CHP ŞİMDİ NE YAPACAK?

65

Hayri Kozanoğlu ile yapılan ve Birgün Gazetesinde yayınlanan röportaj


Epey süre gündemde önemli yer tutan CHP’deki başkanlık değişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu profilinde birinin CHP genel başkanlığına seçilmesi, oyu her daim ÖDP’ye rezerve bir yurttaş olarak açıkçası içime sindi. Tevazuun yeniden kabul gören bir değer haline gelmesi; biraz PR (Halkla ilişkiler) koksa da, böylesine erkeksi bir toplumda “sakin güç” diye nitelenen bir kimseye itibar edilmesi küçümsenmemeli. Önümüzdeki dönemde Kılıçdaroğlu’nun, giderek megalomaniye sürüklenen “asabi güç” Recep Bey’in anti-tezine dönüşerek irtifa kazanması kaçınılmaz görünüyor.

CHP uzun süredir “halktan kopuk siyaset yapmakla” eleştiriliyor. Kılıçdaroğlu’nun halkla bağ kurabileceğini düşünüyor musunuz?

Kurultay konuşmasını Beyoğlu’nda Hasan’ın berber dükkanında izlemek fırsatını bulduğum Kılıçdaroğlu’nun sade yurttaşlarla doğrudan iletişim kurabildiğine; onların yüreğine ve aklına hitap edebildiğine tanık oldum. Bu Bülent Ecevit’ten sonra hiç bir sol/sosyal demokrat politikacıya nasip olmayan bir haslet. Kılıçdaroğlu aslında göreceli olarak özgürlük-eşitlik-hakkaniyetin en fazla teneffüs edebildiği 60-80 Türkiyesi’nin bir ürünü. Dersim’den, mütevazi bir aileden geliyor, kamusal eğitim sistemi içerisinde yetişiyor, hesap uzmanlığı sınavını kazanıyor, sosyal demokratların arada bir koalisyon ortağı olduğu dönemlerde bürokraside sivriliyor. En vahim nokta ise şu: eğer böyle giderse, artık Türkiye toplumundan Kılıçdaroğlu gibiler yetişmeyecek, “tarikat-cemaat” terbiyesinden geçmeyenler bırakın genel müdürlük, bakanlıklarda çaycılık mertebesine bile yükselemeyecek.

Peki gelelim CHP’deki değişime. Varoşlar ve Yeni Orta Sınıfların oyuna talip olduklarını da deklare ediyorlar…

CHP’nin çok tartışılan Varoşlar-Yeni Orta Sınıflar sentezini şöyle anlamak mümkün: Yıllardır siyasetin sade yurttaşların günlük dertlerinden, toplumsal taleplerden, iş, aş, hizmet gereksinimlerinden kopmasından; bir yanda laiklik-cumhuriyet, öte yanda inanç-başörtüsü eksenine hapsolmasından şikayetçiydik. Varoş açılımı yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik üzerinden siyasetin gerçek mecraına yönelmesi umudunu veriyor. CHP’nin konumuna malum merkez-çevre ikileminden bakarsanız, cılız çırpınışlar dışında artık merkezde etkinliğini yitirmiş, Anayasa Mahkemesi dışında tutunacağı dal kalmamıştı. Merkezi AKP’ye terkederken, çevreye yönelmekten başka çare görünmüyordu. Sınıfsal açıdan bakılınca da, emekçi kesimlerden, sosyolojik tabanından bu denli kopuk, bir “tuzu kurular” partisinin kendisini sol kulvarda tanımlamasının bir karşılığı yoktu. Yeni orta sınıf diye nitelenen, şehirli profesyonel meslek sahiplerinin, “aşırı hırslı, kariyer basamaklarını tırmanmaya endeksli, sınırsız tüketmeye meyilli” zihniyetini en çok eleştirenlerden biriyim. Ne var ki liberal söylemin “orta sınıf paranoyası” diye tiye aldığı bu kesimlerin son dönemlerde yaşadığı korku ve endişenin mesnetsiz olmadığını düşünüyorum. Bu tabakadakiler uzun yılların mesaisiyle edindikleri bilgi, beceri ve deneyimlerinin, “liyakata” dayalı kalibrelerinin islami tarikat ve cemaat vesayetinde bir “boş gösteren” haline gelmesi, diplomaların karşılıksız kalması tedirginliği içindeler. Bu endişe sadece profesyonel meslek erbabı için değil, belki çocuğum yarın mesleğini eline alır, altın bileziği koluna takar, “diplomat, Kılıçdaroğlu gibi hesap uzmanı, yüksek yargı mensubu” olur diye umut besleyen, büyük özveriyle çocuklarının eğitimine bel bağlayan insanların hayallerini, özlemlerini, şevklerini yerle bir ettiği için de önemli.

Yine CHP’de ‘Artık diğer partiler de buraya katılsın’ deniliyor. Bir angaje propogandası yürütülmüyor mu?

Biz sosyalistler, devrimciler madem başkalarının kulvarına müdahale ettik, “çağdaş sosyal demokrasinin” nasıl şekillenmesi gerektiği üzerinde ahkam kestik, o zaman Kılıçdaroğlu’na ufkunu sergilemek için bir kredi tanımak hakkaniyetli olur. Gelgelelim, onlardan da “haydi yükselişe geçtik” arkamıza hizalanın, rüzgarımızı kesmeyin, bize biat edin, yollu basınçlara maruz kalmamak, “sosyal demokrat vesayet” altına sokmaya, kolonileştirmeye teşebbüs etmemek kaydıyla…

Kılıçdaroğlu Kürt-Alevi kimliğini saklamakla suçlanıyor. Siz de bir süre ÖDP Genel Başkanlığı yaptınız. Bu tür eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kılıçdaroğlu’ndan Kürt, Alevi kimliğini öne çıkaran bir tarz beklemenin siyasi anlamda isabetli olmayacağını, bireysel özgürlük açısından da kimsenin böyle bir hakkı bulunmadığını düşünüyorum. ÖDP genel başkanlığını üstlendiğim dönemde ben de böyle bir “kimlik beyanında” bulunmadım, bu meyanda talep de almadım. Örneğin, Kılıçdaroğlu ile benzer kulvarda koşan sabık İngiliz başbakanı Gordon Brown’ın “biz İskoçlar” diye başlayan nutuklarına tanık olmadım. Zaten bizim “birarada yaşama” anlayışımız bir yandan isteyenin göğsünü gere gere etnik, mezhepsel kimliğiyle kendini var etmesini savunurken, isteyenin de kendini sosyalist, sosyal demokrat, muhafazakar yani ideolojik kimliklerle ifade edebilmesini, kimsenin kimseyi kökeninden dolayı mücadelesinin doğal müttefiki görme hakkı bulunmadığının altını çizer.

Peki CHP’de büyük bir değişimden bahsedilirken Kılıçdaroğlu’nun Kürt sorununu yeterince ele almaması bir tezatlık yaratmıyor mu?

Aslında Kılıçdaroğlu’nun yüzde 10 seçim barajının indirileceğini vaadetmesi Kürt hareketinin en hayati talebinin bir CHP’li ağzından ilk kez karşılık bulması anlamında önemliydi. Biz sosyalistler ise barajların tamamen kaldırılması talebinde ısrarcı davranmalıyız. Özellikle tamamen yeni bir Anayasa vaadi üzerinden basınç yapmalıyız. Buna karşın Kılıçdaroğlu’nun, “etnik, mezhepsel siyaset yapan dostumuz değildir” ifadesi şık kaçmamıştır. Kürt sorununu sadece ekonomik bir mesele gören yaklaşımını, meşru, “kimlik ve tanınma” taleplerini kavrayan bir yerden genişletmesi için, yapıcı bir üslupla telkinde bulunmak gerekir. Mevzunun, “kendi kaderini tayin” boyutu kanımca CHP’yi aşar, ancak sosyalistler, devrimciler tarafından dile getirilebilir.

Alevilerin sorunlarına bakışı açısından durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alevi sorununda ise, özellikle devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasına, hiç bir mezhebi kamu kaynaklarıyla finanse etmemesine ilişkin “özgürlükçü laiklik” yaklaşımı çok önemlidir. Diğer taraftan Alevilerin daha yakıcı talebinin, ekonomik, politik, toplumsal hayatta, bürokraside ayrımcılık, dışlanmayla karşılaşmama olduğu, Alevi toplumunun birarada yaşamak dışında bir tahayyülünün bulunmadığını unutmamak gerekir. Açılım üst başlıklı tüm imaj ataklarına karşın AKP’nin Aleviler’e karşı ayrımcı tutumunun yarattığı tedirginlik, bu kesimin bir kez daha CHP’ye yönelmesini getirecek gibi görünüyor.

Baykal’a ait olduğu söylenen kasetle ortaya bir iddia daha atıldı ‘CHP bir operasyonla dizayn ediliyor’ diye. Kılıçdaroğlu’nun gelişi de bu ‘operasyon’la açıklanmaya çalışıldı…

CHP’deki yeniden yapılanma, Kılıçdaroğlu rüzgarı, sosyal demokrasideki boşluğu doldurmayı hayal edenleri, çatlaklardan yararlanmak için yola çıkanları hayal kırıklığına uğratacak, kaçınılmaz bir biçimde “mıntıka temizliği” yaşanacaktır. Bunlar ya CHP içinde buharlaşacaklar, ya da geçici bir dönem suret-i haktan görünüp, AKP medyasının muteber malzemesi konumunda bilumum tv tanallarında ağırlanmak başlıca siyasi meşgaleleri haline gelecektir. Temel tezlerinin ise, bir yerlerden düğmeye basıldığı, büyük bir “oyun” oynandığı varsayımı üzerine inşa edileceği anlaşılıyor. Doğan Medya grubundan TÜSİAD’a geniş bir yelpazenin Kılıçdaroğlu’na teveccüh gösterdiği açıkça ortada. Öte yandan suni siyasi mimari projelerinin nasıl tökezlediğini, en azından “blucinleri çekip pikniğe koşan Yılmaz – Baykal kurgusundan”, “İsmail Cem – Kemal Derviş – Mehmet Ali Bayar” imzalı Yeni Parti fiyaskosundan biliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun sahiciliğini, yerel seçim performansı ortaya koymuştu. Zaten Kılıçdaroğlu’nu bu noktaya taşıyan dinamiğin, CHP’nin kireçleşmiş delege yapısına da, “fizik tedavi” uygulayan öznenin dipten gelen bir dalga olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, Kılıçdaroğlu’nun sol referanslarıyla büyük güçler nezdinde “second best” -ikinci iyi- bile değil, ancak ehven kategorisine sokulabileceği tahmin edilebilir. Kılıçdaroğlu’nun kumaşının niteliğini zaman ortaya çıkaracak; varoşların mı, yoksa plazaların mı umudu olduğunu gösterecektir. Burada sosyalistlerin soldan basıncı da, vaatlerin muhatabı kitlelerin talepkarlığı da önemli rol oynayacaktır.

CHP’deki değişimin Türkiye soluna ne gibi etkileri olur?

Farklı bir ideolojisi, Türkiye ve dünya tahayyülü, sorunlara cevap veren bir programatik yönelimi bulunan sosyalist, devrimci hareket/partilerin 70’lerdeki gibi, sosyal demokrasinin yükselişiyle birlikte kitleselliğini yaygınlaştırma şansı var. CHP’ye yönelen işçilere, emekçilere sosyal demokrasinin kaypak karakterini, emek-sermaye arasında en fazla hakem rolünü anlatarak onları yüzünü daha sola dönmeye çağırabilirler. Özal-Çiller-Recep Bey her tercihini sermayeden yana kullanan, IMF-DB’nin koyduğu yeni kurallar çerçevesinde düdüğünü hep emek aleyhine çalan tarafgir hakemlerse, Kılıçdaroğlu en fazla kapitalizmin kabuğu içerisinde adaletli davranan, örneğin ILO kurallarına gönderme yapan bir hakem olabilir. Halbuki onların asıl ihtiyacının “emek egemen” bir toplumda yattığını sabırla anlatmaya devam etmek gerekir. TEKEL direnişinin geniş emek kesimlerini harekete geçirmesi, 1 Mayıs’a yoğun ve coşkulu katılım “sol rüzgarların” ön habercisi olmuştu.

CHP kurultayında da gördük ki devrimcilerin söylemleri yaygınlaşıyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Kültürel iklim de bizlerin yabancı olmadığı, özlediği bir zeminde şekilleniyor. Ricky Martin’den Onur Akın’a geçiş; Kılıçdaroğlu’nun Ahmet Arif’le girip Nazım Hikmet’le final yapması sol değerlerin hala geçer akçe olduğunun tezahürleri. Hele Kılıçdaroğlu’nun CHP kurultayında “devrimci Kemal” sloganıyla karşılanması… Daha geçen yıl ÖDP olağanüstü kurultayında, devrimci sıfatını onca yıldır bedeller ödeyerek gururla taşıyan insanların “şimdi devrimcilik zamanı” çağrısını anakronik bulanların, bıyık altından gülenlerin biraz yüzü kızarmış mıdır bilinmez. Ama “çakması” bunca taraftar toplarken, “hakikisine” itibar edenler elbette azalmayacaktır. “Kahrolsun faşizm”, “kahrolsun faşist diktatörlük” ya da CHP kongresinden yükselen “faşizme geçit yok” sloganları arasındaki farka ilişkin tartışmaları “devrimci arkeolojiye” havale edip, faşizmi mücadele edilmesi gereken bir tehdit olarak algılayan duyarlığı önemsemeli, tevazuya kapılmadan bu “işin erbabı” sorumluluğuyla davranmalıyız. Kurultayda Altan Öymen’e yöneltilen, “faşizm yakıştırması fazla kaçmadı mı?” sorusuna usta gazeteci ve politikacının verdiği, “yargısıyla, üniversitesiyle, medyasıyla, yasama, yürütme ve Çankayası’yla bir ülkeyi tümden denetim altına alma teşebbüsüne başka ne denebilir?” mealindeki cevaptan hareketle durumdan vazife çıkarmalıyız.

‘Sosyal demokrat özümüze dönüyoruz’ diyen CHP iktidara oynarken, sosyal demokrasi de bir seçenek olarak geri mi dönüyor?

21.yüzyıl başında, dünya ciddi bir krizle boğuşurken sosyal demokrasi de bir arayış içerisinde bulunan, kendini yeniden tanımlamaya ihtiyaç duyan bir ideoloji. Avrupa’nın 4 büyük ülkesinde, “Almanya, Fransa, İtalya” derken İngiltere’de de iktidarın uzağına düşmesi, tabuta vurulan son çivi sayılabilir. Sosyal demokrasi tarihsel olarak piyasacı kapitalizm ile sosyalizm arasında bir uzlaşma ideolojisi, bir reform çabası iken; Soğuk Savaş’ın sona ermesi, kapitalist küreselleşmenin adeta bir “dünya dini” haline getirilmesiyle şahsiyetini kaybetmiş, en “soft” versiyonu “Üçüncü Yol” gündeme gelmişti. Şimdi krizin toplumsal yıkımı karşısında, özellikle “son kale” İngiltere’nin de düşmesiyle, sosyal demokrasinin küllerinden yeniden doğmasına ilişkin yeni bir tartışma başlayacak. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP bu tartışmaya katkı yapabilir mi? CHP Sosyalist Enternasyonal’de itibar kazanabilir mi? Sonucu merak etsek de, sözü fazla uzatmadan, “Bu daha çok sosyal demokratların sorunu” diyerek konuya nokta koymak belki daha doğru.

Ama en azından şunları eklemeliyiz. Başında Kılıçdaroğlu gibi parti ortalamasının hayli solunda bir şahsiyet de bulunsa CHP’nin temel konularda yalpalayacağını, kekeleyeceğini, zikzaklar çizeceğini öngörmek zor değil. Halbuki başta ABD emperyalizmi, tüm emperyalist tasarımlara tavır alan, NATO’dan çıkmayı, demilitarizasyonu savunan; AB’nin rekabet ve kara dayalı sermaye yanlısı bir proje olduğunu açıkça ifade eden; özelleştirmeye uygulamalarıyla değil özden karşı çıkan; toplumdaki mülkiyet ilişkilerini de değiştirmeyi hedefleyen, kısacası özgürlük ve eşitliğin en anlamlı bir sentezini yapan, yine sosyalistler olabilir. Belki de en önemlisi; tüm toplumu ve dünyayı köklü bir biçimde değiştirme, dönüştürme ufkunu kaybetmemek, “devrim” düşünü yaşatmak bizim en önemli ayrıcalığımız. CHP delegesinin Baykal’ın değişmeyeceğine mutlak inancı yok muydu? Olan biten ortada. Ortalama yurttaş da şimdilik dünyanın, Türkiye’nin değişmeyeceğini düşünüyor olabilir. Onları ikna etmek de bizim görevimiz…