Kıbrıs iktibasUlaş BarışÖzlemini çektiğim o fotoğraf… - Ulaş Barış
diğer yazılar:

Özlemini çektiğim o fotoğraf… – Ulaş Barış

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıkibrispostasi.com

Duyduğum saatten beri düşünüyorum ama bir yere koyamıyorum.

Kuvvetle muhtemel bu yazdığım makalenin sonunda da bir yere koyamayacağım.

Efendim, malumunuzdur, Reis, 20 Temmuz’da ‘kutlama’ için adada olacak.

Çeşitli etkinliklere katılacak, meclis de dahil bir takım konuşmalar yapacak. Ancak lafı fazla gevelemeden -ve konunun ‘meclis’ kısmını başka bir makaleye mahfuz tutarak- duyup da düşündüğüm habere geçmek istiyorum.

Güneyin en çok satan gazetesi olan Filelefteros dün duyurdu: Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis, 20 Temmuz günü adada yapılacak olan işgali kınama etkinliklerine katılacakmış! Hatta bunu yapan tarihteki ilk Yunanistan Başbakanı olacakmış!

Ama bitmedi: Tarihte ilk kez Türkiye ve Yunanistan’ın en üst düzey yöneticileri, yani Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Miçotakis, aynı anda ilk kez ada toprağında bulunacaklarmış!

Haydaaa, ne olacak şimdi?

İşaret desen var, hamaset desen var, manidarlık desen var ama normal şartlar altında düşününce mantık bulmak pek kolay değil!

O yüzden toparlaya toparlaya gitmekte fayda var:

20 Temmuz günü, adanın her iki tarafında da hamasetin tavan yaptığı, gerginliğin arttığı, çeşitli gösterilerin yapıldığı, kısacası nefretin had safhada olduğu gündür.

Nitekim normalde bu günlerden rutin beklentimiz şu olur: Türk tarafı marifetmiş gibi zaferi kutlar, gösteriler yapar, mağduru oynar, Rum-Yunan ikilisini oynar, şükrancılık enginlere sığmaz, uzaya taşar…

Rum tarafıysa maddi manevi kayıplarını ve hala daha bulunmayanları anar, işgali kınar, ELAM gibi örgütler sınırda “En iyi Türk ölü Türk” diyerek gösteri yapar, kimi densizler Türk plakalı arabalara saldırır ama bir tek şeyi göz ardı ederler: Kıbrıs sorununun aslında 20 Temmuz 1974’te başlamadığı gerçeğini.

Bu mevzuyu da başka zaman konuşmak üzere geçip, senaryomuza devam edecek olursak, velhasıl-kelam, ada bütünüyle bir hamaset karasında dönüşür, yeşil filan kalmaz…

Dolayısıyla, Erdoğan konuşurken bütün bu hamaseti hesaba katıp konuşacak, öte yandan Miçotakis de aynı hamasetin anti-tezini hesaba katıp konuşacak, ortaya nefret ve düşmanlık söylemleri saçılacak.

Üstelik bütün bunlar, iki ülke ilişkilerinin tarihte görülmemiş bir şekilde iyi olduğu dönemde meydana gelecek.

Bütün bunlar Yunanistan’ın Ege adaları hınca hınç Türk turist doluyken; iki ülke, yine -tarihte görülmemiş demeyim ama- ender görülen bir iş birliğiyle, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği (AGİT) için ortak aday çıkarırken; ve yine iki ülke arasındaki sosyo-ekonomik faaliyetlerde ama özellikle de ekonomik faaliyetlerde büyümeler yaşanırken olacak öyle mi?

Lütfen bir Allah’ın kulu bana bu yukarda yazdığım senaryoda bir mantık bulup söylesin. Çok samimiyim!

Niye yani?

Tabir-i caizse, bu Kıbrıs sorunu deliliği nedendir?

Ya da şöyle soralım: Bu Kıbrıs sorunu tutsaklığı nedendir?

Dostça, kardeşçe, hakça, kavgasız, gürültüsüz, iş yapmaya, para kazanmaya ve iki ülke halkının refahına işlere yoğunlaşmak varken, neden durup hamaset çekip de bütün bunları riske atalım?

Evet, belki hala daha belli çıkar grupları, çeşitli odaklar, ne bileyim belki siyasetler için Kıbrıs sorunu para ediyor olabilir. Bu sorunun varlığından rant elde ediliyor da olabilir. Ancak nereye kadar?

Sürdürülebilir değil işte, göremiyor musunuz? Bu kadar mı zor vazgeçmek?

Bakın, ben mesela, hayatımı Kıbrıs sorunu sebebiyle kazanıyorum. Yani bu konuyla bilinen bir gazeteciyim.

Yarın, öbür gün, haşa, bitse, ben ne halt edeceğim?

Polat Alper bu tehlike karşısında dalgasını geçip bana “Sana şahane bir fotoğraf makinesi alacağım ve sen de artık magazin muhabirliği işine geçersin” diyor.

Düşünün, Havai gömlekli, göbekli bir magazin muhabiri! Olacak iş mi?

Gel gelelim ben bunun için uğraşıyorum: Kıbrıs sorunu bitsin ve ben magazin muhabiri olayım diye!

Şimdi ben kendimi bu kadar feda edecekken, başkalarının kılını kıpırdatmaması canımı sıkıyor işte…Usanıyorum.

Peki, işin şakası bir kenara, işler altta yazacağım senaryo gibi olsa mesela nasıl olur?

Madem tarihte ilk kez ‘anavatanların’ liderleri adada… Ve ilişkiler de zaten Romeo ve Juliet tadında…

Çıksalar, sınıra gitseler, Ledra Palace barikatından yürüyüp geçseler ve ara bölgenin tam ortasında durup el sıkışsalar…

Konuşmaya dahi gerek kalmaz.

Sadece o fotoğraf bile Kıbrıs sorununun tarihe gömülmesine yeter de artar bile.

Olur mu?

Keşke olsa demekten başka bir şey aklıma gelmiyor.

Yemin ederim, hayatım boyunca o fotoğrafın özlemiyle yaşadım ben…

Hayatım boyunca o anonsu yapmak için yaşadım…

O Tweet’i atmak, o malum sloganın gerçeğe dönüştüğünü görmek için…

Şu an bu satırları yazarken bunları düşünüp hayal etmek bile beni ağlatıyor…

Ne bileyim, belki de delirmişimdir de farkında değilimdir.

Ya da delirmediysem, belki de bir umut vardır benim için.

‘Kuru Otlar Üzerine’ filmindeki replik gibiyim belki de: “Umut yorgunuyum…”

Bilmiyorum ama makalenin başında dediğim gibi, o haberi duyduğum andan beri düşünüp duruyorum işte…

Ama bir yere koyamıyorum.

Belki siz koyarsınız…

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
261AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin