yaklaşımlarMehveş BeyidoğluKırmızı Güneş ve Otorite Meselesi - Mehveş Beyidoğlu
diğer yazılar:

Kırmızı Güneş ve Otorite Meselesi – Mehveş Beyidoğlu

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıozgurgazetekibris.com

Beş yaşındaydım.

Ağır bir kızamık geçirdiğimi hatırlıyorum. Her tarafım küçük kırmızı sivilcelerle dolmuştu ve çektiğim acı hatırımda.

Kumsal’daki evimizde yataklı yorganlı yatıyordum.

Şimdi o yorganı oğlum Deniz kullanıyor koyu kış gecelerinde.

Babam, akşam iş dönüşü küçük bir resim defteri ve boya kalemleri getirmişti bana yatakta oyalanmam için. Onlarla büyük bir zevkle oynadığımı hatırlıyorum.

Savaş sonrası çocuklarıydık.
Her şeyimiz sınırlıydı.

Öyle hediye almak kolay değildi o zamanlar.
Bu boyalar bayram değil seyran değil özlemle eve dönmesini beklediğim babamdan gelince daha da bir değerli olmuştu benim için.

Onlarla bir resim yapmıştım.
Bir insan çizmiştim.

Gözler bir tarafta, kollar, bacaklar, burun, eller başka tarafta.
Çok beğenmiştim yaptığım resmi.
Bakıp bakıp ne güzel oldu diyordum içimden.

Akşama teyzemler geldi beni ziyarete.
En küçük yeğenimle hep bir hırgür yapardık.

Hiç anlaşamazdık, ama o akşam beni ziyarete geldiğinde çok mutlu olmuştum.

Dün gibi hatırımda.
Çünkü akşam akşam böyle misafirlikler de hiç alışık olduğum bir şey değildi.

Yeğenime resmimi gösterdim büyük bir gururla. “Bak Doğan ne yaptım, beğendin mi?” diye sordum. “Bu ne be? Böyle insan mı olur? Her bir parça bir yerde. Ne olduğu belli değil bunun…” diye bir yorum yaptı!

İnanılmaz şaşırmıştım.
Nasıl bütün olarak göremezdi bu parçaları?

Neredeyse Küçük Prens’in boğasını görmemek gibi bir şeydi bu.

Üstelik çizgilerle bağlamıştım tüm uzuvları…
Bu yorum hiç moralimi bozmadı ama o resmin de anlaşılmadığını hiç anlamamıştım ve anlayamayacaktım.

Neden sonra çözdüm…

Bizim evde duvarda asılı bir Joan Miro’nun Red Sun isimli tablosu vardı. En sevdiğim sanatçılardandır şimdi de. O’nun bu tablosuna saatlerce baktığımı ve derin düşüncelere girdiğimi hatırlıyorum.

Nitekim yirmili yaşlara geldiğimde ve Avrupa’da modern sanat galerilerini gezmeye başladığımda nutkumun kesildiğini, bambaşka dünyalara girdiğimi fark ettiğimde anladım soyut işlerin bana ne kadar heyecan verdiğini.

Vatikan’daki Orta Çağ resimlerine bakarken bayılan insanlar kadar nefesim kesiliyordu neredeyse.

Halbuki 1980li yıllarda çocuk olmak demek evlerde asılı ağlayan çocuk tabloları görmekti.

Bir de ganimet olarak yerleşilen evlerde asılı Kıbrıslı Rumlardan kalma bazı doğa ve kadın figürleri belki.

Ama en çok o ağlayan çocuk. Annemle misafirliklere gittiğimizde bu tablolara bakardım hep. Ama hiçbiri Miro’nun Red Sun eseri gibi hissettirmezdi bana. O bambaşka bir şeydi.

Korkunç eğitim sistemimizden dolayı hiç böyle sanatçılarla rastlaşamadık okul hayatı boyunca. Hep başka yerlerde buldum, inceledim bu eserleri.

Nerede farklı bir yorum ve sonraları da kavramsal iş varsa onlar heyecan verdi bana. Hiper gerçekçi eserlere baktığımda ne güzel işler ne güzel işçilik deyip hızlı hızlı geçmişimdir bu tarzdaki galerileri, müzeleri. Sonradan anladım sanatın ne kadar politik bir şey olduğunu.

Bugünlerde sıkça sergiler açılıyor adanın iki tarafında.

Ne güzel.
Açılsın tabii sergiler.

Keşke daha çok sergiler açılsa, keşke daha çok galerilerimiz olsa.

Sanattan keyif alan insanlar olsa. Sanatı anlatan, sanat eleştirisi yapan sanat eleştirmenlerimiz, sanat tarihçilerimiz olsa. Nitelikli yorumlar duysak.

Ama sanki bir otorite sorunumuz var gibi geliyor bana. Herkes bir şeyler söylüyor olumlu, olumsuz. Ama altı boş. Sadece görüş niteliğinde.

Bunları meşru yorumlar olarak alıyoruz. Bazı sanatçılar kendini otorite kabul ediyor ve eleştiriyor acımasızca. Neyin sanat olduğuna neyin olmadığına karar veriyor.

Öte yandan bazı sanatseverler bazı işleri öv öv bitiremiyor. Ama bunların hiçbiri sağlam bir görsel ve kavramsal zemine, bir felsefeye veya tarihe dayandırılmıyor.

Sanki her konuda ahkam kestiğimiz gibi sanat alanında da bilen bilmeyen herkes konuşuyor gibi geliyor bana. Bu işin ehli sağlam sanat kritikleri ve sanat tarihçileri var halbuki adada.

Keşke onlar birkaç kelam etse günümüzdeki sergilerle ilgili. Özlüyorum daha derinlikli sanat sohbetleri yapabileceğimiz ortamları.

Şanslıyım ki dar ortamlarda sanat sohbetleri edebileceğim birkaç dostum var ama toplumsal olarak ciddi tartışmaların yapıldığı, sanat-kültür dergilerinin yayınlandığı, manifestoların, manifestoların yazıldığı ortamlarımız da olsa.

Böyle şeyler lazım bize bu kısır döngüde boğulmuş küçücük adada.

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
261AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin