi? – Stefo Benlisoy

190

stefobenlisoyParis’te gerçekleştirilen 21. Taraflar Konferansı’nın (COP21) başarıyla sonuçlandığına, iklim krizi karşısında ilk defa sonuç alıcı olarak değerlendirilebilecek kararlara varıldığına dair fevkalade iyimser bir hava oluştu. Oysa ulusal ve uluslararası medya tarafından iştahla pompalanan bu pembe tablonun ötesinde Paris Anlaşması’nın çok daha dengeli bir değerlendirmesini yapmak zorunlu. Egemen uluslararası siyasal sistemin iklim krizini “çözmeye” ilişkin çabalarının –dile kolay- yirmi yılı aşkın bir geçmişi var. Ancak iklim krizinde bugün söz konusu olan ağır tablonun, iklim krizinin kontrolden çıkmasını önleyecek zaman aralığının son derece daralmasının en büyük sorumlusu da aynı egemen siyasal-iktisadi sistem. Yirmi yıllık bu zaman zarfında büyük ölçüde zaman kaybedildi ve bu yitirilen zamanın ekolojik ve toplumsal maliyeti oldukça ağır, telafisi zor. Dolayısıyla Paris Anlaşması’nı ele almadan önce uluslararası sitemin bu zirve sonucunu bir “başarı öyküsü” olarak “satmaya” ihtiyacı olduğunu vurgulamak gerek.

İklim krizi ve onun yarattığı toplumsal ve ekolojik sorunlar dünyanın bir çok ülkesinde son yıllarda kamuoyunun en önem verdiği meselelerden birisi haline gelmiş durumda. Bu bağlamda iklim adaleti hareketinin önemli merhaleler kaydetmiş olduğunu vurgulamak gerek. Dolayısıyla küresel sistemin egemenleri açısından iklim krizine ilişkin sonuç üretebiliyor, müdahale edebiliyor görüntüsünü vermek çok önemliydi. Kopenhag’da 2009 yılında gerçekleştirilen ve büyük umutlar bağlanan 16. Taraflar Konferansı, “Obamania” olarak adlandırılan, Obama’nın büyük beklentilerle iktidara geldiği döneme rast gelmişti. Ama bu umutlara karşın Kopenhag zirvesinde Kyoto sonrası sürece ilişkin bir anlaşma gerçekleştirilememesinde ABD’nin olumsuz tavrı belirleyici olmuştu. İşte Obama açısından tam da başkanlığının son yılına girmişken Paris’te bir anlaşma sağlanması, onun şu meşhur “başkanlık mirası” konusunda çok önemli bir unsur olacak. Aynı şekilde bunu 2016’da kıyasıya bir cumhurbaşkanlığı yarışına girmesi muhtemel Hollande ve hatta Çin liderliği açısından da başka saiklerle de olsa bu şekilde değerlendirmek mümkün. Uluslararası siyasal sistem, iklim krizinde artık sorunu çözme kapasitesine sahip olduğunu, ön alıcı olduğunu göstermek zorundaydı. Artan kamuoyu baskısı karşısında siyasal seçkinler bu konuda bir süredir bir meşruiyet kaybı yaşamaktaydı. Dolayısıyla anlaşmaya ilişkin koparılan bu büyük fırtınanın önemli bir boyutu, onun uluslararası siyasal sistemin etkin ve işler olduğunu gösterebilecek böylesi bir makyajlama, bir halkla ilişkiler çabası olması.

Anlaşmanın en olumlu karşılanan unsuru yüzyıl sonunda iklim değişimini 2 derecenin altında bir yükselişle, hatta 1,5 derecelik bir artışta sınırlamak. Bilim insanları on yıllardır iklim krizinin kontrol edilemez bir noktaya sürüklenmesini engellemek için yeryüzü iklimindeki değişimi yüzyıl sonunda endüstri öncesi dönemden iki dereceyle sınırlamak gerektiğini ifade etmekteydi. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar bu oranda bir değişimin bile aslında oldukça tehlikeli ve öngörülemez sonuçlara yol açabileceğini vurgulamış ve değişimin 1,5 ve hatta 1 derecelik bir artışla sınırlanması gerektiğini vurgulamıştı. İşte anlaşma bilim camiasının ve iklim adaleti hareketinin de basıncıyla iki derecenin altını ve hatta 1,5 dereceyi hedeflemesiyle aslında önemli bir adım atmış oldu. Ancak iklim değişiminin bu oranla sınırlanmasının nasıl gerçekleşeceği büyük bir muamma.

Paris Anlaşması’nın dayandığı temel, 2014’te ABD ve Çin’in kaydettiği anlaşmaya dayanıyor. Bu anlaşmanın temelinde tek tek ülkelerin kendi hedeflerine, iktisadi stratejik mülahazalarına göre belirledikleri emisyon indirim hedeflerini ortaya koymalarına dayanıyor. Paris Anlaşması da yol haritasını bu temel üzerine şekillendiriyor. Zirveye katılan 190 küsür ülke emisyon indirim hedeflerine ilişkin niyet beyanlarını açıklıyor. Dolayısıyla hukuki olarak bağlayıcı, zorunlu bir emisyon indirimi hedefi Paris Anlaşması’nda yer almamakta. İkincisi, iklim değişimini yüzyıl sonunda iki derecenin altında sınırlama hedefiyle niyet beyanlarında zikredilen emisyon indirim hedefleri arasında büyük bir açı bulunuyor. Tek tek devletlerin niyet beyanlarına değerlendiren bilim insanları bu beyanların iklim değişimini yüzyıl sonunda 2,7 ile 3,7 derecelik bir artışa sürüklediği tespiti yapmakta. Bu ölçüde bir değişiminse iklim değişiminin sonuçlarını kontrol edilemez bir noktaya taşıması kaçınılmaz. Üstelik böylesi bir değişimde iklim sisteminin lineer olmamasına dayanan bir dizi pozitif geri besleme mekanizmasının devreye girmesiyle bir iklim kaosuna yol açması, yeryüzü iklimini çok daha yukarıda bir yüksekliğe kilitleyecek bir sürecin önünü açması ve yeryüzündeki canlı hayat açısından tolere edilemez sonuçlara yol açması çok muhtemel. Dolayısıyla belki de anlaşmanın en çelişkili yönü bu noktada düğümleniyor. Bir yanıyla iklim değişimini 2 derecenin altına sınırlamayı hedefleyen bir uluslararası belge bulunmasına rağmen bunun gerçekleşmesi yönünde gerçekçi bir yol haritası ortaya konmuş değil. Tam da anlaşmanın bu içsel çelişkisinden dolayı önemli iklimbilimcilerden James Hansen, anlaşmayı bir aldatmaca olarak niteleyerek boş sözlerden ibaret olduğunu vurguluyor.

Mevcut siyasal ve iktisadi ilişkiler örüntüsüne baktığımızda da işin çok zor olduğunu görmek mümkün. Kapitalizmin kısa vadeye odaklı miyopik doğası ve en önemli çelişkisini oluşturan sınırlı bir gezegende sınırsız büyümeye odaklı yapısı, iklim krizinin küresel adalet ve eşitlik ilkeleri temelinde çözümü önündeki en önemli engellerden. Paris Anlaşması’nda da bu anlayışın ipuçlarına rastlamak mümkün. Anlaşma bir yanıyla 2050 sonrasında ekonominin fosil yakıtlara dayalı işleyişinin sonlanmasına dair bir dizi ifadede içerse ve bu da fosil yakıt endüstrisi açısından yolun sonu anlamına gelebilecek olsa da yine bunun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin somut bir yol haritası yok. Üstelik 2050 sonrası süreçte negatif emisyon hedefine ulaşılmasında fosil yakıt endüstrisinin neredeyse son kozunu, adeta can simidini oluşturan karbon tutma ve depolama teknolojileri gibi oldukça tehlikeli ve öngörülemez sonuçlara yol açabilecek teknolojilere bel bağlanıldığından bahsetmek gerek. Dolayısıyla anlaşma bir anlamda kapıdan çıkardığı fosil endüstrisini bacadan içeri davet eden bir muğlaklığa sahip.

Öte yandan anlaşmanın en temel sorunlarından birisi de enerji dönüşümü sürecinde sermayeyi bizzat en önemli aktör olarak tanımlaması, piyasa temelli çözümlere ve inovasyonlara bel bağlaması. Taraflar arası konferans süreçlerinde başından itibaren siyasal elitler kadar sermaye grupları, sermayenin lobi faaliyetleri ve hatta sermaye tarafından fonlanan kimi çevreci stk’lar karar alma süreçlerinde oldukça belirleyici oldular. Ekolojik krize ilişkin bugün hâkim çözüm modeli sermaye ve teknoloji yoğun çözüm önerileri. Sınırlı bir gezegende sınırsız büyüme hülyasına halel getirmeyecek, doğanın metalaştırılmasını katmerleyecek ve sermayenin kâr güdüsünün ve inovasyon yeteneğini esas alan “çözümler” amentüsünden kaynaklanıyor. Paris Anlaşması’nda bu temel yönelimi sorgulayan bir boyut olmadığı gibi çözümü bir tür yeşil kapitalizmde gören anlayıştan hareket etmekte. Öte yandan fosil yakıt şirketleri bağlaşıklarıyla birlikte halihazırda küresel ölçekte en önemli sermaye gruplarını oluşturmakta ve bunların kolay kolay pes etmelerini, havlu atmalarını beklemek en iyi durumda saflık olur.

İklim krizinin yarattığı sonuçlar günümüzde kendini giderek daha belirgin bir biçimde gösteriyor. Dünyanın birçok bölgesinde iklim krizine dayalı aşırı hava olayları, kuraklıklar, seller kendisini gösteriyor. Dünya üzerinde pek çok insan topluluğu ardı ardına iklim mültecisi konumuna düşmekte. İşte iklim krizinin yarattığı bu giderek ağırlaşan koşullar da eşitsiz bir biçimde yaşanıyor. Yani insan toplumlarının en yoksul ve kırılgan kesimleri ve elbette ekosistemler iklim krizinin ilk kurbanları olmaktalar. Bir dizi yorum Mali’den Suriye’deki iç savaşlara kadar bu durumun ortaya çıkmasında önemli faktörlerden birinin iklim krizi olduğunu dile getirmekte. Hiç kuşkusuz iklim krizinin yarattığı koşullar önümüzdeki dönemin siyasal ve toplumsal gelişmelerinin yabana atılamayacak art alanını oluşturacak.

İklim krizinin oluşmasında gelişmiş Batı ekonomilerinin tarihsel sorumluluğu çok daha büyük. Dolayısıyla küresel güneyin yoksulları hem tarihsel olarak iklim krizinin yaratılmasında çok daha cılız bir sorumluluğa sahip hem de neoliberalizm tarafından toplumsal yapıları kırılganlaştırılmış bu yoksul toplumlar ortaya çıkmasında payı olmadıkları iklim krizinin sonuçlarına karşı da çok daha savunmasız. İşte tam da bu gerçekliğe işaret etmek için “iklim borcu” kavramı ortaya atılmıştı. Yine iklim krizine adapte olmak ve iklim krizinin yarattığı ve yaratacağı olumsuz koşullara karşı bir ölçüde bu toplumların direncini arttırabilecek, zararları telafi edebilecek bir “hasar ve kayıp mekanizması” yaratılmasının yani gelişmiş batının yoksul güneye kaynak aktarması noktasında bilhassa ABD’nin, Paris’te herhangi bir yükümlülük altına girmeyi kesin bir dille reddettiğini vurgulamak gerekiyor.

İklim krizine ilişkin tartışmayı bir beyaz sayfa üzerinde gerçekleştirmiyoruz. Tartışmaya hâkim olan teknisist ve apolitik söyleme rağmen küresel kapitalizmin derin bir krizde bulunduğu, savaş politikalarının, ırkçılığın, göçmen karşıtlığının, militarizmin yükselişte, demokratik arayışlarınsa gerilemekte olduğu, emperyalistler arası çelişkilerin yoğunlaştığı bir küresel düzlemde iklim krizi gerçekleşiyor. İklim krizine ilişkin tartışmayı işte tüm bu bağlam içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Bu bağlam içerisinde uluslararası emperyalist sistemin iklim krizinde kurucu/kurtarıcı bir misyon üstlenebileceğini düşünmek için oldukça iyimser bir düşünce dünyasına sahip olmayı gerektiriyor.

Önümüzdeki dönemde enerji altyapısında fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye topyekûn bir dönüşümünü sermayenin en önemli aktör olduğu mevcut siyasal ve iktisadi paradigma içerisinde ne ölçüde mümkün olduğu koskoca bir soru işareti. Kapitalizmin böylesi bir dönüşümü örgütleyebilecek refleksleri ve uzak görüşlülüğü oldukça zayıf. Enerji ve finans sektörlerinin demokratik ve çoğulcu bir kamusal kontrol altında bulunmadığı bir toplumsal yapıda böylesi devasa bir dönüşüm pek mümkün gözükmemekte. Oysa devrim niteliğindeki bu dönüşümün piyasanın bizzat toplum tarafından kontrol edildiği, piyasanın kilit sektörlerinin toplumsal denetim altına alındığı, demokratik ve kamusal bir planlamanın hayata geçirildiği bir bağlamda gerçekleşebilme olasılığı çok daha yüksek. Aksi durumda yeşil makyajlamanın alabildiğine gerçekleştiği ama haleyi kaldırdığımızda işlerin eskisi gibi sürdüğü ve ekolojik krizin maliyetin gezegenin canlı yaşamına ve yoksullara çıkarıldığı bir senaryo çok daha olası olacak. İklim krizinin çözümünü krizi bizzat yaratan sermayeden beklemenin kendisi tüm canlı yaşamını duvara toslatabilecek bir kumar.

Dolayısıyla iklim krizinin kontrol altına alınmasında, sonuçlarına eşitlikçi bir biçimde adaptasyon geliştirilmesinde piyasa aktörleri ve devlet elitlerinin rasyonellerine güvenmek gerçekçi değil. Paris’teki COP21 sürecine illa bir başarı payesi verilecekse bu, küresel iklim adaleti hareketine verilmek zorunda. İklim hareketi geçtiğimiz dönemde kamuoyunun ikilim krizine bakışının gelişmesinde önemli adımlar attı. Paris Anlaşması etrafında yaratılan bu “başarı” hikâyesi, egemen medyadaki “her şey çözüldü” havası karşısında iklim adaleti hareketinin yakaladığı bu ivmeyi kaybetmemesi mücadeleyi yükseltmesi gerekiyor. Kendimizi kandırmayalım, gezegendeki tüm canlı yaşamın bekası, uluslararası zirvelerde alınan “yaldızlı” kararlara değil, bu mücadelenin kök salıp yaygınlaşmasına dayanıyor.

Not: Bu yazıda Türkiye’nin meseleyi neredeyse bir kongre turizmi düzeyine indirip COP26’nın düzenlenmesine talip oluşundan bahsetmeye bilinçli olarak gerek görülmedi. Emeğin ve doğanın alabildiğine vahşi biçimde talanına odaklı emek ve karbon yoğun bir sermaye birikimine kilitlenmiş Türkiye’nin Paris zirvesindeki tartışmalarla bağı elbette büyük soru işareti.

iklim değişikliği