21. yüzyıla hoşgeldiniz!

102

MAHMUT MUTMAN – Radikal2

İsrail hükümetinin, kuşatma altındaki insanlara yardım götüren masum sivillere uluslararası sularda saldırarak dokuz kişiyi öldürmesi, uluslararası siyasal arenada önemli bir dönüm noktasıdır. Elbette bu Filistin meselesini çözmeyecek. BM muhtemelen bir soruşturma komisyonu da kurmayacak; en fazlası bu soruşturmayı İsrail’e yaptırıp kendi faşistlerinden bir-ikisine göstermelik cezalar verdirmek olabilir. Ama İsrail, daha önce eşi benzerini görmediği bir prestij ve meşruiyet kaybına uğradı. Peki ne anlamda ve hangi alanda meşruiyet kaybı? Barış ve demokrasi sözcüklerinin hâlâ zayıf ve bulanık, ama ısrarlı anlamları var ya, işte o anlamda. Ve daha önemlisi, uluslarası kamuoyunda ve uluslararası sivil toplumda meşruiyetini tamamen yitirdi.

Uluslararası sivil toplum

Evet, uluslararası sivil toplum. Bu, İHH’nin de bir örneği olduğu, uluslararası sivil örgütler denilen, siyasal partilerden farklı yepyeni bir toplumsal ajanın oluşturduğu yeni bir alan. İsrail bugüne kadar ABD’nin veto gücünü arkasına almıştı. Göründüğü kadarıyla bu güç hâlâ orada, ama böyle bir vetonun etkililiğinin çapı ve niteliği artık ciddi bir rakibin meydan okumasına tabi kaldı. Uluslararası sivil toplumun iki bariz niteliği var. Birincisi, siyasal parti biçimine sahip değil; “toplumsal hareket” denilen daha gevşek, küresel ve dinamik bir güç. Hükümet ve partiler dışı ve karşıtı bir güç olarak kendi etkinlik alanını oluşturuyor. İkincisi, buna uygun olarak, yönetim tarzı klasik parti disiplin ve karar mekanizmalarının tersine işletme modeline dayanıyor.

İşte Gazze’ye yardım kampanyası, bu yeni gücün ulaştığı küresel örgütlülük ve hareket kabiliyetinin artık ciddi bir düzeyde olduğunu. Uluslararası sivil toplum, ne yapsa mübah, fütursuz İsrail karşısında gerekirse şehit vererek muazzam bir zafer kazandı. İsrail’in, şu anda muhtemelen kendi yöneticilerine bile budalaca gelen oransız ve insafsız güç gösterisi, aslında bu “hata”nın kaçınılmazlığından başka bir şeyi ifade etmiyor. İşte “tarihsel an” diye buna denir: Artık yeni bir dünyada yaşadığımızı gösteren büyük bir dönüşümü işaretleyen an.

Hükümetin Türk bandıralı bir gemiyi ve yurttaşlarını koruyamadığını söyleyen kibirli ve öfkeli muhalif eleştiriler, bu görüşlerin sahipleri kusura bakmasınlar, biraz gülünç kalıyor. “Ulusalcı”lar, CHP ve yandaşları, söz konusu eylemin ulusal bir hükümetin eylemi olmadığını, hatta ulusal bir eylem bile olmadığını, bu eylemi gerçekleştirenlerin dünya yurttaşları olduğunu, yani söz konusu olayın uluslararası sivil toplum denilen yeni bir gücü ifade ettiğini idrak etmekte entelektüel ve siyasal olarak yetersiz kalıyorlar. Gerçekten de varolan dünyaya yetmediklerini ve yetişemediklerini bir kez daha kanıtlayan bu ideolojik ve siyasal yaklaşımın savunucuları, gönülleri kuşkusuz Filistin halkından yana olmakla birlikte, nesnel ideolojik konumlarının İsrail türü otoriter ulusalcılığın yanına düştüğünü de maalesef göremiyorlar. İsrail ile sözünü ettiği görüşmeleri yapmaktan gayri ne yapabilirdi hükümet acaba? Barış gemilerinin yanına koruyucu savaş gemisi ekleyerek İsrail ile savaş mı çıkarmalıydı? Yoksa kendi dışlarında bir sivil inisiyatife otoriter bir “dur” mu demeliydi? Onları tepeden yönetmeye mi kalkmalıydı?

Bize bu hareketin “İslami teröristler” tarafından gerçekleştirildiğini söyleyen İsrail (ve bunu söylemese de böyle düşünen herkes) ise, hâlâ günümüz siyasal İslamı’nın yapısı itibarıyla küresel ve son derece ileri görüşlü, yepyeni bir hareket olduğunu okuyamayan 18. yüzyıldan kalma kafalardır. Sormak bile akıllarına gelmiyor: Niçin sizin İHH gibi bir örgütlenmeniz yok ve olamıyor? Ulusal siyaset düzeyindeki lobilerin, koridor politikacılarının ve patronaj pisliğinin sonu gelmedi elbette, ama bunların sorunsuz işlediği durumdan farklı bir konjonktürde olduğumuz kesin. İşte şimdi 21. yüzyıldayız.

Uyarılar

Birinci ve en önemli uyarı, bu yeni gücün hâlâ zayıf ve henüz oluşum aşamasında olduğu (İsrail saldırısı sadece geri dönülmez noktayı gösteriyor). İkincisi , eski ulusal sivil toplumun sivil gücünü devletin denetimine bağlayan özgül bir toplumsal kontrata dayanmakta olduğunu unutmayalım. BM, henüz pek zayıf bir dünya devleti (ve ABD hâlâ bu yeri doldurmaya çalışıyor). Dolayısıyla uluslararası sivil toplum asla tamamen bağımsız bir güç olamaz ve elbette ulus-devletler tarafından maniplasyona açıktır. Ama yepyeni bir güçtür ve kendi de zaten gitgide işletme modeline dayanan ulus-devlet bu yeni uluslararası güce ve onun oluşturduğu alana kendini adapte etme durumunda kalmıştır. Üçüncüsü, kimse sakın bu yeni gücün meleklerden ibaret olduğunu zannetmesin. İsrail’in faşist saldırısında yaşamını kaybeden o cesur ve onurlu insanlar gibi melekler elbette var ve her zaman olacak. Ama son çözümlemede uluslararası sivil toplum küreselleşme dinamiğinin parçasıdır ve uluslararası sermayenin soyut mantığından, onun toplumsal ve siyasal gerekliliklerinden asla ayırt edilemez. Ulusal veya uluslararası sivil toplum örgütleri ya da “NGO”lar, birbirinden son derece değişik toplumsal ve siyasal güçleri barındıran, seçkinci olduğu kadar halkçı örnekleriyle, tamamen heterojen bir alandır. Dördüncü olarak, üçüncü şıkkın bize gösterdiği şey uluslararası sivil toplumun hem ilaç hem zehir olduğudur. Bu anlamda sorun, her zaman olduğu gibi bir dozaj sorunu.

Yeni konjonktürde ve yeni koşul altında artık eski sol siyasetin sınırına vardığını görüyoruz. Ama sınırlarına gelmiş olması kimseyi solun bir yana atılabileceği sonucuna götürmesin, bu kolay ve aldatıcı bir sonuç olurdu. Sınırına gelen “Stalinizm-sosyal demokrasi” çiftidir. Sınırına gelen, tüm siyasallığı hapsettiği sınıf eksenine bir de (gönülsüzce) “insan hakları” söylemi eklemeye çalışan patronaj ve fraksiyon soludur.

(Not: Bu yazıda büyük ölçüde G. C. Spivak’ın Radical Philosophy dergisinin 157’nci sayısında yayınlanan “They the People: Problems of Alter-globalization” yazısından yararlandım, meraklılarına hararetle tavsiye ederim.)