Biz bu filmi çok eskiden görmüştük – Halil Paşa

0
157

halilpasa19 Temmuz 2011, 29 Ekim 2014 ve 15 Kasım 2014 tarihli fotoğraf karelerine bakınca, polislere daha genç yaşlarında, vatandaşlarını; “bizimkiler” ve “ötekiler” diye ikiye ayırmaları öğretilmiş veyahut da emrolunmuş gibi bir sonuç çıkarmak mümkün müdür?

Türkiye’nin polis teşkilatında olduğu gibi, artık Kuzey Kıbrıs’ta da, milliyetçi ve militarizm yanlıları ile demokrasi ve sivilleşme yanlılarının eylemlerinde, AKP yanlısı olanlara, milliyetçilere, sağcılara başka, AKP muhaliflerine, sol örgüt ve partilere daha başka muamelelerde mi bulunacak devlet babanın polisi.

Kıbrıs Sorununda çözüm ve barış karşıtlarını, son tahlilde adanın Türkiye’ye bağlanmasını isteyenleri koruyup kollayan polis, çözüm ve barış yanlılarına, Türkiye’nin alt yönetimine karşı Kıbrıslırumlarla bir ortaklık devletin kurulması için mücadele edenlere karşı da rutine bağlanmış bir potansiyel suçlu muamelesi yapmaya devam mı edecek?

Türk milliyetçiler ve TMT ruhu taşıyanlar kayrılır, devlet babanın resmi geçit törenlerinde pankartları ile poz vermeleri için yer açılırken, Kıbrıslıtürk aydınlara, gençlere, sendikacılara

adayı dar edip, taşıdıkları pankartlara el koyup, taşıyanları da, en son 15 Kasım’da tören alanında olduğu gibi ölçüsüz ve ilkel bir şiddet uygulayarak, yaka-paça sürükleyip darp mı edeceğiz.

Bundan böyle hangi siyasi pankartın yasak, hangisinin yasak olmadığını, hangi gösterinin yasal, hangisinin yasa dışı olduğunu kim, neye göre tayin edecek?

Anayasa, yasalar, mahkemeler ve mahkemelerde sonuçlanan davalardan çıkan içtihatlar mı?

Yoksa emirlerle hareket eden atletik yapılı genç polislerin kullandıkları şiddet ve zor mu tayin edici olacak?

Bundan böyle, Türkiye polis teşkilatı gibi davranacak olan bir polis teşkilatıyla yaşamaya kendimizi alıştırmamız mı gerekiyor?

Bu uzun makaleyi, 19 Temmuz’da polis’in KTHY önünde göstericilere karşı kullandığı şiddet yönteminin anlamsızlığının, son 29 Ekim ve 15 Kasım 2014 tarihlerinde, iki farklı gösterici gruba iki farklı tavır geliştirmesi ve 19 Temmuzun böylece şimdi daha çok anlam kazandığını anlatmak için kaleme aldım.

29 Ekim ve 15 Kasım 2014 tarihlerinde polis’in çok sayıda kalabalık önünde, günlük gazetelere de yansıyan, iki farklı yaklaşımını eleştirmek, polis’in siyasi bir önyargıya doğru hızla evrildiğini izaha çalışmak ve nihayet “vicdani ret hakkı”nı savunan gençlerin siyasi tavrını anlatmayı bir vatandaşlık ve demokrasi görevi gördüğüm için yazdım.

Bu nedenle de bu iki olayın biraz daha gerisine giderek, geçmişteki benzeri olaylar ve bu olaylarda polisin göstericilere tavrının, bu son iki olayla sürekliliğini tartışmaya çalıştım.

Gelin önce 29 Ekim ve 15 Kasım 2014 öncesinde, 19 Temmuz tarihinde farklı siyasi grupların eylemlerinde Polis’in göstericilere karşı uyguladığı şiddetin mahkemeye taşındığı ve konuyla ilgi sonuçlanmış davaya bir göz atalım.

 

TC BAŞBAKANI’NIN KIBRIS ZİYARETİNDEKİ OLAYLAR

Tarih, 19 Temmuz 2011.

Türkiye’de o dönemin TC başbakanı Recep Tayyip Erdoğan (RTE) adanın kuzeyini ziyaret edecek.

TC Başbakanı, adayı ziyaretinin hemen öncesinde, Ankara’daki basın toplantısında, KKTC başbakanına dönerek, cümle alemin ve tüm medyanın önünde “maaşın kaç?” diye patlatmış sorusunu… (1)

Siyasal diplomasideki karşılığı pek ala karşısındakini “küçümsemek, önemsememek, aşağılamak” şeklinde yorumlanabilecek bu nobran dili, dönemin KKTC Başbakanı Küçük geçiştirmeye çalışsa da, Kıbrıslıtürkler arasında RTE’ye karşı büyük bir öfkeye yol açmıştı.

Ama RTE’nin Kıbrıslıtürklere yönelik bir lafı daha oldu. “Beslemeler”. Kıbrıslıtürklerin büyük bir bölümü, sendikala, siyasal parti yöneticileri, sivil toplum; RTE’nin bu sözcüğüyle adeta çileden çıktı.

Yetmedi mi ne, AKP’nin dönemin Kıbrıs işlerinden sorumlu bakanı Cemil Çiçek bir Kıbrıs ziyaretinde, kendisini protesto eden Kıbrıslıtürk sendikacılar için; “güneydekilere ne kadar çok benziyorlar” diyerek bir kez daha aşağıladı Kıbrıslı göstericleri. Böylece Cemil Çiçek’in de tıpkı Denktaş gibi kendilerini “hain”, ve “düşman” olarak işaretlemiş olduğunu gören pek çoğu sol meşrepten sendikacılarımız, bir anda AKP, başkanı ve bakanları ile karşı karşıya gelmiş oldu.

Öte yandan RTE’nin Türkiye’de siyasal İslam’a yönelmesi, muhaliflere karşı sert polisiye tedbirlere başvurması, dilini sivriltmesi, kibri, AB’den uzaklaşması, Kıbrıs sorununda iki devletlilikten bahsetmeye başlaması, Kıbrıs’ta hiç de ihtiyaç olmadığı halde Türkiye’de olduğu gibi plansız programsız sağa sola daha çok cami yapımına girişmesi, öğretmen muhalefetine rağmen devasa külliye inşaatı vs…

Bütün bunlar birleşince, RTE’nin 19 Temmuz 2011 tarihinde adaya gelirken doğal olarak ona karşı oluşan muhalefette protestolarda bulunma hazırlığı yarattı.

Hamitköy Kavşağındaki gösteride, ellerinde pankartlarıyla çok sayıda Kıbrıslı gösterici, o gün RTE’nin arabasıyla geçeceği kavşağa yaklaştırılmadı bile. Polis, kalkanları ve coplarıyla kadınlı-erkekli tüm göstericileri zor kullanarak ite kaka kavşağın neredeyse iki yüz metre ötesine kadar sürdü. RTE’ye tezahürat yapacak beş-on kişilik grubu da kollayıp korudu ve kavşağa yerleştirdi. Bir ara kavşağa pankartlı bir araç yaklaştı. Protestocu olduğundan şüphelenilen araca polis müdahalede bulundu. Tezahüratçıladan birisi de polis ile birlikte müdahale etti ve vatandaşa yumruk sallayan fotoğrafı bir gün sonra basında yer aldı.

Az sonra içinde RTE’yi taşıyan araç, onlarca özel korumasının eşliğinde, beş-on tezahüratçı ve çok sayıda sivil polis ile şenlenen Hamitköy kavşağında durdu. Böylece TC Başbakanı tezahüratçıları ve sivil polisler tarafından “büyük bir coşkuyla” karşılanmış oldu. O ana kadar tekme tokat girişen polis nedeniyle 200 metre geriye taşınan muhaliflerinden TC Başbakanının haberi bile olmadı.

Aynı gün KTAMS binasında RTE’nin ziyaret öncesi söylemlerini protesto eden pankartı asmak isteyen iki sendikacı, bina içerisine dalan polisler tarafından tutuklandı. Polis, pankartı asıldığı yerden söktü. İki sendikacıyı da söktüğü pankartla gözaltına alındı. Böylece barışçıl bir biçimde pankart açmak da, mahkeme tarafından değil ama polis tarafından suç sayıldı. (2)

RTE adada olduğu sürece İslamcı, Türk milliyetçisi ve RTE tezahüratçıları korunup kollanırken, en son KTHY önünde biriken muhalif göstericilerin üzerine, oradaki binaya asılan pankartı (3) almak bahanesiyle polis’in pek çok TV kanalına yansıyan direk saldırısı gerçekleşti. O gece bütün Kıbrıslıtürkler evlerinde televizyonları başında defalarca, polis’in karşı kaldırımdan yolu geçerek direk göstericilerin üzerine saldırdığını, temasa geçtiği anda da tekme, tokat, yumruk bodoslama giriştiğini gördü…

Uzatmayayım KTHY binası önündeki o gösteride bir kısım gösterici yaralandı ve ambulansla hastaneye kaldırıldı. Polis yetmezmiş gibi bir de altı kişiyi orada önceden hazırladığı arabasının içerisine attı ve Lefkoşa’daki emniyet binasına hapsetti.

 

POLİS’TE SİYASİ MUHALAFETLE İLGİLİ BİR ÖNYARGI MI HAKİM KILINMAK İSTENİYOR?

Polis’in bu saldırıları, gazete manşetlerine çıkan fotoğrafların ve TV ekranlarına düşen görüntülerin yayınlanmasıyla olayın vahameti de bir nebze anlaşılmış oldu. Sonradan mahkemede, hakime, KTHY binasına asılan pankartı indirme gerekçesi olarak, olay yerinde karşıt başka bir grubun bulunduğunu söyleyen dönemin emri veren polis müdürü, böylece göstericilerden karşıt gruba (AKP yanlısı sağcılar olmalı-hp) değil de solcu ve AKP muhaliflerine karşı saldırı emrini vermiş olduğunu da itiraf mı etmekteydi?

Pankart açmak, RTE’ye ve AKP’ye karşı siyasi muhalefet yapmak hakkının, yani demokrasinin bir gereğiydi. Polis’in değil göstericilere saldırması, demokrasinin ve yasaların gereği olarak, pankarta ve barışçıl eylem yapmakta olan göstericilere yönelik bir saldırı olması ihtimaline karşılık, onları koruyacak önlemleri almasını gerekli kılıyordu. Ve eğer civarda polis müdürünün dediği gibi karşıt bir grup varsaydı (ben oradaydım ve benim gibi pek çok arkadaşım da böyle bir karşıt grubun varlığını görmedik-hp) göstericileri o karşıt grubun olası saldırısına karşı, polis’in koruması ve kollaması yasal göreviydi.

Halbuki Polis müdürü tam tersi bir emir vermişti.

O gün hem Hamitköy kavşağında, hem de KTHY önündeki eylemde bizzat bulundum.

Bu olayda “polis yalan söyledi” diye keskin bir ithamda bulunmak istemem…

Hade iyi niyetle davranıp bir şekilde “yanıltılmıştır” (tabii bu polis açısından bakınca bir yanılma mı, yoksa önceden oluşmuş bir önyargının doğal bir tezahürü mü sorusunu da akla getirmiyor değil-hp) diye yazmış olayım.

Çünkü o gün gösteriye katılan beş yüzün üzerinde AKP ve RTE karşıtı göstericiden ve onlara destek vermek için orada bulunan bir milletvekilinden (TDP vekili Çakıcı-hp)başka kimsecikler yoktu ortada…

Gelin şimdi de 19 Temmuz günündeki bu olaylarla ilgili, bu yıl içerisinde sonuçlanan mahkeme sürecine ve kararlarına bir göz atalım…

 

KTHY DAVASINDA MAHKEME, SALDIRAN POLİS’İ DEĞİL, GÖSTERİCİLERİ HAKLI BULDU 

KTHY davasında mahkeme özetle şunlara karar verdi.

1.KTHY önündeki gösteri barışçıl bir gösteriydi ve şiddet içermeyen hiçbir gösteri gibi izne tabi tutulamazdı. (bundan da anlaşılıyor ki KTHY önünde polis yasaya aykırı diye müdahale ettiği gösteriye müdahale etmekle, asıl kendisi kanuna aykırı davranmış oldu-hp)

2.Polis, savunmasında, KTHY önünde göstericilere karşı giriştiği saldırıyı, sanki ikinci bir karşıt grubun olduğunu ve kendisinin de araya girmek zorunda kaldığını ve sadece pankartı almak isteğinde bulunduğunu öne sürerek açıklamaya çalıştı. Mahkeme polis’in “ikinci bir karşıt grup”un varlığını ispatlayamadığına karar verdi. Daha da önemlisi polis’in görevinin göstericilere saldırmak değil, aksine bu göstericilere karşıt bir grup varsaydı bile, barışçıl gösterinin devamını korumaya yönelik ve saldırma ihtimali olan karşıt gruba karşı tedbir alınması yönünde olması gerektiğine karar verdi.

3.Polis darp ettiği yetmezmiş gibi, dönüp mahkemede bir de göstericiler tarafından darp edildiğini iddia etti. Ancak kanıtlayamadı. Böylece mahkeme altı tutuklunun tümünü de suçsuz bularak beraat ettirdi.

 

78 KUŞAĞI KIBRISLILAR, BU FİLMİ ÇOK ESKİDEN YAŞAYARAK GÖRDÜLER

Polis müdürü mahkemedeki açıklamasında, KTHY önündeki “gösteride iki grubun olduğu ve vatandaş birbirine girmesin diye polis’in araya girmek zorunda kaldığı” gibi önemli bir görevde bulunduğu söylemişti ya…

70’li yılların ikinci yarsısında Türkiye’de yüksek öğrenimde içinde benim ve şimdi Kıbrıs’ın kuzeyinde sakin pek çok arkadaşımın da bulunduğu dönemin Kıbrıslı öğrencileri, bu tür açıklamaların yabancısı değiller. Sana da tanıdık gelmedi mi bu senaryo Ferdi dostum! Ses ver Talat kardeş!

Öyle değil miydi Sibel Hanım? “Ben da Kıbrıslıyım” diyen Kudret kardeş ve hiç ses vermeyen Mustafa bey. Yoksa şimdilik solculuktan vazgeçip hepiniz de daha geniş düşünerek, “halkın adayı olmaya” mı karar verdiniz?

Söyleyeceğiniz bir çift sözünüz de mi yok bu konuda.

Yaklaşık 40-50 yıl öncesi Türkiye’sinin, MC hükümeti (Demirel-Türkeş-Erbakan koalisyonu-hp) periyoduna denk gelen öğrencilik yıllarımızdan tanıdık değil mi bu senaryolar?

O yılları yaşamayanlar için anlatayım…

Örneğin polis mahalle, okul ya da bir bölgede ülkücü ve solcu gruplar arasında bir gerginlik olduğunda, sadece solcuların üzerine saldırır, kakma-tokat-yumruk-cop ver Allah Allah girişir, gözüne kestirdiğini polis arabasına tıkar, karakola götürür, gözaltında tutar, sonra döner bir de bu solcu öğrencilere dava okurdu.

Rektörlük, öğretim görevlisi ya da sendikacı veya insaflı birkaç CHP’li vekilden, polis’in bu ayrımcılığına ve şiddetine karşı bir ses yükselince, anında “iki grubun arasına girdik ve olası bir çatışmayı önledik” açıklaması gelirdi. Sonuçta darp edilen, birinci elden şahitleri olarak biz solcular da, böyle bir “açıklamaya isyan, polise düşman” kesilirdik.

Yıllar sonra bunun derin devlet numaralarından birisi olduğunu öğrendik.

O günleri yaşamış birisi, Türkiye’nin kendi ülkesinde vadesi dolmuş bu yöntemini, şimdi Kıbrıs’a mı ihraç etmeye çalışıyor diye düşünmeden edemiyor…

 

POLİS GÖSTERİCİLERE KARŞI AYRIMCILIK YAPMAYA DEVAM EDİYOR.

KTHY davasında az önce özetlenmiş olan mahkeme kararı, daha bu yılın Eylül ayının ilk haftasında okundu.

Ve bu polis sanki böyle bir mahkeme kararı verilmemiş gibi davrandı son olayda da…

Hangi son olayda?

29 Ekim ve 15 Kasım 2014 tarihindeki resmi geçit törenlerinin yapıldığı ve devlet protokolu tribünlerindeki siyasi, askeri makam sahiplerinin gözü önünde gerçekleşen iki olaya, iki farklı davranış göstermesinde.

29 Ekim’deki tören mahallinde, hepsi bir elden çıktığı belli “askerlik namustur” vb. yazılı Ak pankartlar açıldı. Namusu askerlikten mütevellit sayan zihniyet ve civarda onları koruyup kolladığı (elbette koruyacak, ülkede demokrasi var ya…-hp) çok da belli olmasın diye mevzilenmiş mütebessim sivil polisler…

Buna karşın 15 Kasım’da aynı tören mahallinde “Yurt Ödevimiz Barış, Vicdani Ret Hakkımız” pankartını açmaya çalışan üç gence, daha pankartı açmalarına fırsat bile tanımadan, belinde silahları olduğu halde, anında dalışa geçerek onları sürükleme heyecanı ve telaşındaki polis…

Buna bu Kıbrıs coğrafyasında “ayrımcılığın daniskası” derler.

Gazetelerdeki fotoğraflara baktım. Polislerin bu büyük bir gayretkeşliklerini, yaka-paça zorla sürüklemekte oldukları gençlerin peşinen suçlu olduklarını düşünüyor olmalarından başka nasıl açıklayabiliriz ki? Belli ki topluma tam da zarar vermek üzerelerken, onları kıskıvrak yakalamakla büyük bir iş başarmış oldukları konusunda polisler kendilerinden oldukça (yukarıdan gelen emri uygulamanın verdiği azim-hp) eminler.

Diyeceksiniz ki bu yaptığım yorum.

Ancak gazetelerde sanal medyada yayınlanan fotoğraflardaki görüntülere bakınca, bir de Halil Karapaşaoğluna kelepçe takıldığını öğrenince…

Kimdi bu polisin bir suçluyu, bir düşmanı yakalar gibi, yaka-paça sürükleyerek götürdüğü bu gençler peki?

 

REJİMİN KALIBINA GİRMEYİ REDDETMEK

Biliyor musunuz kimlerdi?

Kıbrıslılardı. Bu adada doğup büyüdüler. Hepsi de üniversite bitirdiler. Kıbrıs’ta, Türkiye’de, Avrupa’da ve Amerika’da da yüksek öğrenim gördüler. Çok iyi yabancı dil biliyorlar. Sadece eğitim aldıkları okulların kitaplarını okumakla kalmayıp, hala araştıran, dünyayı yorumlayan, değiştirmek için öneri üreten, ayağı yere basan gençler onlar. Hem Kıbrıslıtürklerin, hem de dünyada insanların daha iyi bir yaşamı hak ettiğini düşünüyorlar.

Çoluk, çocuk, kadın, erkek ayırmadan insanlığa felaket ve ölüm getirmekten öte bir işe yaramayan savaşlara karşılar. Bu nedenle ordulara, silahlara, mermilere ve askerliğe harcanan dünyanın kıt kaynaklarının ve insana ait emek-zaman’ın, insanlığın faydalanacağı başka alanlara harcanması gerektiğini düşünüyorlar.

Düşünmekle kalmayıp bunu yaşama geçirmeye de çalışyorlar.

Diğer ülkelerin “vicdani retçi” gençleri ile dayanışıyorlar.

Yeşil bir doğa için mücadele ediyorlar ve saire…

Onlar, her gün daha az görünür olan, buharlaşmakla karşı karşıya olan cemaatimizin en genç, en dinamik ve en özgür düşünceli değerleri. Bu cemaatin girdiği kış uykusundan, üzerine serpilmiş ölü toprağından ve şairin şiirinde tarif ettiği “koyun gibi” olup da “salhanede güdülmeyi” ret eden, rejimin kalıbına girmeye başkaldıran “isyankarlarımızdan”.

Mandıranın sükuneti bozma potansiyeli olan bu gençleri, peşlerine maaşlı genç memurları salıp takip ettiren, düşüncelerini duyurmak istedikleri pankartlara el koyduran, yetmezmiş gibi bir de onları yaka paça sürükleten, ölçüsüz şiddet uygulatmaktan ve kelepçeletmekten hicap duymayan “devlet baba”nın o görünmez elinin, statükonun ta kendisi olduğunu, neden bir türlü kabullenmek, neden anlamak istemiyoruz?

Gazetelerde, sanal medyada ve ortamlarda bir gence beş polisin çullandığı fotoğraf karelerindeki o görüntülerde, devlet babanın o erkek polisleri arasında olmanın değil, ama üç Kıbrıslı gençten birisi olmanın ancak cemaat olarak bizi özgürleştirebileceğini neden bir türlü düşünmek istemiyoruz?

 

FEDAKARLIK, CESARET VE AYDIN KARARLILIĞI

“Yurt ödevimiz barış, vicdani ret hakkımız” diye arkadaşlarıyla anti militarist bir dayanışma örneği gösteren gençler. Babalarınız ve anneleriniz sizinle ne kadar gurur duysalar azdır.

Çünkü siz bu coğrafyada, tüketilmek istenen cemaatimizin umudusunuz…

Siz, kendi halkına yaptığı gibi, bizi de adada kurduğu vesayet rejimi altında, Türk ve Müslüman olmayı içselleştirmiş ve askeri bir rejim altında yaşamayı benimsemiş, işbirlikçilerine, yalakalarına, itaat eder görmek arzusu ile yanıp tutuşan zihniyete karşı başınızı dik tutabilen, sayıları giderek azalsalar da, en kararlı aydın gençlerimizsiniz.

Her gün dökülen ve adanın kuzeyindeki yaşamı kötüleştiren bu rejimin dalkavuğu olmayı benimseseniz, “altında kalanın boynu kopsun” babında bir bencillik ve vurdumduymazlıkla hareket etseniz, belki de burada ya da yurt dışında maaşı iyi bir iş bulur, standardı daha yüksek bir hayat yaşarsınız.

Ama siz gençler bunu değil, dünyanın pek çok “gelişmiş” ve bizden ve Türkiye’den çok daha demokratik ülkelerinde uygulanan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde kayıtlara geçmiş, “insan canına kıymayı reddetmek hakkını”, “Vicdani Ret Hakkı”ını işaret etmek için, size devletinizin reva gördüğü bu aşağılamaya rağmen, kör gözlere birer parmak olmuşsanız eğer…

Yakında “vicdani ret haklarını” kullanmaları nedeniyle hapse girecek genç arkadaşlarınızın sesi ve nefesi olmak, onların kavgasına omuz vermek, dünyadaki diğer “vicdani retçiler” ve “anti-militarist”lerle dayanışmayı kendinize dert edinmişseniz eğer…

Bu sizin o entelektüel, aydın, demokrat, devrimci ve özgür düşünceli olmanızın yanında başka bir şeydir de.

Fedakarlıktır, cesarettir, aydın kararlılığıdır.

Ve bir cemaatin en dinamik kesiminde, en çok da gençlerde bulunabilen hasletlerdir.

 

“MARJİNALLER” OLMASAYDI, İNSANLIK ÖZGÜRLÜKLERDE BU KADAR MESAFE ALAMAZDI

Bırakın ırkçılar, para-militerler, yağcılar, statükocular, şükrancılar, pısırıklar, sol deye-deye “solmuşlar” size marjinal desinler.

Onlar çok meraklıysalar eğer, dönüp de bir tarihe baksınlar.

Marjinaller olmasaydı, dünyanın değişmesi için kim koşardı en önde?

Nasıl fark ederdi değişimin doğrultusunu geriden gelenler?

Ülkeler, halklar, toplumlar, cemaatler, örgütler ve nihayet insanlık…

Marjinalleri olmasaydı eğer; demokraside özgürlüklerde hiç bu kadar mesafe alabilirler miydi?

Biz 68 ve 78 Kuşağının yarım asrı aşkındır kendi yaşamlarımızda tecrübe ile edindik ki, demokrasi denen şey, her zaman statüko ve statükocular için vardır. Dünyayı, ülkesini, cemaatini değiştirmek isteyenlere, bir başka dünyanın mümkün olabileceğini düşünenlerin paylarına, çoğu zaman yasal engeller, tehditler, polisiye tedbirler, davalar ve nihayet hapislikler düşer…

Kuşağım 78’lilerin, hala enseyi karartmamış, Kıbrıslı ve Türkiyeli devrimcileri.

Siz gençlerimiz, canlarımız ciğerlerimiz, hiç de hak etmediğiniz bu saldırıya maruz kaldığınızda, sesinizi, mücadelenizi birbirimize duyurmak için, gerçek ve sanal tüm medyadan, cep telefonlarımızdan büyük bir heyecanla birbirimize ulaşmaya çalıştık.

Sizin çıkışınız, bizim çözüm, barış ve birleşik Kıbrıs umudumuzu kamçıladı.

 

“DEVLET BABA”NIN “O KADAR YANILIYORSUNUZ Kİ”

Bir bakarsınız gazetelerde solcu bir derneğin kapısında “Or…. Çocukları” diye açılan küfürbaz, tahrikkar ve şiddeti çağrıştıran bir pankartın yanı başında, sessiz sakin pankartın arkasında “bizimkileri” bekleyen munis polislerin fotoğrafı.

Bir de bakarsınız, küfürsüz ama barışçıl pankartlarına anında el konmuş “ötekiler”, enselerine tırnakları geçirilmiş kendilerini yaka-paça sürükleyen şahin polisler…

Bu nedenledir ki, siyasal demokrasi mücadelesi, devlet babanın haksızlıklarına ve ayırımcılıklarına karşı sabır ve fedakarlık isteyen, zor, zahmetli ve uzun erimli bir kavgayı gerektirir. Bu işte de galiba hep ilk kıvılcımı çakmak, kuru kalabalıkların dudak büktüğü, o “marjinal” diye küçümsediği gençlere kalır.

Siyasal demokrasi mücadelesinde vicdanı ret bir haktır ve rejimin şiddetine karşı inadına barışçı bir mücadeleyi gerekli kılar. Bu nedenle 15 Kasımda pankartları alınan, tekme tokat hırpalanan, yaka-paça götürülen gençlerin mücadelesini, bir kez daha saygı ile selamlıyorum.

Bilinsin ki; ileride bu adaya barış geldiğinde, kimse de onlardan “marjinal” diye bahsetmek cüretinde bulunamayacak.

Son söz Rahme Veziroğlu’nun:

“Pankart açmaya sadece üç kişi gittiğimizi mi düşünüyorsunuz? O kadar yanılıyorsunuz ki…”

***

(1)Gerçi İrsen Küçük, RTE’nin haliyle hiç beklemediği bu ani sorusu karşısında düştüğü hal-i perişan durumun farkında olmadan, tereddütlü bir istihzayla ‘7 buçuk 8’ deyivermiş demesine de, bu üç sözcüğü, siyasi muhalifleri ve basın tarafından T’ye alınmıştı. Sanırım bir sonraki seçimlerde Küçük’ün TC Başbakanı yanında süklüm püklüm hal-i harap görüntüsü, onun bir sonraki seçimleri kaybetmesinde ve hatta belki de siyasi yaşamının sonunun başlangıcı olmasında önemli bir etken olmuştu.-hp)

(2) KTAMS binasına asılan pankart’ta: “1 koyup 5 alıyorsun utanmadan besleme diyorsun” yazılıydı.

(3) KTHY binasına asılan pankartta: “Emperyalist Kuşatmayı Reddediyoruz, Ne Paranı, Ne Paketini, Ne de Memurlarını İstemiyoruz” afişinin Tayyip Erdoğan’ı destekleyen grupları rahatsız edebileceği, bu durumunda kamu düzenini bozabileceği gerekçesiyle Polis’e göstericilerin üzerine saldırma emri verildi. Polis böylece siyasete dahil olarak, Kıbrıs’ta AKP’ne karşı siyasi muhalefetin nasıl yapılması gerektiğini mi ima etmiş oluyordu?

Kaynak: Bu yazı 23 Kasım tarihinde Havadis’in Poli ekinde yayınlandı

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.