Bir ülke bölünürken! – Murat Kanatlı

71

Bir gün arkamıza yaslanıp, bir ülke bölünürken ne yaptık diye düşüneceğiz…

Kimimiz, maaşı ve borçlarının ödenmesi için sessiz kalmanın az biraz acısını duyacak ama gene de dost sohbetlerinde keskin laflar etmiş olduğundan gene suçlamalardan bir miktar arındığını düşünüp, kendi kendini teskin edecek, “ben söylemiştim” lafları arkasına saklanılacak…

Kimimiz, en radikal söylemleri her yerde söylemiş olmanın “gururu” (!) ile suçun başkalarında olduğunu kendi kendine söyleyerek görevini yapmanın mağrur hali ile bölünmüş adada yaşamaya devam edecek…

Herkes her şeyi tam olarak yapmış sayacak kendini ama ülke doludizgin bölünmeye giderken nasıl olup da en azından bu sürecin hızını bile kesemediğimizi hiç mi sorgulamayacağız?

Çoğu zaman bir adım geriden gelerek sürece müdahale etmeye çalışmanın getirdiği yetersizliklere gözümüzü kapatıp, radikal sözler söyleyip “görev” yapmayı yeterli mi sayacağız? Yoksa sürece müdahale edebilecek, gündemi belirleyecek, gidişini, yönünü değiştirmeye yönelik örgütlü mücadeleyi mi yükselteceğiz?

Kıbrıs’taki fetih süreci çeşitli aşamalar geçiriyor, gelişiyor…

Önce askeri bir operasyon yapıldı… Kökleri ta 1950’lerin ortasına giden bir sürecin sonunda 74teki TC’nin işgal gerçekleşti… Ayrılıkçı devlet filizleri Geçici Yönetim, Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi, Kıbrıs Türk Yönetimi, Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Türk Federe Devleti şekillerinde sürdü ve en sonunda KKTC… Bu süreçleri hep koruyan, kollayan, oluşmasına olanak sağlayan militarist yapılar oldu… 1974 işgali de bu ayrılıcı yapıların daha “güvenli” coğrafyada oluşması için de gerçekleşti…

Coğrafik ayrılık 1950’lerde başlasa da 1964 yılı itibari ile resmen ete kemiğe büründü. 1974’te ise işgal ile başka bir boyuta evrildi… Kıbrıs’ın kuzeyinde etnik bir temizlik yapıldı, “gayri-müslim”lerin ciddi bir kısmı güneye sürüldü, güneydeki “Türk”lerin ise gene ciddi bir kısmı kuzeye gelmeye zorlandı…

Askeri operasyon ile sürecin ilk aşaması böylelikle tamamlandı…

Onlar için “Türk” olmak geniş bir kavramdı… Türkçe konuşmak ve Müslüman olmak “Türk” olmak için yeterliydi… Ve onlara göre Kıbrıs “Türk” nüfusu adada azınlık statüsündeydi… Fetih politikasının ikinci aşaması böylelikle devreye girdi. Hedef Yunanlılarının karşısında Türklerin sayıları aritmetik olarak eşitlemek veya eşite yakın hala getirmekti… Bu ikinci aşamada da çeşitli evrelerden geçildi… 80 öncesi, 80 sonrası, 2000 sonrası ve günümüzdeki durum… Bu aşamanın da bugünlerde hemen hemen sonuna gelindiği anlaşılmaktadır… Bu aşamanın yani nüfus taşınmasının çeşitli yönlerini konuşup duruyoruz ama Osmanlı’nın ve özellikle İttihat ve Terakki’nin fetih veya yeniden yerleşim sonrası iskan politikalarına ne kadar benzediği ısrarla atlıyoruz… Fuat Dündar kitaplarında İttihat ve Terakki’nin iskan politikalarını anlatır, burada nasıl bir demografik mühendislik gerçekleştiğini görürsünüz. Kafkas ve Balkanlardan gelenlerin, getirilenlerin, gelmeye zorlananların hiçbir yerde çoğul olmayacak şekilde yaklaşık üçte bir, üçte bir oranlarında dağıtılışını okursunuz. Anadolu’dan sürülen Ermeniler, Rumlar ve diğer Müslüman olmayan nüfusun tüm mal varlıklarına nasıl el konulup bu yeni gelenlere dağıtıldığını da okuyabilirsiniz… Böylelikle kültürel, sosyal, etnik parçalı bir nüfus yapısı yaratılır… Kıbrıs’ın kuzeyinde de tüm bu göç hareketlerine geliş gidişlere rağmen bu sistematik yeniden yerleştirmeyi tüm izleri ile takip etmeniz mümkün. Her köy en az iki veya üçe bölünmüş durumdadır. Zaman içindeki tüm göç hareketlerine rağmen birden fazla köyün, kasabanın bir araya gelerek Kürt, Laz ve benzeri gruplara ait bir “getto” oluşturulmasına müsaade edilmemiştir. Çatışan alt kimlikler örneğin Lazlar ve Kürtler yakın yerlere yerleştirilmiş durumda, ihtiyaç olduğunda böl ve yönet taktiğini kullanabilmek için… Bu da Kıbrıs’ın kuzeyine gerçekleşen nüfus akışının sistemli bir politikanın sonucu olduğu gerçeğini ortaya koyar…

Ama bu nüfusa “ata toprağı” gerekirdi… Gene İttihat ve Terakki’nin politikaları devreye girdi. Yer isimleri değiştirildi, daha öncekilere ait kültürel izler sistematik olarak yok edildi. Ama bu aşamanın yani üçüncü aşamanın en vahşi biçimi Annan Planı referandumu sonrası hayata geçirildi. Ekonomik gerekçelere dayandırılan ama kuzeydeki mülk konusunu “yeniden” düzenleyerek yeni bir durum yaratmaya yönelik bu operasyondaki amaç, kuzeye tam anlamı ile yerleşmek, geri dönülemeyecek sonuçlar yaratmaktı. Toprak aşamasında da, tıpkı nüfusta olduğu gibi süreç tamamlanmak üzeridir. Küçük bazı yerlerde düzenlemelere gidilebilir, Maraş konusunda yeni bir girişim yapılabilir ama fethettiğine inanılan yüzde 37’den çok da aşağıya düşüleceğini düşünmek maalesef gerçekçi olmayacaktır. Daha önce masada söylenen kuzeydeki parça devletin yüzde 29 olması maalesef uzak bir hedef haline geldi. Kıbrıs’ın kuzeyini yönetenler bu aşamaya Kıbrıs’ın doğasını yok etme pahasına geldiler. Betonlaşma adeta kuzeydeki fetih politikasının toprağa atılmış imzası oldu…

Şimdi geldik son aşamaya… Ekonomik devir teslim süreci olanca hızı ile gidiyor… Sektörler hızla el değiştiriyor. Kritik olan ekonomik sektörlerin el değiştirmesi devam ediyor… KTHY ve DAK/DAİ bu nedenle semboldür. Belki başka bir ülkede, başka bir coğrafyada bunları çok daha başka biçimlerde konuşabilirdik ama bugün geldiğimiz yerden baktığımızda aslında bu alanlardakini özelleştirme adı altına alıp konuşmak hatalıdır. Ayrıca özelleştirme bile olsa, bunun kurallarının net olarak ortaya konduğu, tartışmalarının şeffaf olduğu, ihalelerin yapıldığı süreçlerden bahsediyor olmamız gerekirken, burada yaşanan, uygun bir TC menşeli firmanın TC asker ve sivil bürokratların Kıbrıs temsilcileri himayelerinde çeşitli biçimlerde Kıbrıslı Türk yönetiminin ikna(!) edilmesi yoluyla adı geçen hizmetleri ele geçirmesidir. Yani KTHY olayında elden çıkan, KTHY değil, yolcu taşıma hizmetleri idi. KTHY devreden çıktıktan sonra da pazarın büyüdüğü defalarca açıklandı. Buna KTHY’nin de pazar payını eklediğinizde bu alana giren TC’li şirketlerin nasıl bir çıkar elde ettiklerini görürsünüz. Doğa ve TED kolejlerinin gelişi de, eğitim hizmetlerinin (!) devridir. Bu nedenle örneğin bundan sonrası için adı geçenin Koop-Süt’ün binaları değil, piyasada tuttuğu yere göz dikildiğini unutmayalım. Otel ve bankacılıkta hemen hemen sürecin tamamlandığı da bir gerçektir.

Ekonomik alanların işgali aşaması sonrası artık buraya ne isterseniz deyin, ister KKTC, ister Türkiye’nin 82. vilayeti çok fark etmeyecek hatta federasyon, konfederasyon gibi çözüme gidilse de, kuzey TC’nin bir uydusu olarak yaşamaya devam edecek…

İşte o zaman arkamıza yaslanıp, ülke bölünürken ne yaptık diye düşüneceğiz…

Ama böylesi bir ana gelmeden hala yapacak çok şey var yeter ki biz niyetimizi netleştirelim, bu süreci durdurmak mı istiyoruz, bunun için mi çalışıyoruz yoksa çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacak güzel öyküler mi kotarıyoruz?