Kıbrıs sorunun çözümünde sona doğru mu? -1- Halil Paşa

0
113

halilpasa1960’lardan beridir Kıbrıs’ta çözüm senaryoları hep dış kaynaklı oldu.

1960’ta kurulan cumhuriyetin, 1963’te nüfus olarak azınlıkta olan Türklerin devlet yönetiminin dışında kalmasıyla, görüşmelerin uzaması mevcut statükonun 1974 yılına kadar Elen milliyetçiliğinin lehine gelişmesine olanak sağladı.

1974 öncesinde Makarios’un maximalist politikaları, Kıbrıslırumların geçmişte, bugün razı oldukları federal çözümden kendi lehlerine çok daha iyi şartlarda antlaşma yapma olanaklarını ıskalamalarına yol açtı.

20 Temmuz 1974, Kıbrıslıelenler lehinde işleyen siyasi sürecin terse sardığı an oldu.

O ana kadar nüfus çoğunluğuna ve askeri alanda üstünlüğe sahip, adaya tüm giriş ve çıkışların kontrolünü elinde bulunduran Kıbrıslırumların lehine işleyen siyasal süreç bir anda terse sardı. Ve kıyıların önemli bir bölümü askeri ve nüfus bakımından misliyle güçlü TC ordusu tarafından fethedilmesi, hemen akabinde fethedilen topraklara nüfus aktarılması ve nihayet 40 bin kişilik ordunun konuşlandırılmasıyla adanın tümündeki Kıbrıslıelen kontrolün de sonuna gelindi.

1974’e kadar Taksim’i ancak rüyasında gören Denktaş, o yılın 20 Temmuz sabahında uyandığında rüyasının gerçekleştiğini gördü. O andan itibaren görüşmelerden “aman çözüm çıkmasın” demek, “olası bir çözüme karşı ayağını sürüme” sırası, sonradan itiraf ettiği gibi kendisine geçti.

1974 öncesinde, adanın üç-beş köy ve kasabasıyla sınırlı enklavlarda sıkışmış otonom yönetimlere dahi razı olan Denktaş, 1974’te adaya yerleşen Türk Ordusu ile Türkiye hükümetlerinin “Milli Dava” olarak ilan ettiği Kıbrıs politikasında, görüşmelerde nerdeyse adanın Taksim’ini isteyecek kadar mesafe aldı.

Ne Denktaş-Makarios, ne de Denktaş-Kiprianu arasında imzalanan “Doruk Antlaşmaları” çözüm getirdi soruna. Zaten ne liderler söylediklerinde ne samimiydiler, ne de iki cemaat farklı bir yaşama hazırdı…

Böylece “Soğuk Savaş” dönemi boyunca Kıbrıs Sorunu sürdü ve Kıbrıslılar aralarında sorunlarını çözecek kadar cesareti, barış içerisinde yaşayacak kadar ortak aklı üretemediler.

Zaten kapıları 1974 yılında Güney ve Kuzey olarak ikiye bölünen adanın iki yakası askeri barikatlar, duvarlar, hendekler ve tel örgülerle kapatılarak Kıbrıslıların birbirleriyle ilişki kurması tamamen yasaklandı.

Ancak Güney’de kalan devlet olanakları, Kuzeydeki yaşamı ganimete açtırıp karşılığında dünyaya kapattı.

Kıbrıslırum liderler 1974’ün yenilgi ve yaralarını sahip oldukları devletin olanaklarını kullanarak sarmaya çalıştılar ve bunda da bir nebze olsun başarılı oldular. Savaşın Rum cemaati üzerindeki travmatik sonuçlarından kaynaklı bir çeşit tepkisel “Elenkıbrıslı milliyetçiliği” ile devlet olmanın avantajlarını kullanarak, zaman-zaman Denktaş ve Türkiye’yi uluslararası diplomaside sıkıştırmakta başarılı oldular.

Böylece sınırların kapalı, siyasetin de militarizme ve milliyetçiliğe sıkıştığı bir atmosferde, 1974’ten 2000 yılının başına kadar geçen görüşmelerde, Kıbrıslı liderlerin çözüm arayışları “körler-sağırlar birbirini ağırlar” muhabbetinden öteye geçemedi.

Böylece sadece milliyetçilikten gözleri kör olmuş siyasetçileri değil, kendilerini yönetsin diye başlarına lider ve yönetici olarak aynılarını seçmekten usanıp bıkmayan cemaatleri de, Kıbrıs sorununa çözüm üretmekte başarısız kalan siyasilerinin basiretsizlik ve beceriksizliklerine oylarıyla ortak oldular.

Sonuçta Kıbrıslılar kendi sorunlarını çözemeyince Kıbrıs Sorunu dünyanın başına bela kaldı.

Öte yandan “Soğuk Savaş” döneminin BM Genel Sekreterleri, Birmanyalı U’Thant ve Avusturya’lı Kurt Waldheim, ABD ile SSCB’nin nükleer silahlanma yarışını durduramadıkları bir dünyada Kıbrıs Sorunu için iki süper güçten dünyayı yakmaları beklenmezdi ve öyle de oldu.

Makarios sonrasında genellikle soğuk savaş yıllarında Kiprianu ve Klerides arasında süren siyasal liderlik çekişmesi, siyasal partilerde DIKO, DİSİ ve AKEL’in, gıdasını Kıbrıslıelen milliyetçiliğinden alan söylemelerine sahne oldu.

Bu kendini adanın gerçek sahibi gören Elen dil, Türkiye’nin adaya müdahalesinden sorumlu tutulan Kıbrıslıtürklerin, “çözüm ve barış” yanlısı olan parti ve siyasetçilerini (o yıllarda TKP ve CTP-HP) çözüm ve barış için birlikte hareket etmeye ne teşvik edebilirdi, ne de cesaretlendirebilirdi. Öyle de oldu!

Soğuk Savaş dönemi yılları, Kıbrıslırumlarla Kıbrıslıtürkler arasında en küçük siyasi ilişkinin “hainlik” olarak yorumlandığı (elbette onlarla görüşen ve Kıbrıslırumlar hakkında her türlü görüş belirtme tekelini elinde tutan Denktaş hariç-HP) ve ilişkiyi kuranı da derin devletin takibine maruz bırakan, korkutma yılları oldu. Kıbrıs’ın Kuzey yakası, “milliyetçi nefretin”, “ırkçı söylemin”, generallerin de “kurtardık, nankörlük etmeyin” mealinde, çözüm ve barış isteyen her ol Adem ve Havva’yı “hain” katına terfi ettiren buyurgan ve siyasi-tehditkar nutuklarının medya manşetlerine çıktığı zor yıllardı o yıllar.

Türkiye, “soğuk savaş döneminde adet yerini bulsun diye devam eden Kıbrıs görüşmelerinde”, zaman-zaman kendi iç sorunlarına dalıp giderken, Denktaş da fırsat bu fırsat, zaten çözmek istemediği bu sorunu, aslında Soğuk Savaş konjonktürünün yardımıyla sanki kendi maharetiymiş gibisinden, uluslararası diplomaside adının “Mr. No”ya çıkmasına aldırmadan. Hatta sanırım adadaki “çözümsüzlüğün baş aktörü” kendisiymiş ve bunda da çok maharetiymiş gibi kabul edilmesinden “sinik bir memnuniyet” bile duyuyordu.

Denktaş çok şanslıydı çünkü o yıllarda görüştüğü ve kendi Elen Milliyetçi seçmenlerinin gazabından çekinen Kıbrıslırum liderler, Kiprianu ve Klerides de, ona bu süreçte aradığı çözümsüzlük gerekçelerini vererek adeta katkıda bulunuyorlardı.

Böylece tıpkı 1963-74 arası dönemde olduğu gibi, soğuk savaşın son dönemi olan 1974-90 yılları arasında da Kıbrıs Sorununu çözmek, önce Kıbrıslı liderlere bırakıldı. Onlar da uzayıp giden görüşmelerle sorunu çöz(e)meyeceklerini ispat etme başarısı gösterdiler. O yılların dünyasında iki süper güç de Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki siyasal dengeyi koruma uğruna herhangi bir çözüm planı falan ortaya atma ve taraflara baskı yapmak zahmetine katlanmadılar.

1990 yılını, Soğuk Savaşın dünyada sona erdiği yıl olarak kabul edersek, BM Genel Sekreteri’nin ismiyle “Perez De Cuellar belgesi” (1989), sonrasındaki BM Genel Sekreterinin ismiyle de “Gali’nin Fikriler Dizisi” (1992) ve nihayet yine bir sonraki BM Genel Sekreterinin bizzat müdahil olmasıyla devreye konan “Annan Planı” (2002) ile referanduma gidildi.

Peki ya şimdi?

………………………………………….

Kaç makaledir 2014’te Kıbrıs sorununun çözümünde oldukça mesafe alınacağını, sokakların hareketleneceğini, hatta olayda rol oynamak için kolları sıvayan, NATO, BM, AB ve elbette ABD çevrelerinde, referanduma gidilebilme ihtimalinin dillendirildiğini yazıp duruyorum…

Yazarlar geleceği okuyan müneccimler değiller elbet.

Ancak bunca yıllık siyasal deneyimlerim ve Kıbrıs Sorununa yakın ilgim ve bilgimden mütevellit şunları yazmaktan kendimi alıkoyamıyorum…

Bazen siyaset rotasında öyle seyreder ki; “sonuç eliyorum der” ve “kör olma da gör beni” der. İşte o andan itibaren, eğer üzerlerine ölü toprağı serpilen cemaatleri heyecanla ayağa kaldırmak gerekiyorsa birtakım “ani siyasal şok”lar devreye sokulur.

Salı’ya kadar çözümle ilgili bir şok yaşamazsak, yakında seyredecek olası gelişmeleri anlamlandırabilmek için Kıbrıs sorununun yakın geçmişini bıraktığımız yerden tartışmaya devam edeceğiz…

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.