Alpay Durduran: Darbeyle gittim

72

Politikada ‘farklı siyasi kimliği’ ile ön plana çıkan Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) Parti Meclisi üyesi Alpay Durduran, bir dönem liderliğini yaptığı Toplumcu Kurtuluş partisi (TKP) Genel Başkanlığı döneminde yaşadıklarını, “KKTC”’nin ilanıyla ilgili hatıralarını ve diğer siyasi olayları Kıbrıs Gazetesi’nden Dilek Çetereisi’ne anlattı.

Solcu olduğu için peşinen “damgalı” olarak büyüdüğünü ve yönetim tarafından hep dışlandığını söyleyen Alpay Durduran, 15 Kasım 1983’te KKTC’nin ilanına onay vermeyen ve bu karar mecliste ayakta alkışlanırken ayağa kalkmayan tek milletvekiliydi.

Durduran, “Ben onaylamadım. Hayır deme hakkı bize verilmedi zaten. Kimseye oyun nedir denmedi. Başkan ‘ayakta alkışlayarak oybirliği ile evet diyoruz’ dedi ve ayağa kalktı. Millet de ayağa kalktı ama ben kalkmadım” dedi.

Durduran, TKP’nin KKTC’nin ilanıyla ilgili “çizgi değiştirmesinden” dolayı parti başkanlığını bir hafta önceki kurultayda bırakmış, yetkiyi yeni başkan İsmail Bozkurt’a devretmişti. KKTC’nin ilan ediliş sürecinde TKP’nin başında İsmail Bozkurt vardı.

Alpay Durduran, TKP Genel Başkanlığı’nı 1983’e dek sürdürmüş, partisiyle ters düştüğü için de 1989 yılında Mustafa Akıncı’nın başkanlığı döneminde TKP’den ihraç edilmişti. Durduran’ın TKP’den ihracında Türkiye’yle ilişkileri zora sokmak gerekçe gösterilmişti.

Hâlâ bugün tartışılmakta olan bu süreçle ilgili Alpay Durduran, “Bir hafta önceki kurultayda TKP devlet ilanına oybirliği ile karşı çıkılacağını kararlaştırmıştı” diyerek daha sonraki bir haftada ne değiştiğini bilemediğini, ancak önceden bir tezgahın dokunduğunu ve “parti içi hücrelerin harekete geçtiğini” söylüyor.

Alpay Durduran, kurultaydan bir hafta sonra, Rauf Denktaş’ın kendilerini saraya çağırarak “tehdit” ettiğini, devlet ilanına “evet” demeyenlerin bu toplumda yeri olmayacağını söylediğini iddia ederek, bunun üzerine TKP’deki bazı arkadaşlarının soluğu “elçide” aldığını anlatıyor.

“Bu süreçte demek arkadaşlarımız başka şeylere angaje olmuşlar” diyerek TKP’nin KKTC’nin ilanıyla ilgili karar değişikliğini “beni sattılar” sözüyle yorumladı.

Partiyi kurtarma ve siyasete devam edebilme endişesiyle TKP’nin devlet ilanına “evet” dediğini savunan Alpay Durduran, parti başkanlığından bir darbe ile gittiği yönündeki iddiaları da doğrulayarak, bu konuda İsmail Bozkurt ve Mustafa Akıncı’nın ismini teyit etti.

 

“Falan yerli değil, Kıbrıslıyım”

Bir öğretmen ailesinin 5 erkek çocuğundan biri olan ve 3 numara olarak dünyaya gelen Alpay Durduran, bu durum için esprili bir şekilde “Onun için hep öyle erkekvari” benzetmesini yapıyor.

İlkokul çağlarında babasının mesleği nedeniyle ailesiyle birlikte köy köy dolaşan Alpay Durduran, o yıllarla ilgili şöyle konuşuyor:

“O zamanlar öğretmenler 3 yılda bir yer değiştirirlerdi. Okullar arasında dengeyi sağlamak ve öğretmenle aileler arasında bir sorun da varsa ondan kurtulmak için öğretmenleri dolaştırırlardı. Öğretmen de köyün entegre bir parçasıydı.

Benim babam kooperatif şirket katibinin katipliğini de yapardı. Çünkü okuma-yazma bilmezdi. İmam yoktu, imamlık yaptı, müezzin yoktu, müezzinlik yaptı ve köyün imar işleriyle de doğrudan görevliydi. Örneğin bir yerde suda bir sorun varsa ki o zaman boruyla su taşıma sınırlıydı, o sorunu da maarif dairesine, aynı zamanda kaymakamlara da bildirmekle görevliydi, bunlarla da uğraşırdı.Ben de böyle köy köy gezdim. Eşyalarımı toplar bir yerden başka yere geçerdik”.

Durduran, ilkokuldan sonra İngiliz Okulu’na gitti ancak uğradığı bir haksızlık nedeniyle bu okuldan ayrılarak Antalya’da parasız, yatılı okumaya gitti. Antalya’da 6 yıl kalan Durduran, Kıbrıs’a yaz tatillerinde her gelişinde babasını da başka bir köyde bulurdu.

Bu yüzden Alpay Durduran sadece Mağusa’ya bağlı Arıdamı köyünde doğduğunu söyleyebiliyor ve nereli olduğu konusunda fazla bir yorum yapamıyor. Durduran, “Bu yüzden falan yerliyim deme olanağım yok. Babam Gönendereli, Annem Kaymaklılı, bense Kıbrıslıyım. Belli bir yerim yok benim” değerlendirmesinde bulunuyor.

Alpay Durduran, yüksek öğretim için gittiği İstanbul’dan makine mühendisi olarak mezun olduktan sonra 1964’te Erenköy’e çıkanlar arasında yer aldı.

 

İlk aşkıyla evlendi

Eşi Şefika Durduran’la aşk evliliği yaptığını söyleyen Alpay Durduran, ancak bu aşkın ne zaman doğduğunu hatırlamıyor.

Aslında eşiyle 2. yeğen olan ve onu çocukluğundan beri tanıdığını anlatan Durduran, “O benim ilk aşkımdır” diyor.

1975’te dünya evine giren Durduran çiftinin bu beraberlikten bir yıl sonra bir oğlu oldu.

Fakat Durduran çifti, ne oğluna, ne de daha sonra dünyaya gelen torununa doyamadı.

Ülke gerçekleri yüzünden Kıbrıs’tan göç eden oğul, şimdi İspanya’da yaşıyor. Amerika’da öğrenim gördükten sonra bu ülkede 9 yıl yaşayan Durduran’ın oğlu, son 3 yıldır da yaşamını İspanya’da sürdürüyor.

Durduran çiftinin Kıbrıs’taki günleri ise, kendilerinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan evlat ve torun hasreti ile geçiyor.

 

“Solcu olduğum için damgalandım”

Durduran, “Kıbrıs’a döndüğüm günden itibaren muhalifim. Çünkü bu yönetim beni dışladı” diyerek, neden dışlandığını şöyle aktardı:

“Önce solcu olduğum için peşinen damgalı olarak büyüdüm. Ondan sonra Erenköy’e çıktık. Erenköylülerin hepsi işe alınırken, ben işsizdim. Beni hiçbir şekilde bu devlet işe almadı” diyen Durduran, Erenköy’e çıkanların genellikle “vatansever” diye nitelendirildiği sözü üzerine, “Vatanı sevmek ayrı, bunlara göre sevmiş olmak ayrı bir konu. Aslında vatanı seven biziz” şeklinde konuştu ve şunları ekledi:

“Ama bu yönetim, vatanı başka türlü sevmek ister. Emir kulu olmayı, düt dediğinde hizaya girmeyi ister. Bir de bir siyasi grubun destekçisi olmanı bekler. Biz böyle bir yola girmediğimiz için maalesef dışlandık.

Ben işsiz kaydımı bile yaptıramadım. İş bulma dairesine 3 defa gittim, 3 defa kaydettiler ama listede bulunmadım. Kaydımın yapıldığı arşivde belli ama kaydım bulunmaz. Yani peşinen kaydımı kaybettiler, bana iş vermesinler diye”.

Makine mühendisi olan Durduran, özel sektörde, bir dönemde de Rum tarafında çalışarak yaşamını kazandı. Durduran, “Ama bu yapılanlara boyun eğmedim. Eğilecek olduktan sonra niye yaşıyoruz gibi bir anlayışım var benim. Onun için eğilmem” şeklinde konuştu.

Durduran, yönetimden kendisine ters gelenin ne olduğu sorusu üzerine şunları söyledi:

“İnsanın önemli olduğunu ve insanlar arasında fark olmadığını düşünüyorum. Onun için her yerde hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi ararım. İnsanın mutlu olması için bunun olması gerektiğini savunurum. Bir insanın bağımsız, dokunulmaz ve kontrol edilemez olmasını isterim. Özgür, bağımsız ve dokunulmaz olmasını isterim. Bu insanın doğuşundan gelen hakkıdır, buna inanırım. Bu uğurda hep mücadele ettim.

Ama karşıma hep bunun tersi yaklaşımlar çıktı. Kıbrıs sorunu da bunlardan bir tanesidir.

Kıbrıs sorununun adalet çerçevesinde çözülmesinden yanayım. Bunun için de hayatım boyunca mücadele ettim ve etmeye devam edeceğim”.

 

“Biri pası verir, öteki gol atar”

Alpay Durduran, mücadele yaşamı boyunca başından yığınla olay geçtiğini, hiç birini unutamadığını belirterek, bir tanesini bizlerle şöyle paylaştı:

“Unutamadığım çok anım var. Bir tanesi de şudur. 1981 seçimlerinde şöyle bir gazete düşünün. Sol tarafta manşet, Türkiye’den askeri rejimin güçlü adamı gelmiş diyor ki ‘Anamur’dan Girne’ye bağladığımız yolu kimse kesemez. Yan tarafta da bizim liderimiz diyor ki, ‘Durduran, Girne’den Anamur’a bağladığımız yolu kesmeye çalışıyor’. Yani biri pası verir, öteki gol atar.

Bu tehditlerle bir seçimleri götürdük ve bunların ışığında bizi davet ettiler, gittik, Girne’deki barış kuvvetlerine. Orada bizi topladı ve bir mizansen düzdü, işte hepsimizi halka şeklinde oturttular, bütün milletvekillerini.

Siz nerede mücahitlik yaptınız falan yerde, siz filan yerde, sıra bana geldi, siz nerede yaptınız, Erenköy’de.

Döndü ondan sonra dedi ki, yani bizi burada da 12 Eylül’ü, darbeyi yapmadığımız için pişman etmeyin. Böyle demokrasi mi olur dedi. Böyle ayrılık, gayrılık mı olur, böyle partiler mi olur, hepsiniz Atatürkçü olmalısınız. Daha sonra da dedi ki, ne yazık ki adına toplum demişiz, onun için 12 Eylül’ü yapmadık burada.

Yani biz bir kalabalık, siyasi nedenlerle toplum adını verdikleri için biz darbe yemekten kurtulmuşuz”.

 

“Ne istediğimizi soran olmadı”

1983 yılına kadar dönemin ana muhalefet partisi olan TKP’nin başkanlığını yapan Durduran, “Ana muhalefet partisinin başkanına bir tek gün bile Türkiyeli hiçbir yetkili ne düşünürsünüz, ne istersiniz diye sormadı” diyerek, doğrudan doğruya kendi isteklerini kendilerine empoze etmeye ve bu isteklerini desteklemeye davet ettiklerine işaret etti.

Alpay Durduran, bu konuda 1990’da yaşanan bir olayı ise şöyle anlattı:

“1990’da seçim var, Türkiye’den meclis başkanı geldi, tüm partileri topladı, konuşuyor ve soruyor partilere, ‘Biz gerçekten federasyon diye bir çözüm istiyor muyuz? Bize söyleyin lütfen, biz de bilelim’. Ve meclis başkanı diyemiyor evet isteriz, ama bütün dünyaya evet isteriz diyorlar. Olacak iş mi bu? Bizim meclis başkanı da orada, başbakan da orada parti başkanı olarak ve herkes ‘biz federasyon istiyor muyuz?” diye soruyorlar ve ‘Evet’ isteriz diyemiyoruz. Hala tutum maalesef böyledir.

Biz dünyayı kandıralım diye buradaki yönetimi kurduk. Bu yönetimin doğru dürüst söz hakkı yoktur”.

 

KKTC’ye “evet” demenin hikayesi

“TKP de KKTC’nin kuruluşuna evet diyen partilerden biri oldu. Siz de o dönem sanırım TKP’nin başkanıydınız ve meclisteydiniz. Sizin oy doğrultunuz ne oldu? Bize o süreci anlatır mısınız?” sorusuna Alpay Durduran şu karşılığı verdi:

“Bir hafta önce kurultayımız oldu ve ben başkanlıktan çekildim, aday olmadım. Çünkü partim çizgi değiştirdi ve daha önce yapmayı düşündüğümüz şeyleri ve görüşleri açıklamış olmamıza rağmen yeni yasalar geldi önümüze ve onlara evet dememizi istediler.

Bu yasalar kısmen KKTC’nin kuruluşuyla ilgili yasalardı. Olağanüstü halle ilgili yasalar da vardı. Yani herhangi bir karışıklık olursa onu bastırma şeklinde de olanlar vardı. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri, grev, toplu sözleşme, dernekler yasası gibi, esas demokrasinin çatısıyla ilgili olan yasalardı.

Ve her gelen komutan da buraya kendi elinde dosyalarla bunu partilere verirdi. Bunları geçirin derdi, bunlar böyle olduğu sürece, bu uygulamalar devam ettiği sürece bu memleket idare edilemez kanısındaydılar.

Biz bunları kabul etmezdik. Ama baktım ki bunların bir kısmını kabul etmeye meyil etmiş bizim parti. Bir tanesine de evet demiş. Bizim parti derken partinin ileri gelenlerini kast ediyorum.

Onun için ben de dedim ki o zaman ben sizi temsil edemem”.

“Bu arkadaşlar ‘evet’e razı mıydı yani?”sözleri üzerine Durduran, şöyle devam etti:

“Daha sonra o meydana çıktı. Dediğim gibi bir hafta önce ben bu nedenlerden dolayı aday olmayacağımı açıklamıştım, kurultaya kadar kaldım ve kurultayda yeniden aday olmadım, bıraktım yeni başkana.

 

“Denktaş bizi tehdit etti”

Bir hafta sonra Sayın Denktaş bizi saraya çağırdığında orada bizi tehdit etti. ‘Bu devlet ilanına siz evet oyu vermezseniz, vermeyenlerin bu toplumda yeri olmaz’ dedi. Bazı arkadaşlar da endişelenerek gittiler elçiye. Meğer daha önceden elçiyle temas etmişler ve beklermiş elçi kendilerini. Ben gitmedim. Benden başka gitmeyenler de vardı. Yalnız temsilciler gitti. O zamanki başkan İsmail Bozkurt ve bir iki arkadaş daha gitti, zannedersem Mehmet Altınay da gitti”.

Alpay Durduran, “Bu sözlerinizden bu arkadaşların söz konusu sürece katkısı olduğunu mu anlamamız gerekiyor?” sorusu üzerine de şunları kaydetti:

“Bir hafta önce kurultayda oybirliğiyle devlet ilanına karşı olduğumuz kararlaştırılmıştı. Yani kimsenin buna karşı çıkmaya hakkı yoktu. Kurultayda bir hafta önce karar alınmıştı. Bu bir haftanın içinde bir şey oldu mu, yoksa daha öncesinden mi oldu, şimdi arkadaşlarımız neler yaptıklarını açıklıyorlar o zaman ve anlıyoruz ki daha önceden bir tezgah dokunmuştu. Sayın Denktaş da bunu anılarında yayınladı, 3 defa seçimlerde dağıttılar bu kitabı.

Ve orada diyor ki, TKP’nin içinde hücrelerimizi harekete geçirmiştik, bir de milliyetçi arkadaşlar vardı diye bir iki isim verildi.

Demek ki bizim parti liderliğimiz diyeyim, ben başta olmak üzere, bunlardan haberimiz yok, arkadaşlarımız meğerlim başka şeylere angaje olmuşlar.”

 

“Boyun eğdiler”

“Bazı arkadaşlarınızın partinin bir yerlere gelmesi için boyun eğdiklerini mi söylüyorsunuz?” sorusuna da Durduran, “Evet” karşılığını verdi; şöyle konuştu:

“Maalesef partimiz karar verdi buna evet desin, ertesi gün sabah, yani gece de karar veremedik, geldik meclise sabahleyin toplantıdan önce, bu konuyu tekrar ele aldık. Etraf da kuşatılmış vaziyette, dışarıda büyük bir kalabalık ve tehditkar tavırlar devam eder. Bu çerçevede arkadaşlarımız partiyi kurtarma endişesiyle, siyasete devam edebilme endişesiyle işte demokrasiyi kurtarma falan endişesiyle maalesef ezici çoğunlukla evet demeyi kararlaştırdı”.

Alpay Durduran, “Siz hayır dediniz öyle değil mi?” sorusuna karşılık “Ben onaylamadım. Hayır deme hakkı bize verilmedi zaten. Mecliste ‘oybirliği ile evet diyoruz, ayakta alkışlayarak’ dedi başkan, ayağa kalktı, millet de ayağa kalktı ve kimseye oyun nedir denmedi. Evet diyenler, hayır diyenler, çekimser kalanlar diye soru sorulmadı ve oybirliği ile geçti” yanıtını verdi.

Bir başka soru üzerine “Ben ayağa kalkmadım” diyen Durduran, “Tek kalkmayan siz miydiniz?” sorusuna da “Galiba. Çünkü bakarım o videoya, benden başka, başka insanlar da bir kısmı çünkü görünmez, ben de görünmeyenler tarafındanım ve ondan sonra göründüğümde de yerimde oturuyorum onlar ayakta iken” karşılığını verdi.

Durduran KKTC’nin ilanında TKP’nin genel başkanının İsmail Bozkurt olduğunu da anımsattı.

 

Darbeyle gitti

“Sizin parti başkanlığından bir darbeyle götürüldüğünüz hep söylenir. Siz ne dersiniz bu yoruma?” sorusuna karşılık ise Alpay Durduran, “Sayın Denktaş’ın açıkladığı gibi parti içi hücreleri harekete geçti. Bu açıktı ve ben bunu hissettim, partinin yörüngesini değiştirmelerinden dolayı ben bunu gördüm” dedi.

Durduran, “Bu hücre hareketinin başında kim ya da kimler vardı?” sorusunu ise şöyle yanıtladı:

“Ondan sonraki neticelere baktığımızda üç kişi partiden istifa etti. İkisi de bakan oldu. Bir de onlarla temas halinde olan arkadaşlar vardı. Ondan bir süre önce de 3 belediye başkanı, Lefkoşa, Girne ve Lefke belediye başkanları partiliydi. Bu üç belediye başkanından bir tanesi hariç diğerleri ‘hayır biz istifa etmeyeceğiz, partimizle aramızda bir sorun yoktur’ diye açıkladığı halde, üçünün de ismi devamlı gazetelerde çıkıyordu. Partinin tutumunu protesto edip ayrılmak istiyorlar diye haberler yapıldı.

Mesela sayın Akıncı, o zaman belediye başkanıydı, ‘ben istifa etmemeyi kararlaştırmadım ki’ diye açıklama yaptı bize. Yani istifa etmeye karar verdi, bunu değiştirip değiştirmediğini daha kararlaştırmadı, onun için açıklamıyor.

O zaman belediye başkanıydı, döndü parti başkanı oldu ondan sonra”.

Alpay Durduran, “Sizi parti başkanlığından götürme operasyonunun içinde Akıncı ve Bozkurt da vardı diyebilir miyiz?” sorusuna şu karşılığı verdi:

“Doğrudan kendileri bu işin içinde miydiler yoksa kullanıldılar mı o ayrı konudur. Çünkü bizde bin bir türlü tezgah dokunur.

Örneğin sayın Bozkurt tuttu açıkladı ki partimiz destekliyormuş ayrı devlet ilanını. Nasıl olmuş da hayır kararı almış ona bir şey söylediği yok ama bunun görüşüldüğünü, isimleri de vererek kimlerle görüştüğünü, bu tezgahı nasıl dokuduklarını anlatmaktadır. Dolayısıyla bu tezgah sürekli işledi ondan sonra ve en sonunda da, Türkiye’yle ilişkileri zora sokmakla suçlayan çabaların sonunda beni partiden ihraç ettiler, yıl 1989.

Yani benim istifa ettiğimi sandı bazıları ama hayır istifa etmedim ben. Ben partinin programına ve o güne kadar sürdürmekte olduğum politikalara paralel olarak etkin bir faaliyet içindeydim. İkibaşlılık yaratıyorum diye suçlandım. Bu tabi genel bir tanımdır. Buna delil olarak gösterdikleri şey, parti programından okuduğum bir paragraftı. İşte Halkın Sesi gazetesinde yayımlandı o konuşmam. O konuşmadaki bir paragrafı delil olarak gösterdiler. Bu paragraf da partinin programında mevcuttu. Yani herkesin uyması mecburi olan bir paragraftı. Bu paragrafı okudum diye beni ihraç ettiler”.

 

YKP kuruldu

Alpay Durduran, TKP’den ihraç edilmesinin ardından Yeni Kıbrıs Partisi’ni (YKP) kurduklarını anımsattı ve bu süreci de şöyle anlattı:

“TKP’den beni ihraç ettiklerinde, bazı arkadaşları da disiplin kuruluna vermişlerdi. Bu arkadaşlar da başkaları da daha sonra istifa ettiler TKP’den ve Yeni Kıbrıs Partisi’ni kurduk. Kurarken başka arkadaşlar da katıldılar. CTP’den de gelenler oldu. Onlardan biri de ihraç edilen parti başkanıydı, sayın Özker Özgür; o ve arkadaşları geldiler ve partiye katıldılar.

YKP’nin bir siyasi tutumu vardı ve o tutum devam etti. Onun için gelenlerden bir kısmı ayrıldılar. Sayın Özgür de dahil olmak üzere. Sayın İzzet İzcan da ayrıldı”.

 

23 kurşun deliği

Durduran, yönetimin kendilerine tavrının değişmediğini belirtirken, “Eskiden bol gürültülü yaparlardı, şimdi fazla gürültü çıkarmıyorlar” ifadesini kullandı ve şöyle devam etti:

“Şenlik olsun diye bomba da atarlardı eskiden. İki defa evimi bombaladılar. 23 tane kurşun deliği var parti merkezimizin duvarında ve tabelasında.

Daha sonra yeni bir yere gittik. Orasının da kapısını yaktılar, kundakladılar, bizi yakmak istediler.

Şimdi yeni bir dönem vardır. Bizim söylediklerimiz slogan oldu, herkesin dilinde. ‘Bu memleket bizim, biz yöneteceğiz’ sloganı, YKP’nin sloganıdır. Hatta ilk gazetemizin adı da oydu, ‘Bu memleket bizim’ gazetesi”.

Alpay Durduran, bu slogana niye sahip çıkamadıklarına yönelik soru üzerine, “Kimseye bizim sloganımızı kullanmayın diyemeyiz. Tam tersine bizim sloganımızı herkesin kullanmasını tercih ederiz” şeklinde konuştu.

“Biz, ‘bu memleket bizim’ dediğimizde, memleket bütün Kıbrıs’tır. Bizim dediğimizde de bütün Kıbrıslılarındır. Yalnız Kıbrıslı Türklerin değil” diyen Durduran, şöyle konuştu:

“Ama bizim sloganımızı öyle kullanmıyorlar. Sanki ayrı bir parça var orda, ayrı bir devlet var, ayrı bir halk var. Onun için dikkat edin verilen emir üzerine 1982’de halk demeyi kararlaştırdılar Kıbrıs Türk toplumuna. Halbuki eskiden Kıbrıs Türk cemaati derdik, sonradan Türkçeleşme şeyi içerisinde cemaat yerine toplum denmeye başladı. Sadece bir tercümeydi bu. Kıbrıs Türk topluluğu ve cemaati, her iki tabir de bir toplumun bulunduğunu, bir cemaatin bulunduğunu kast eder.

Halk demeye mecbur edersen insanları, buna bir anlam vermek lazım ve anlamı da şunu verdiler, ayrı self ve determinasyon hakkı var, ayrı devlet kurma hakkı var, bunu Birleşmiş Milletler’in kabul etmesi lazım iddiasıyla söylediler.

Bu da tabi geçmişte kaldı. Yine federal görüşmelere devam ettiler, yine bunun şeyi olmadı ama o emir dolayısıyla hala Kıbrıs Türk halkı diye konuşmaya devam edilir. Halbuki ki gramer olarak da yanlıştır. Kıbrıs Türk halkı ne demek? Kıbrıs Türk halk olması lazım. Türk orada sıfat yerine geçer.

Biz Kıbrıs Türk toplumu deriz. Ondan sonra halk iradesi deriz, yani halk kelimesini kullanmaya da alerjimiz yoktur.

Türk, Rum, Maronit neyse kuzeyde yaşayan, hepsini kast ederim, halk sözü odur, halk iradesi de budur”.

 

“Bana Rumca konuşanlar olur”

“Sizler için hep Rumcu, Rum tarafından beslenen, marjinal grup gibi yakıştırmalar yapılıyor” sözüne karşılık da Durduran, “Hatta bazıları gelirler bana Rumca konuşmaya başlarlar, sanki ben Rumca bilirmişim gibi. Türkler, o kadar propaganda yaparlar ki. Sanki ben Rumlara çok yakınım gibi düşünürler, halbuki insanlığa yakın olmaktır bu, Rum’a yakın olmak değil. Ne kadar böler parçalarsan o kadar sorun yaratırsın” şeklinde konuştu.

 

“Adanın birleştirilmesini istiyoruz”

Alpay Durduran, YKP’nin, Kıbrıs sorununda demokratik hukuk kuralları çerçevesinde adanın birleştirilmesini istediğini ifade ederek, iki tarafın da federal bir çözümde anlaştığını, bu yüzden bunu da desteklediğini belirtti.

Durduran şöyle devam etti:

“Buna bakarsanız BM’ye ve dünyaya ilan edilen, Türk tarafının da resmi görüşü budur. Uygulama öyle değil ama. Bizim kabul etmediğimiz de budur. Yalan yok, doğru konuşacaksınız.

Özellikle dış ilişkilerde doğru konuşmak çok önemlidir. Eğer sözünüze güven yaratmazsanız, hiçbir şeyi müzakere yoluyla çözemezsiniz, kimse size inanmaz çünkü.

Her müzakereden çıkacak bir anlaşmayı, bir uzlaşmayı arkasından da bir değnekle korumayı düşünürler. Başka türlü olmaz, çünkü size inanmazlar. Zannederler ki diplomasi yalancılıktır, yalancılık değil, doğruculuktur.

Bunu bu hale getiren siyasilerdir. Halk da maalesef siyasilerin böyle davranmasına izin veriyor.

Bakıyorum seçimler biter, çıkar liderler, güya lidermişler, değil liderlik yaptıkları, neye önderlik yaptıkları belli değil. O insanlar derler ki ‘seçimde konuşulanlar, seçimde kalmıştır’. Yalancıyım ben demektir bu.

Seçimde konuştuğunuz şey en önemli şeydir. Siz söz veriyorsunuz bunu yapacağınıza.

Şimdi de en büyük konu nedir? Hükümetin verdiği sözleri tutmamasıdır. Her hafta bir-iki eylem olur, hepsinde de söylenen odur”.

 

“Halkta bir sorun var”

Hükümete olan yoğun tepkiye rağmen kamuoyu araştırmalarında yine aynı partinin birinci çıkmasını nasıl değerlendirdiği sorulan Alpay Durduran, “Demek ki halkta bir sorun var. Halk, yalancılara kredi veriyor. Ne güzel yalan söylediler, alkışlar kendilerini ve seçer” dedi.

Durduran şunları kaydetti:

“İşine gelmezse verilen sözün tutulmaması, başlar bağırmaya. Yani ona karşı söz tutulacak, bana karşı tutulmayacak, böyle şey olur mu? Lololo hikayesine benzer bu iş.”

Durduran, hükümetin “lololo okuyarak yine de seçimi kazanmasının” manidar olduğuna işaret etti.

YKP’nin farklı söylemlerle ortaya çıkmasına rağmen hep “küçük bir parti”, “marjinal bir parti” olarak kalmasıyla ilgili soruya karşılık da Alpay Durduran, şunları söyledi:

“Bir partinin seçimlerde oy alabilmesi için, oy sandıklarının kontrol edilmesi lazım. Politikayla ilgisiz olanlara konuşabilmek için üye sayısı olması lazım, gücü de olması lazım. Bunlar şartlarıdır.

Yani isterseniz sadece siyasi mücadele için partinizi elinizden geldiğince etkin bir şekilde kullanırsınız. Eğer isterseniz iktidar olasınız bunların olması lazım, bir de iktidar yolunun kapalı olmaması lazım.

Birincisi, bizi bombalayarak, kurşunlayarak işaret ederek tehlikelidir zaten bunlar. Bunlar Rumcudur, vatanı satacak, onun için bunlara gitmeyin. Halk korktu. Bir korku yarattılar, bizi izole etmeye çalıştılar. Oysa bizi susturamayacaklarını biliyorlardı. Bilmediklerini varsaymak mümkün değil, çünkü bizim geçmişimiz çok derinlere dayanır.”

 

“Türkiye barikatı kaldırmazsa seçimlere katılmayız”

Onun için biz de diyoruz ki ya bu barikatı Türkiye kaldırır buradan veyahut da biz bu seçimlere katılmayacağız. Seçime seçim deme olanağını bu topluma vermesi gerekir Türkiye’nin, bunların önünde engel olup durmaması gerekir, bu engel kalkmazsa biz de seçime katılmayacağız.

İsterlerse bizi katılalım, burada demokrasi olduğunu göstersinler, yolumuzdan çekilsinler. Çağırdık diğer partilere de gelin destek verin diye. Diğer partiler de destek verselerdi bizim boykot kampanyamız, yüzde 15-20’lerde kalmazdı; 40’lara, 50’lilere çıkardı. Çıktığını hissettikleri anda birtakım tedbirler almak mecburiyetinde kalırlardı. Çünkü dünya, seçimle iktidar değişikliğinin kapalı olduğu yerlere hiç güvenmez ve bunları ortadan kaldırmaya çalışır.

Dikkat edin Libya’ya yapılan askeri müdahalenin bile arkasındaki gerekçe budur. Çekil Gaddafi, müsaade et halk kendi yöneticilerini kendi seçsin. Şimdi Suriye’de aynı tehdit bulunmaktadır. Tabi bunun arkasında başka menfaatler v.s vardır ama gerekçe olarak saygıdeğer ileri sürebilecekleri tek şey bu olduğu için bunu kullanırlar. Çok önemlidir bu.

Bizim bu gücümüz var mı toplum olarak. Biz bunda ısrar etsek elde ederiz. Ama maalesef diğer siyasi partiler, muhalif olarak kendileri de baskı altında ve izolasyonla karşı karşıya olduklarını gördükleri halde yine de bizi desteklemediler ve seçim geldiğinde aman inşallah olur falan diye seçime gitmeyi kabul ettiler. Ve nihayet bu durumlara gidilmiştir”.

 

Hayal de olsa mücadeleye devam

Alpay Durduran, “bu sürecin önündeki engel sadece Türkiye mi?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Engel ve bilfiil müdahale edicidir. Dikkat edin. Muhalefet gibi görülen bazı kimseler Kıbrıs sorunuyla ilgili konuşurken Türkiye’yi suçlamamak için ‘Türkiye yalnız esasları belirler, esas yürüten biziz, Kıbrıslılardır’ derler. Esasları belirledikten sonra siz nere gideceksiniz?

Sayın Talat, ben cumhurbaşkanı olarak şu kadar şey yaptım, falan, filan ama Rumlar ihanet etti bana gibi laflar söyler. Ama ne dedi, ‘Türkiye istemeseydi ben görüşmeye bile gidemezdim’. Ama gittiğimde ben kendim istemiyorum demeye çalışır”.

Durduran, “Siz Türkiye’nin elini buradan çekeceğine inanır mısınız? Yoksa sizinki bir hayal midir, bu hayal uğruna mı mücadele veriyorsunuz?” sorusuna karşılık da şöyle konuştu:

“Biz hayal uğruna da yapabiliriz bu işi. Bunu ben reddedemem. Yani mümkün olmasa bile biz doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz. Çünkü dünyanın ne getireceği belli olmaz. Geleceği de vardır bu dünyanın. Dünya böyle politikaları kabul etmez, edemez. Aksi halde dünya daha da kötüleşerek gidecek.

Bakın bugün dünya kontrol edemiyor, hidrokarbonlar v.s havayı zehirli hale getirdi, hepsimiz zehir soluyoruz. Bütün biyolojik yaşam adım adım değiştiriliyor. Gıdalar değiştiriliyor. Tanımadığımız meyveler görüyoruz her tarafta. Yarın bize Sünni etini de pazarlayacaklar. Bunları kontrol edebilmek için dünyanın işbirliğinde olması lazım ve sıkı bir denetimi uygulayabilmesi lazımdır. Dünyanın bazı yerlerinde bunlar uygulanamazsa dünya da uygulayamaz. Çünkü rekabet denilen bir de bela var başımızda. Oradan ucuza yeni teknoloji ürünleri gelirse siz bu tarafta geleneksel veya korumacı şeylerinizi yürütemezsiniz.

Onun için bu dünya ne getirir, ne götürür belli değil. Onun için biz de burada ümitle bunu sürdüreceğiz.

 

“Türkiye anlaşma istemiyor”

Türkiye bir kere burada anlaşma istemiyor diyebiliriz. Çünkü istediği şey anlaşma değil, istediği şey Kıbrıs’a federal bir çözüm getirmek değil, getirmek olsa bunun şartlarını yerine getirir.

Federal çözümün en başındaki en büyük engellerden birisi nedir, bu kadar büyük bir ordunun burada bulunması ve istediği anda silah kullanma hakkını elinde tutmasıdır.

Diğeri de nüfus yapısının değiştirilmesi ve kuzeydeki nüfusu, güneydeki nüfusun üstüne çıkarma çabalarıdır. Kim kabul edecek o zaman anlaşmayı?

Bir de Kıbrıs Türk yönetimini, Türkiye’nin kontrol etmesidir. Öyle olursa nasıl olacak da Rumlarla federasyon kurulacak?

Niye tam koparmaz bu işi? Çünkü garantör devlet olarak kalmak istiyor, güneyi de kontrol etsin.

Bakın bugün işte gaz araması denizlerde, diyor ki, ben garantör devlet Kıbrıs Türk toplumunun hakkı var, yarısı onlarındır. Onlardan izin almadan bunu siz çıkarmamalısınız. Bir garantör devlet olarak benim yetkim vardır bunu söylüyorum diyor. Yani bunu da elinden bırakmak istemiyor. Ondan sonra işte askeri gemiler dolaştırıldı güneyde ve kendine göre de Kıbrıs’ın denizdeki haklarının haritasını çizdi. Bu, uluslar arası deniz hukukuna ters. Ama açık kapı da var, sorunlu olan yerlerde diyalogla bu sorunu çözün diyor. Dolayısıyla diyalogla bu sorunu çözeceğine askeri gemilerle çözmeye çalışıyor.

Kuzeydeki denizlerimizi de kendi istediği gibi böldü, aldı, gitti. Çıkacak olan her şeyin TPO’ya gideceğini de kabul etti, biz de alkışlarız, tamamdır, memnunuz durumumuzdan”.

 

“Halktan şikayetçiyim”

Alpay Durduran, ülkedeki kötü gidişatla ilgili görüşlerinin sorulması üzerine ise öncelikle halktan şikayetçi oldu; şunları söyledi:

“Tutumu dolayısıyla halktan büyük şikayetlerim vardır. Yalana müsaade etmemesi lazımdır. Maalesef müsaade ettik.

Kişiler tek başlarına kendi güncel çıkarları için yalancıların peşinden gittiler. Onun için yalancılık baş tacı oldu. Bu toplumun bu karakterini biz bilmiyoruz, böyle bir şey yoktu. Ama zaman içerisinde bu hale geldik.

Bunun yanında bir de şu var. Seçme, seçilme mekanizması doğru dürüst çalışmazsa ve yalnız Türkiye’nin Kıbrıs politikasını körü körüne destekleyenler hükümet olursa, orada yönetimi ayıplama olmaz, ayıplayamazsınız. O zaman da çürür gider yönetim ve zaman içinde bu çürüme de artar.

 

“Çürüme, balığın kuyruğuna geldi”

Bugün bakıyorum herkes, benim mecliste olduğum zamanlara atıfta bulunur ve o zaman daha iyiydi işler der. Öyle bir şey yok. Daha iyi değildi işler. Esas mikrop o zaman da vardı. Onun için böyle gittik. Çürüme artık balığın kuyruğuna geldi. Başını yuttu, kuyruğuna gitti. Bunun olacağı maalesef doğaldır. Bekleniyordu yani, biz bekliyorduk.

İşler daha da kötüye gidecek. Ta ki halk ayaklansın. O zaman da başka bir sorunumuz var. Halk kimdir? Hala gelişler, gidişler devam eder ve onlar bu ülkenin şartlarını bilmeden, bu ülkenin menfaatlerine saygı göstermeden ülkenin kaderini ellerine alma hakkını elde ediyor. Onun için o da şüpheli bir noktadır maalesef”.

Halkın idareye karşı başlatacağı mücadeleden endişeli olduğunu, çünkü halkın yapısının değiştiğini ifade eden Alpay Durduran, “Ama bunu göstermesi lazım halkın. Onun için diyoruz ki bu sisteme ayaklanın. İstemiyoruz bu işi desin” şeklinde konuştu; şunları ekledi:

“Halk bunu bugün söylemek isterse birincisi hükümette kimdir UBP. UBP’nin kapısının sökülmesi lazım. Herkes oraya gidip ‘nedir yahu yaptıklarınız, biz sizi bunun için mi seçtik’ demesi lazım.

Hükümete giderler, hükümet dediğiniz kimdir, 11 kişi? O 11 kişi, 100 küsur kişi tayin etti oraya buraya, müsteşar, müdür adı altında. Onların vazifesi nedir? Her sorunun ortaya çıkabileceğini düşünüp ona göre alternatif politikalar hazırda tutmak ve hükümetin önüne koymaktır. Böyle bir çalışma görüyor musunuz? Yok. Çünkü bakan ve hükümet yok.

İşte Lefkoşa Belediyesi. Battı, gidiyor. Kanunsuz olarak harçlar toplamaktan yakalandı, vazgeçti, başka yollara gitti. İhalelerde, mafyalarda v.s bahsedilmeye başlandı. Beklediler, beklediler, yıkılınca çare ararlarmış. E olacak iş mi bu iş? Çünkü hükümet, hükümetlik etmiyor. Hükümet demek, hakim olmak demektir. Hani iktidar değiller ama hiç olmazsa hakim olsunlar. Kendi yetki alanınız içerisinde hakim olun. Olmadılar, bakmadılar hiç, hiçbiri bakmadı”.

Durduran, hükümetin işlerin içinde kaybolup gittiğini, yerinde oturan bakan bile olmadığını kaydetti. Basının da hükümet ve bakanlarla ilgili “haber” değeri olmayan konularda haber yaptığını savunarak, “Örneğin bir bakan, ‘iyi çalışın çocuklar’ demiş. E haber mi bu? Bunu herkes söyler. Bir bakanın şu tedbiri aldım demesi lazım. Halkın da bunu görmesi lazım. Haber ancak o olur” şeklinde konuştu.

Alpay Durduran, “Sen oturduğun yerden bakamazsan, altında bir sürü müdür, müsteşar var, onların aracılığıyla göremezsen, neyi görüp de çare bulacaksın. Boşuna zaman harcarlar. Hükümetin her tarafı görüp buna göre bir karar alması lazım” ifadesini kullandı; şöyle konuştu:.

“Ama yıllık programlar Türkiye’den gelirse, TC-KKTC protokolü Türkiye’den gelirse, ne yapacağınız orada yazarsa ve siz Anayasa’yı da çiğneyerek 5 yıllık bir plan yapmamışsanız, yıllık program çıkarmıyorsanız, sosyal-ekonomik konseyi toplamazsanız, bütçenizi de ona göre yapmazsanız, bütçenizde olmayan şeyler harcanırsa, varacağınız nokta budur.

Onun için bakanlar da o günün sorunları neyse, kim geldi, kim gitti ona göre bir şey yapmaya çalışır ve boşu boşuna zaman gider. İdare diye bir şey yoktur. Bir beyin yoktur orta yerde baksın etrafa.

Rum tarafındaki beyin bozuldu, Mari’de patlama oldu, santraller de gitti. Çünkü bakmaz hükümet, bakmadı mıydı, bitti. Nasıl bakar? Lazım ki müsteşar gelsin önüne koysun bakanın.

Güya partiden adam tayin ederler, daha iyi idare edermiş o, partinin menfaatlerini düşünerek başarı peşinde koşarmış. Onları getirirler. Yalan. Onu bunu kayırmak için getirirler. Çünkü onlar bir iş yapmıyor. Sen bunları bildiğin halde ne gitmen partiye. İşte görüyoruz yine. Belediyenin işçileri de konuşuldu. Parti merkezinde konuşuldu. Sen de üyesiysen gidecen kapıya ‘bre ama nedir yaptığınız?’ diye soracan bunun hesabını. Çünkü yarın yine yetkili kurulları da sen seçecen. Seçecen mi yine bunları? İstediğin anda sen parti başkanını aşağıya atabilin. Her parti tüzüğünde bir kural vardır. O kurala uygun olarak olağanüstü kurultayı da çağırabilin ve hesap sorabilin parti başkanına ve yerine de başkasını seçebilin. Hiç bunları yapmayız biz.

 

Meclisteki konuşma rekoru

Alpay Durduran, mecliste en uzun konuşma rekorunu TDP lideri Mehmet Çakıcı’ya kaptırmasıyla ilgili soru üzerine de şöyle konuştu:

“Meclisteki katibe bana konuşmamın 10 saat 20 dakika olduğunu söylemişti.

Ben bu konuşmayı 5 yıllık kalkınma planıyla ilgili yaptım. Her şeyin gündemde olduğu zaman yaptım ve hiç tekrar etmedim, hiçbir şeyi de alıp uzun uzun okumadım. Konudan konuya geçerek, konular hakkında konuştum. Onun için kimse sözümü kesmedi, çok konuştun diye de şikayet etmedi. Tabi ara yerde çıkanlar oldu, kahvesini ve sigarasını içip döndü, bazıları yemeğini yiyip döndü. Ama kimse de benim sözümü kesmeye kalkmadı.

Sayın Çakıcı’nın konuşması vakit tüketme üzerineydi. Protesto konuşmasıydı. Onun için o başka bir şeydir. Ona obstrüksüyon derler parlamento dilinde.

Mesela Amerika’da ayakta durabildiğiniz sürece konuşabilirsiniz, kimse sözünüzü kesmez ve 24 saatten fazla konuşanlar oldu, tarihte var.

Bu da bir haktır, sayın Çakıcı da onu kullandı. Benimkisi bu değil. Benim engelleme ve zaman kazanma için yaptığım konuşma, Serbest Liman ve Bölge Yasası’ndaydı. Bizde var serbest liman ve bölge, değil mi? Ne diyorlardı? Beyrut olacak burası diyorlardı, daha Beyrut yıkılmadıydı o zaman.

Halbuki serbest liman ve bölge, bu ekonomiye katkıda bulunmaz. Tam tersine yutar. Serbest liman ve bölgenin idaresinin masraflarını bile karşılayamaz. Böyle olacağını anlatan bir konuşma yaptım ve 3 gün meclisi engelledim. 3 gün aralıksız ama kesintilerle. 3 gün ben konuştum.

Topluma, bakın, böyle bir konu konuşuluyor, sakatlıklar anlatılıyor, tepkini göster, vazgeçsinler bu işten mesajı. Toplum bizi ters dinledi, Beyrut’a özendi herhalde”.

 

“Meclis diye bir şey yok”

Durduran, “Şimdiki meclisi nasıl bulursunuz?” sorusuna ise “Pek bulamıyorum. Meclis diye bir şey yoktur bizde” dedi ve şöyle devam etti:

“Bu meclis, içtüzüğüyle çalışıyor. İçtüzüğü ise Belçika Kraliyeti zamanında danışma meclisi olarak kurulan bir meclisin içtüzüğüdür. Meclis üyelerine hiçbir yetki vermez, otoritesi yoktur.

Maalesef o tüzük Türkiye’ye gitti, bir de tavsiye üzerine en demokratik zannederek, Türkiye’nin kapanan senatosunun içtüzüğünü alıp buraya getirdik. Bir-iki defa değişiklik yapmaya çalıştık ama milletvekiline işlev vermek, görev vermek, yetki vermek için uzun çalışmalar hiçbir şeyi değiştirmedi. Milletvekilleri kendileri yetki istemediler.

En basiti mesela araştırma komitesi. Hiçbir işe yaramaz. Araştırma komitesinde siz neyi arayacaksınız? Milletvekili Komser Kolombo mu, gidip arayacak da delil bulsun.

Milletvekiline istediği bir araştırmada memura ‘sen git bunu araştır’ deme yetkisini vermek lazımdır. Bizde yoktur öyle bir şey ve komiteler, meclis aritmetiğine göre kurulur. Yani iktidar çoğunluktadır. E neyini araştıracaksınız? Suçlular iktidarın içinde, siz bunu araştırma teklifi yapıyorsunuz onlar da kabul ediyor. Hiçbir sonuç çıkmaz. Çünkü milletvekili araştırma yapamaz. Komitenin araştırması lazım bizim usule göre. Komitenin çoğunluğu da iktidardır. Dolayısıyla toplantı gününe de o karar verir, neyin konuşulacağına da, kimin çağrılacağına da.

Nasıl bunu kabul ediyor da oturuyorlar orada? Bu şaşılacak şey. Ben de uzun süre oturdum, ama bu uzun süre zarfında sürekli mücadele ettim, milletvekillerinin yetkisi, işlevi artırılsın diye. Beceremedim, desteklemediler beni.

Onun için meclis, zamanla değersizleşecekti, etkisizleşecekti ve etkisizleşti. Şimdi bir hükümeti kurdu mu hükümet onu kontrol eder.

Hatta düşünün siz hükümet istifa ederse meclis karar alamaz artık. Böyle bir içtüzük maddesi var. Bunu değiştiremedik”.

 

Meclis hükümetin emrinde

Alpay Durduran, ülkede var olduğu söylenen “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin gerçek olmadığını da savunarak, “Hükümet meclisin üstünde, kuvvetler ayrılığı var derler, yalan. Meclis, hükümetin emrindedir” dedi.

Durduran, şöyle devam etti:

“Yasamadır bizde bağımsız ama çalışma usullerini yasamanın da meclis yapar. E bunun da üstünde hükümet varsa o da gelir sıraya. Ondan sonra da yargı, özlük hakları v.s ve bu yozlaşmış sistem dolayısıyla yargıçlarının tehdit edilebilmesinden dolayı kalkar ve der ki biz fazla işe karışmayalım, yasama görevini yerine getirsin, yasamayı yapsın, denetlesin.

Ama yasanın yetkisi anayasada bellidir. Onun üstünde hükümet tüzükler, yönetmelikler çıkarabilirse, emirnameler, genelgeler çıkarabilirse ve uygular, bu anayasaya aykırıdır. Yazar açıkça. Yasanın yetki vermediği tüzük yapılamaz. Tüzüğün yetki vermediği yönetmelik yapılamaz der. Hiyerarşisini de koymuş. Bu hükümet yasanın olmadığı yerde tüzükler çıkarır. Buna kimse de dur demez.

Mahkemeye gitti bazı arkadaşlar, mahkeme dedi ki doğrudur, yasal yetkisi yoktur bu tüzük çıkarılamaz. Hiçbir şey değişmedi. Çünkü meclis yok. Benim yetkimdir bu deyip de sarılan bir meclis yok. Mahkeme de bunun için bir ceza kesmiyor. Ceza kesmediği için de bu işler gidiyor.

İşte Sayıştay da bağımsız denetim kurumu, meclisin denetim kurulu. Yani Sayıştay’a dört elle sarılması gerekir meclis ki hükümeti denetleyebilsin. Parayı denetleyemezseniz kimse sizi dinlemez. Sayıştay’ın raporlarını bile görüşmez meclis, şimdi gündeme de koymazlar. Okunur sadece. Okumuş gibi yaparlar, yani inanamıyorum ben.

Sen milletvekilleri olarak Sayıştay diyor ki sana yasa dışı işlem yaptı, bu kadar milyon lira borçlandırdı devleti, şahsen sorumludur bunlar, bunlar, bunların ödemesi lazım der, e sen bir şey yapılmadığını görün ve oturun yerinde.

Bir de çok korkunç bir şey var. Bu yönetimin kılıcı da yoktur. Bu yönetimin kılıcı polistir. Polis de askere bağlıdır. Sayıştay suç görür, yerinden kıpırdamaz. Şimdi siz çıkıp da ‘benim teybimi çaldı’ derseniz, eve gitmeden polis yakalar beni. En az 3 gün de içerdeyim. Amma Sayıştay diyor ki milyonlarca lirayı yuttular, şahsen sorumludurlar, devlete ödemeleri lazım, polis onu hırsızlık saymaz. O tarafa bakmaz. Mali şube de kurdular gene kıpırdamaz. Asker bunlara dur mu diyor? O zaman ben polis komutanına sorarım, ‘sana dur diyorsa ne sorman askere niye durayım, benim asli görevim budur’ diye.

Ben yazdım polis yasasına o ilgili maddeyi. Bir yasada suç olarak tanımlanan her eylemi soruşturmak, engellemek v.s polisin görevidir. Buna rağmen polis yerinden kımıldamaz. Onun için kılıcı da yok polisin.

Millet de der yahu Sayıştay ne yapar? Gargara yapar”.