Çernobil bir daha asla

142

çernobilBurcu Cansu – Birgün

İnsanlığın üzerimize radyasyon yağmurlarını yağdığı günden bu yana 27 yıl geçti. Binlerce insanın öldüğü büyük felaketin izleri yeryüzünde. Yaşananlara rağmen AKP iktidarı ülkeyi nükleer deposuna çevirmeyi hedefliyor. Nükleer gerçeğini TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Cengiz Göltaş’la konuştuk.

» Dünya nükleer santrallerle ne zaman tanıştı?

Dünyada nükleer santral endüstrisinin 60 yıllık tarihi var. Üç ayrı dönemden söz etmek mümkün: İlk kurulduğu ve dünyada elektrik enerjisi üretimi seçeneği olarak gündeme oturduğu 1950-60’lar. Bu dönemde nükleer santraller teknolojik devrim, ucuz enerji temini, sayaçsız elektrik kullanımı vs olarak tanıtılıyordu. 2. dönem nükleer santrallerin yıldızının parlatıldığı, önemli bir enerji üretim kaynağı olarak propagandasının yapıldığı 1973-74’ler. 1970’ler dünyada petrol krizi, iki kutuplu dünyada silahlanma yarışı ve soğuk savaş ile anılan dönem.

3. dönem ise dünyada artan yoğun enerji tüketimiyle paralel olarak yansımasını bulan büyük çevre felaketlerine kapının aralandığı, enerji başlığı içerisinde iklim değişikliği ve ekolojik kriz tartışmalarının yoğunlaştığı, yine 26 Nisan 1986 Çernobil faciasıyla dünyanın nükleer felaketlerle daha yakından yüzleştiği, dünyada nükleer santral karşıtı kesimlerin güçlendiği ve iki yıl önce 11 mart 2011’de Japonya’daki deprem ve Fukişima Nükleer Santral kazası ile nükleerde geriye dönüşe ait bir miladın güçlü bir şekilde ortaya çıkışına şahit olduğumuz içinde yaşadığımız son dönem olarak tarif edebiliriz.

Bugün dünyada 30 ülkede 436 nükleer santral 370 bin MW güç ile dünya genel elektrik enerjisi üretiminin yüzde 13’ünü sağlıyor. Nükleer santrallerin, elektrik üretimindeki payının 2030’a kadar yüzde 8-9’lara kadar düşeceğine dair Uluslar Arası Enerji Ajansının Raporları mevcut.

Nükleer santral endüstrisinde geriye gidişin bir başka ifadesi de Atom Enerjisi Ajansının hazırladığı raporlarda 2000’lere dair öngörülerinde yaşanan büyük bir yanılgı ya da sapmadan anlaşılabilir. 1970’lerdeki gelişim hızına uygun olarak günümüzde 4500 nükleer santralin işletmede olacağına dair tahminler on misli yanılgı ve hayal kırıklığı oluşturdu. Halen dünyada 443 adet reaktör işletme halinde.

» Dünya Nükleer santrallerden vaz mı geçiyor?

Nükleer lobiler yaşadıkları çöküşü gizlemek için ellerinden geleni yapsa da birçok ülkede yapılan açıklamalar, biliminsanlarının yaklaşımları mızrağın çuvala girmediğini gösterdi. Almanya’da 17 nükleer reaktörün 8’i Fukuşima kazasından sonra kapatıldı. Kalan 9 reaktör de 2022’ye kadar kapatılacak. Belçika 7 nükleer reaktörle ülkesinin elektrik ihtiyacının yaklaşık yarısını karşılıyordu. 2025’e kadar kalan tüm reaktörleri kapatma kararı aldı. İsviçre elektrik ihtiyacının yüzde 38’ini karşılayan 5 nükleer reaktörü 2034’e kadar kapatma kararı aldı. Yapılması planlanan 3 reaktör projesinden vazgeçildi. İtalya’da 2011’deki referandumda halkın yüzde 90’ı nükleer santrale hayır dedi. İspanya Fukuşima kazasından önce nükleer enerjiyi tamamen terk etme kararı almıştı. Danimarka, Avusturya ve Norveç’in hiç nükleer santrali olmadı. Avusturya inşaatı biten tek reaktörünü halk istemediği için çalıştırmadan kapattı. Avusturya, Yunanistan, İrlanda, Letonya, Lihtenşıtayn, Lüksemburg, Malta ve Portekiz nükleer enerji santrallerine karşı ortak bildiri imzaladılar. Bu örnekler aklın ve sağduyunun gereği olarak insana duyulan saygı ekseninde birçok ülkenin kararlarını değiştirdiğini gösterirken, bir deprem ülkesi olan Türkiye’de hükümetin dünyadaki yönelime sırt çevirerek nükleer santral kurma inadından vazgeçmemesi ‘bilim’ ve ‘demokrasi’ kavramının içinin nasıl boşaltıldığına en yalın örnektir.

» Dünya neden nükleer santrallerden uzaklaşıyor? İtiraz konuları neler?

Bir mühendis ve EMO yöneticisi olarak önemli bulduğum bir şeyin altını çizmek isterim. Hiçbir şekilde nükleer enerjiye kategorik olarak toptancı bir yaklaşımla karşı çıkmıyoruz. Karşı çıktığımız; dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere uygun olarak daha sağlıklı, güvenilir, ucuz ve çevreye uyumlu, yenilenebilir enerji üretim modelleri yerine pahalı, riskli, kirli, dışa bağımlı ve nükleer silahlanma tehdidini de içinde barındıran nükleer enerji santralleri kurularak buradan elektrik enerjisi üretmek yoluna gidilmesinde ısrar etmek. Bugün nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması, bilim ve insanlığın gelişimi adına hiç kimsenin ret edemeyeceği bir söylem. Günümüzde de dünya üzerinde bizim de içinde yer aldığımız 56 ülkede 250 civarında araştırma reaktörü var. Daha çok üniversitelerde ya da ulusal araştırma merkezlerinde bulunan ve enerji reaktörlerine göre çok daha küçük olan bu reaktörler, bilimsel eğitim ve endüstriyel alanlar ile kanser tedavisinde kullanılıyor. Bir de meselenin arka planında nükleer silahlanmaya dair bir yan var ama çok detaya girip dağıtmak istemem. Sadece konunun belki bu kapsamda söylenebilecek en traji-komik yanını parantez içerisinde ifade etmek gerekirse, dünyada son 50 yıldır yaygınlaşan nükleer silahlanma ile insanlığa karşı oluşturulan tehditin altında, aynı zamanda en çok silah satan ve nükleer güce sahip olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in olması. Anadolumuzun güzel deyişiyle “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” misali bir durum oluşturuyor.

Esas soruya dönersek, evet Dünya nükleer santrallerden artık vazgeçiyor demiştik. Buna ilişkin her başlığı ayrı ayrı tartışılabilecek derinlikteki temel itiraz noktalarını sıralamak gerekirse her şeyden önce 21. yüzyılın Güneş Uygarlığına geçiş yüzyılı olduğunu belirtmek gerekir. Fosil yakıtlar dediğimiz kullanım ömürleri sınırlı kömür, petrol ve doğalgaz ile uranyum işletmeciliği ile yakıtı sağlanan nükleer santraller yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş yüzyılından ve en büyük enerji kaynağımız olan enerji verimliliğinden söz ediyoruz.

Dünyada nükleer enerji santrallerine karşı geliştirilen diğer itiraz noktalarına gelince; öncelikle çok pahalı yatırımlar. Özellikle ilk yatırım maliyetleri oldukça yüksek. İşletme güvenliği zayıf. İrili ufaklı kamuoyundan gizlenen yüzlerce arıza ve yaşanan kazalar nedeniyle sık sık devre dışı kaldığını bu iletişim koşullarında artık gizleme olanağı yok. Dünya ölçeğinde atık sorunu çözülememiş ve baş ağrıtmaya devam ediyor. Ülkemizde İkitelli Sanayi Merkezi’nde hurdalıkta bulunan ve radyasyona maruz kalan işçilerin öyküleri, Karadeniz sahillerine vuran zehirli variller ve en son İzmir Gaziemir’deki nükleer atık skandalı belleklerimizdeyken bu itirazlar daha bir anlam kazanıyor. Nükleer santrallerin yüksek güvenlik nedeniyle lisanslama, yapım süreleri ve maliyetleri her geçen gün artıyor. Avrupa’da inşaa halinde olan tek nükleer santral olan Şnlandiya’daki Olkiluoto maliyeti sürekli arttığı ve yapım süresi uzayıp durduğu için skandala dönüşmüş durumda. Uranyum yakıt işletmeciliği zaten başlı başına bir problem oluşturuyor. Dünyadaki uranyum rezervlerinin yarısı Avusturalya, Kazakistan ve Kanada’da olması nedeniyle dışa bağımlılık her aşamada süreklilik içeriyor. Örneğin Türkiye’nin uranyum rezervi 9.000 ton civarında. Ekonomik rezerv bunun çok daha altında. Kurulması öngörülen santrallerin yakıtı da dışarıdan sağlanacak. Diğer bir sorun nükleer malzeme ve santralin terör amaçlı saldırı risklerine karşı yeni güvenlik anlayışının oluşturulamamış olması. Yine, santralin ömrünü tamamlamasıyla söküm süreci ve maliyetler ayrı bir tartışma konusu. Mevcut enerji kaynaklarımızın yeterli ve alternatif bir seçenek oluşturup oluşturmadığı üzerine yıllardır yapılan çarpıtmalarla, sürekli karanlıkta kalacağız, enerjiye ihtiyacımız var söylemi ile yürütülen lobi faaliyetlerini de saymak gerekir. Yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları potansiyelimiz ve bu potansiyelin kullanım oranları dikkate alındığında Türkiye’nin nükleer santrallere ihtiyacı olmadığı ve bunun siyasal bir tercih olarak dayatıldığını görmek mümkün.

» Türkiye’nin nükleer santral ısrarını nasıl açıklıyorsunuz?

Son 40 yılda yaşadığımız nükleer serüvenin sözcüleri ve çelişkiler dikkate alındığında son derece öğretici gelecek kuşaklar için ibret oluşturacak manzaralarla karşılaşıyoruz. Bu alanda Türkiye’nin enerji politikalarını yöneten sağ-liberal-muhafazakar iktidar çevrelerinin ve partilerinin temel ortak paydası, uluslararası emperyalist-kapitalist çevrelerin direktişerine uymak, onlarla göbekten işbirlikçi siyaseti iktidarlarını korumak adına sürdürmek olsa gerek. Başka türlü kamu yararı içermeyen, ülkesinin yaşam alanlarına insanına doğasına tehdit oluşturan böyle bir tercihin ne ‘milliyetçilik’le ne ‘muhafazakarlık’la ne de esas olarak bilim ve demokrasiyle bağdaşır yanı yok.

Hele AKP eliyle 2002’lerden buyana geçen 10 yılda bu alanda işletilen ve yaz boz tahtasına dönüşen bu süreçte gündeme getirilen bilimsel, hukuki, sosyal ve siyasal itirazın yok sayılması ve en yetkili ağızlarda konunun cahil cesaretiyle savunulması tehlikenin büyüklüğü konusunda bizi daha da endişelendiriyor.

11 Mart 2011’de Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki kaza, 1986 Çernobil faciasından sonra dünyanın şahit olduğu en büyük ikinci nükleer felaketti. Dünya şapkasını önüne koyup düşünürken, güvenlik kültürünün yerleşmiş olduğu Japonya’da depremin tetiklediği nükleer kaza üzerine kazadan önce çalıştırılan 54 nükleer reaktörden sadece ikisine izin verilip 52’si susturuluyorken,  Rusya ile doğalgaz bağımlılığına ek olarak bir nükleer kapitülasyon sürecine girilmesi izah edilemez bir yanlışlığa imza atmaktır. Bu durum en somut ifadeyle enerjimizi ve geleceğimizi Rusya’ya teslim etmek anlamına geliyor.

» Nükleer ihaleler sonuçlanırsa Türkiye’yi ne bekliyor?

İlk ihale sürecindeki usulsüzlükleri yargı süreçlerine taşıdık ve TMMOB açtığı davada Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nu nükleer santral ihalesi yönetmeliğinin 3 maddesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı vermesinin ardından ihaleye ilişkin iptal kararı 20 Kasım 2009’da TETAŞ tarafından açıklandı. Buna rağmen ihale ve hukuk süreçleri baypas edilerek devletler arası anlaşmayla bu süreç toplumsal tepkilere rağmen AKP eliyle dayatıldı.

Türkiye nükleer santrallar kurulmadığı için değil, son 40 yıla damgasını vuran sağ liberal işbirlikçi siyasetçilerin yarattığı kaos ile enerjide krizin eşiğine getirildi. Bütün mesele yenilenebilir enerji kaynaklarımızı öne çıkaran doğru planlama ve kamusal anlayışın yaratılması, kaynaklarımızın çevreye uyumlu değerlendirilmesidir. Enerjide yaşanan özelleştirmelerle Türkiye enerji yönetim erkini ulusal ve uluslararası sermayenin çıkarlarına teslim etti. Şimdi nükleer santral değil, enerji kaynaklarımızı kamu yararına devreye sokmak, enerji verimliliğini gerçek anlamda hayata geçirmek, enerjide toplumsal adaleti ve hukuku yaratmak zamanı.

Banka hesaplarını insan hayatından önde tutanlara, havamızı, suyumuzu kirletenlere, tüp gazla nükleer santrali ayıramayanlara geleceğimizi teslim etmeyeceğiz.

 

Radyasyon bulutları Türkiye’de

 Stronsium 90 yağıyormuş ota, süte, ete, umuda, hürriyete, kapısını çaldığımız büyük hasrete. Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm.

Nâzım Hikmet

(Birgün Pazar) Çernobil Nükleer Reaktörü’nün 26 Nisan’da patlamasının ardından oluşan radyoaktif parçacıklar takvimler 3 Mayıs’ı gösterdiğinde Türkiye’nin üzerine yağmaya başlamıştı bile. Radyoaktif bulutlar 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Trakya’ya, 4-5 Mayıs günleri Batı Karadeniz’e, 6 Mayıs günü Çankırı üzerinden Sivas’a, 7-9 Mayıs tarihlerinde Trabzon-Hopa’ya ulaştı. Çernobil kazasının üzerinden 10 gün„ geçmişti ki radyoaktif parçacıklar tüm Türkiye’ye yayılmıştı. Tıpkı Nâzım Hikmet’in Hiroşima’yı anlattığı gibi ölüm, ota, süte, ete, umuda yağmıştı.

Birçok ulus radyasyon bulutunun etkisi altında iken, ülke yöneticileri sessiz kalmayı tercih etti. Türkiye’nin üzerine ölüm yağmaya başladığında siyasetçiler ve yetkili bilim insanları gerçekleri gizlemeyi seçti. Sağanak yağışla birlikte, Trakya ve Doğu Karadeniz’de tarım alanlarına gökten radyasyon iniyordu. Bu yağışların etkisiyle, çevresel radyasyon ölçümlerindeki yükseklik ilk kez 30 Nisan 1986 tarihinde fark edildi. Trakya ve Karadeniz kıyılarında normal koşullarda 8–10 mikroröntgen/saat olan radyasyon düzeyi; kazadan 10 gün sonra 30–40 mikroröntgen/saat düzeyinde ölçüldü.

 

‘RADYASYON KEMİĞE FAYDALI’

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) başkanı Ahmed Yüksel Özemre, radyasyon ölçüm sonuçlarının sadece bilimsel yorumlamaya yetkin kurum ya da kuruluşlara resmi istekte bulunulması durumunda verilmesi gerektiği konusundaki kararı doğrultusunda, sonuçları halka açıklamadı.

12 Eylül darbesinin ardından Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Kenan Evren, “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır” derken, Başbakan Turgut Özal “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” diyordu.

23 Aralık 1986 tarihinde ise köşkten gönderilen bir şoför elindeki çay dolu şişeyi analiz edilmesi için ODTÜ Kimya Bölümü nükleer laboratuvarlarına teslim etti. Analiz sonucu gönderilen numunede kilogram başına 5600 bekarel radyasyona rastlandı. Darbeci Kenan Evren’in çayı diğer örneklere kıyasla daha az radyasyona sahip olsa da temiz değildi. ODTÜ’de o zaman doçent olan üç araştırma görevlisi İnci Gökmen, Olcay Birgül ve Aykut Kence, daha önce yaptıkları analizlerde çaylarda kilogram başına ortalama 10.300 bekarel radyasyona rastlamıştı. Bu rakam bazı Çay Çiçeği marka çaylarda 36.800’e kadar çıkıyordu.

 

ÖZEMRE: NE BULURSANIZ YİYİN

Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral’ın payına ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içmek düşmüştü. Aral, radyasyon konusunda kendisinden başkasının açıklama yapmaya yetkili olmadığını belirtip; “Dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” diyordu. Yetkililerin kamuoyuna yaptığı açıklamalar ise basında şöyle yer alıyordu.

• TAEK Başkanı Özemre: Rakamlar panik yaratırdı. (7 Mayıs 1986, Cumhuriyet)

• TAEK Başkanı Özemre: Ne bulursanız yiyebilirsiniz. (15 Haziran 1986, Milliyet)

• Cahit Aral: Dinine, imanına inanan ‘Radyasyon var’ demez.  (24 Haziran 1986, Günaydın)

• TAEK Başkanı Özemre: Çayda tehlike yok ama dışsatımı yasaklıyoruz. (10 Aralık 1986, Milliyet)

• Cahit Aral: Çaydaki radyasyon tehlikesiz. (13 Aralık 1986)

• Cahit Aral: Çayda tehlike yok ki imha edelim. (23 Aralık 1986, Cumhuriyet)

 

SÜTTEN PEYNİR YAPIN!

Halka, radyasyona karşı alması gereken önlemler olarak ise radyasyonlu çayın yıkanarajk kullanılması, sütün peynir yapılarak tüketilmesiydi. Meralardaki hayvanların ahırda tutularak suni yem ile beslenmesi ise tavsiye edilen bir başka yöntemdi. Radyasyonlu 58 bin ton çay hiçbir önlem alınmadan toprağa gömüldü, dereler artık siyah akmaya başlamıştı. Kısa bir süre önce Rize’de TOKİ tarafından yapılan temel kazılarında da yine radyasyonlu çaylar ortaya çıkıyordu. Radyasyonlu fındıkların imha edilmesine ise yetkililerin gönlü razı gelmeyince paket paket askerlere dağıtılmasına karar verildi.

 

SONUÇLARI BİLİNMİYOR

Tıpkı Çernobil faciası sırasında olduğu gibi sonrasında da yetkililer önlem almak yerine tehlikenin üstünü örtmeyi tercih etti. Çernobil kazasının Türkiye’de kanser vakalarını artırmadığı yalanının ardına sığınmaya çalıştılar. Kaldı ki Türkiye’de kanser hastalığına ilişkin istatistiklerin tutulmaması nedeniyle bunu söylemek mümkün değildi. Ancak, 1970’li yıllarda ölüm nedenleri arasında 4. sırada yer alan kanser, 90’lı yıllarda kalp ve damar hastalıklarından sonra 2. sıraya yükseldi. Çernobil’in etkileri ile ilgili ilk ciddi araştırma Türk Tabipleri Birliği tarafından 2005 yılında yapıldı. Raporda  “Türkiye’de kanser kayıtları yetersizdir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve kanser görülme sıklığındaki artışı inceleyen çalışmalarda karıştırıcı nedenlerin çokluğu ve ayıklanması gerektiği, kanser olgularındaki artışın Çernobil faciasına bağlanamayacağını belirtmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve bu kazanın Türkiye’de insan sağlığına etkisinin saptanması için; birçok bilimsel disiplini de içeren araştırmacı grubu tarafından yapılacak uzun erimli bir araştırmaya gereksinim var” denildi.

 

Hopa’ya onkoloji merkezi

Türk Tabipleri Birliği’nin  Çernobil’in, Türkiye üzerindeki etkileri raporunda Hopa’da Eylül 2005’te yapılan araştırmada kanser vakalarından ölümlerin ilk sırada yer almasına dikkat çekilirken, Çernobil’in etkisinin detaylı araştırılması gerektiği ifade edildi. Raporda ayrıca “Doğu Karadeniz’de yaşayanlara hizmet sunmak üzere, Sağlık Bakanlığı tarafından bölgede bir kanser araştırma, tanı ve tedavi merkezinin kurulması uygun olacaktır” denildi. Aradan geçen yıllara rağmen Sağlık Bakanlığınca bu konuda adım atılmamasının üzerine Hopalılar geçtiğimiz günlerde bir Onkoloji Merkezi kurulması talepleri için bir kez daha sesini duyurmaya çalıştı.  Sosyal paylaşım sitesi facebook üzerinden de taleplerini dile getiren girişim kısa sürede büyük bir destek sağladı. Dernekleşme çalışması yürüten grup adına konuşan Volkan Makar, “ÖDP’lisi de, CHP’lisi de, AKP’lisi de bu talebin arkasında yan yana geldi. Çünkü kanser sağcıyı da öldürür, solcuyu da.” diyor.

 

HER EVDE EN AZ BİR ACI

Karadeniz’de kanser gerçeğinin her evde hissedildiğini, herkesin en az bir acısının olduğunu söyleyen Markar, ” Çernobil’in ardından uzmanlar ‘Siz bunun etkisini 10 yıl sonra görmeye başlayacaksınız’ demişti. Gerçekten de Çernobil’den 12-13 yıl sonra bölgedeki kanser vakaları patladı” diye konuşuyor.

Markar, Hopa ve çevresindeki kanser hastalarının, bölgede Onkoloji Hastanesi olmadığı için Trabzon, İstanbul gibi uzak kentlere gitmek zorunda kaldığını ifade ederek “Yaşlı, yoksul insanlar. Kalacak yerleri yok… Ama yaşamak için o kente yerleşmeleri gerekiyor. Memleket hasretiyle, çocuklarından, arkadaşlarından, akrabalarından uzak ölüyor hastalarımız” diyor.

 

ARTIK DERNEKLEŞİYORLAR

Markar şöyle devam ediyor: ” Kanser olan arkadaşlarımızdan etkilenerek nisan başlarında Facebook’ta bir grup kurduk: Hopa’ya Onkoloji Hastanesi İstiyoruz. Sadece 22 günde 45 bin üyemiz oldu. 81 ilden destek mesajları aldık. change.org’da binlerce imza topladık. Grubu kurduğumuzdan beri çevremizde 5 kişi kanserden öldü. O kadar acil bir talep ki bu… Bu ihtiyaç için mücadele eden insanların çatısı olmak amacıyla bir dernek kuracağız, muhtemelen 2 haftaya açılır.

Dernek olarak siyasi partiler, valilik ve diğer yöneticilerle bir araya geleceğiz. Onkoloji hastanesi çok teferruatlı bir hastane. Bu yüzden ilk aşamadaki talebimiz kanser tanı merkezi ve kemoterapi merkezi açılması. Devlet olur, özel olur, yeter ki bir yerimiz olsun. Yer olarak Hopa merkezini düşünüyoruz, bölgedeki ilçeler arasında ulaşımın merkezinde yer aldığı için. Bu merkezlerin açılmasının ardından onkoloji hastanesi için çaba göstereceğiz. Yeni bir devlet hastanesi inşa ediliyor, o açılınca eski hastanenin yerine yapılabilir. Bölgedeki nüfusun onkoloji hastanesi gibi büyük bir hastane için yeterli olup olmadığını da araştıracağız. Bölgedeki halk bu konuya çok duyarlı. En az 5 kişi yazılı olarak başvurdu, gerekirse arsalarından bağış yapabileceklerini söylediler.” Onur Erem

 

“istanbul’un köki çıksın”

Tedavİ görmek için Trabzon’a gidip gelmek zorunda kalanlardan bir kısmı ise diğer kentlerdeki yakınlarının yanına taşınmakta buluyor çareyi. Ama bu da onlar için ayrı bir mutsuzluk kaynağı. Kanser tedavisinde yüksek tutulması gereken moraller, biraz daha bozuluyor.

Kendisi de bir sağlık emekçisi olan Şliz Akbıyık, kanser tedavisi gören annesini İstanbul’a yanına getirmiş. Yaşadıklarını, “Hopalıyım, iş için 10 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. 64 yaşındaki anneme 5 yıl önce kanser teşhisi koyuldu. Önce rahim kanseri, ardından bir de kemik iliği kanseri. Sık sık İstanbul’da Çapa’ya gidip gelmesi gerekiyordu. 4 aydır ise sürekli İstanbul’da kalmak zorunda. Kesinlikle Hopa ya da civarında bir onkoloji hastanesine ihtiyaç duyuyoruz. Annem buralarda sürünüyor, morali yok, köyünü, çevresini çok etkiliyor. Köyünde olsa en azından bir şeylerle uğraşır, İstanbul’da yapacak hiçbir şeyi yok. Bu sürecin kanser hastalarının psikolojisini de etkilediğini düşünüyorum. Moralleri iyi olan hastaların iyileşme süreci de daha iyi olur” sözleri ile anlatıyor. Anne Yadigar Akbıyık ise kendi aksanı ile kısa ve öz anlatıyor istediğini: ” İstanbul’un köki çıksın köki! Eldum ben burada. Ramazan’dan beri köyime cidemedum. Dört duvar arasinda sıkıştum. Hastane açılsın Hopa’ya döneyum.”