yazılariktibasFilistin: Bitmeyen Kabustan Çıkış Yolu Var mı? - Andros Payiatsos
diğer yazılar:

Filistin: Bitmeyen Kabustan Çıkış Yolu Var mı? – Andros Payiatsos

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıinternationaliststandpoint.org
alıntı yapılan kaynakpraksisguncel.org

UNICEF’e göre, Gazze’deki savaşın ilk 18 gününde (24 Ekim’e kadar) İsrail hava saldırıları ve topçu atışları nedeniyle 2,360 çocuk öldü. İlk 18 günde sivil ölü sayısı 5,000’e ulaştı; bu makale yazılırken, 31 Ekim’de, ölü sayısı 10,000’e yaklaşıyordu. Bu kurbanların neredeyse yarısı çocuklardı. Muhtemelen bu ölüler, özellikle de çocuklar, İsrail ordusu (IDF) tarafından, ortadan kaldırılması gereken “teröristler” olarak kodlanmıştı.

Gazze’de neler olduğunu anlatmak ve anlamak zor. Dört bir tarafından kuşatılmış olan dünyanın en büyük “açık hava” hapishanesinde, 2.3 milyon insan İsrail hava kuvvetleri ve topları tarafından acımasızca bombardımana tutuluyor ve kaçma yollarının tamamı kapalı. İsrail elektriği, suyu, insani yardımı ve interneti kesmiş, bu da insanların neler olduğunu öğrenmelerini zorlaştırıyor. Bunları bize anlatabilecek olan düzinelerce gazeteci ise zaten çoktan İsrail tarafından öldürüldü.

“Medeni”, “demokratik” Batı ise, yaşananları suç olarak görmüyor, sadece “İsrail’in kendini savunma hakkı” olarak görüyor!

Ancak gezegenin geri kalanı Filistin’de neler olup bittiğini onlardan çok daha iyi biliyor! Dünya genelinde Filistin halkına büyük bir destek dalgası oluşuyor, milyonlarca kişinin katıldığı gösteriler düzenleniyor. Batılı birçok hükümet, Filistin haklarına destek veren her sesi “antisemitizm” ve Hamas’ın terörünü savunmakla eşdeğer tutmaya ve Filistin haklarına destek veren her sesi yasaklamaya çalışsa da bu girişimler tamamen başarısız oluyor.

İsrail “herkese bir ders veriyor”

Bu tablo, son BM Genel Kurulu’nda da yansıtıldı ve orada derhal ateşkes çağrısını yapan bir karar ezici bir çoğunlukla kabul edildi.

Karara 120 ülke lehte oy kullandı, 14 ülke karşı çıktı ve 45 ülke çekimser oy kullandı – Birçok kişi onun ilerici bir rol oynayabileceğine dair illüzyonlara sahipti ama ABD elbette karşı oy kullandı. AB ise çekimser kaldı.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bile, ABD ve müttefiklerinin istekleri ve politikalarına karşı gelme eğiliminde olmayan bir kişi olarak, İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı acımasız savaşı protesto etmek zorunda kaldı. Sivillere yönelik saldırılardan, uluslararası hukuk ihlallerinden ve İsrail’in Filistin topraklarını işgalinden bahsetti.

Bu, İsrail hükümeti için BM yetkililerinin İsrail’e girişini yasaklamak ve Guterres’in istifasını istemek için yeterliydi.

BM’deki İsrail Büyükelçisi’nin sözleriyle:

“Guterres’in açıklamaları nedeniyle BM temsilcilerine vize vermekten kaçınacağız… Artık onlara bir ders verme zamanı geldi.”

Böylece İsrail hükümeti, Filistin halkına, Hamas’a, BM’ye ve tüm dünyaya bir ders vermeye girişti. Binlerce çocuğu öldüren bir devletten gelen açık bir kibirle karşı karşıyayız!

Tek bir resim bütün hikayeyi anlatıyor

Neredeyse bir yüzyıl boyunca Filistin’de neler olduğunu göstermek için tek bir resim yeterli.

1946’ya kadar küçük Yahudi yerleşimleri olan bir devletten, hatta Filistin toprakları olarak kabul edilen yerlerde çok az Filistinli yerleşimcilerin olduğu bir devlete dönüşümü görebiliyoruz.

İsrail devletinin kurulması, o dönemde bölgeyi kontrol eden Britanya sömürgecilerinin bilinçli bir kararıydı. Amaçları, Arap dünyasının anti-sömürge ayaklanmalarına karşı kendi çıkarlarını koruyan bir devlet yaratmaktı. Bu, Britanya emperyalist/sömürgecilerinin benzersiz biçimde sürdürdükleri “böl ve yönet” politikasının bir sonucuydu.

Sorunun kördüğüm noktası, İsrail hükümetine kapitalist dünyanın önde gelen güçleri olan ABD, Britanya ve AB tarafından verilen tam destektir. Bu ülkeler, 1920’ler ve 30’larda (I. Dünya Savaşı sonrası dönem) Filistin devleti içindeki Yahudi yerleşimlerini bilinçli ve sürekli olarak yaratıp desteklediler ve ardından 1948’de İsrail devletini kurdular.

Bugün İsrail’i eleştiren herkes, antisemit olmakla veya Hamas’ı desteklemekle suçlanıyor. ABD ve AB gibi “demokratik” ülkelerde, insanlar antisemitizm suçlamaları nedeniyle işlerinden atılıyor veya açıkça Hamas’a karşı çıksalar bile, terörizmi desteklemekle suçlanıyor. Fransa, Almanya ve Britanya gibi ülkelerde, Filistinlileri destekleyen gösterileri ve Filistin poşusu takmayı yasaklamak için girişimlerde bulunuldu. Ancak hiçbir işe yaramadı. Dünya genelinde büyük ölçekli protestolar devam ediyor. İnsanları korkutma girişimleri tamamen başarısız oluyor. Batı yine “başka bir gezegende” yaşıyor gibi görünüyor, Netanyahu’nun son zamanlarda yaptığı bir açıklamasında söylediği gibi; ne kadar “karanlığa karşı ışık” olmak istese de, aslında dünyada neler olup bittiğinden haberi yok.

Soru şu: İsrail egemen sınıfı ve Batılı müttefikleri, izledikleri politika ile ne elde etmeyi umuyorlar?

Bu yöntemlerle Filistin sorununu çözmeyi mi bekliyorlar?

Onlarca yıl süren savaş ve çatışmaya rağmen Filistin sorunu askeri güçle çözülemedi. Ve bu sadece Filistin sorunu için geçerli değil. Bu, çağımızın tüm büyük ulusal sorunları için geçerlidir. Kürt sorunu çözüldü mü? Yunan-Türk ve Kıbrıs sorunları? İrlanda? Kosova? Ya Ukrayna ve Tayvan sorunları? Filistin sorununu savaş, şiddet, yerinden edilme, hapis ve kitlesel cinayetle çözme yolunu bulmak mümkün değil.

İddia ettikleri gibi Hamas yok mu edilecek?

Bu da imkansız. Hamas’ın son on yılda ortaya çıkması ve güçlenmesi, temel olarak İsrail ve Batı’nın politikalarının bir sonucu olarak, Filistin halkının umutsuzluğu ve tamamen bir çıkmaz içinde olmasının sonucudur. Binlerce Hamas savaşçısını ortadan kaldırabilirsiniz, ancak hepsini ortadan kaldıramazsınız. Aynı zamanda Hamas kanadından ölenler “şehitler” ve “kahramanlar” olarak kabul edilir ve bunların ilham kaynağı olduğu yeni bir nesil doğar.

Filistin sorununu çözmenin tek bir yolu vardır: Filistin topraklarının işgalini ve Filistin topraklarındaki yerleşimleri sona erdirmek, onlarca yıldır talep ettikleri ve mücadele ettikleri doğrultuda, Filistin halkının kendi ulus devletlerini kurmasına izin vermek ve mültecilerin evlerine geri dönmesini sağlamaktır.

Peki bu, kapitalizmin çerçevesi içinde mümkün mü? Kesinlikle değil!

İsrail ve Batılı emperyalistler ateşe körükle gidiyor. 

Gazze’de mahsur kalan Filistinlilerin kitlesel öldürülmesi, Arap ve Müslüman dünyasında büyük bir öfke patlamasına neden oluyor. Batı sömürgeciliği / emperyalist politikalarına karşı duyulan öfke, İslamcı köktenciliğin ortaya çıkmasının ve kitlesel boyutlara ulaşmasının temelidir. Taliban’dan El-Kaide’ye ve İslam Devleti’ne (ve Kuzey ve Batı Afrika’daki kollarına) kadar, Hamas’tan Filistin’de Hizbullah’a kadar, İslamcı köktencilik uluslararası sahnede acı bir gerçeklik halindedir. 70’ler ve 80’lerde bu örgütler bu şekilde var olmuyorlardı – öncüleri bazı ülkelerde izole edilmiş tarikatlar (fanatik küçük gruplar) idi. Emperyalistler, politikalarıyla onları kitlesel fenomenlere dönüştürmeyi başardılar. Ancak sadece politikalarıyla değil. Hem Taliban (ve geniş anlamda El-Kaide) hem de Hamas, Batı’nın pratik yardımı ve finansmanıyla büyüdü – Taliban’ı ABD, Afganistan’daki Sovyet varlığına karşı koymak için, ve Hamas’ı bir zamanların İsrail’i radikal Filistin Fetih’ine karşı mücadele için büyüttü.

Batı, sahip olduğu araçlardan ya da  çıkarlarını hizmet etmek için kaç “parlak zihin” istihdam ettiğinden bağımsız olarak, kendi politikalarının sonuçları konusunda son derece dar görüşlüdür. Sonuçta, son iki yüzyıl içinde Afganistan, Irak, Suriye ve Libya’ya askeri müdahalede bulunduktan sonra, zayıflamış olarak bu ülkelerden ayrılmak zorunda kaldılar ve bu boşluğu doldurmak için Rusya ve Çin devreye girdi.

Gazze’de Filistinlilerin kitlesel öldürülmesi, ABD emperyalistleri tarafından desteklendiğinde ve AB tarafından hoşgörüldüğünde, sadece yerel değil uluslararası düzeyde de İslami köktenciliğin değirmenine su taşıyor.

Yahudilerin kitlesel uluslararası protestoları

Günümüzün en önemli gelişmelerinden biri, Yahudilerin uluslararası alanda gerçekleştirdikleri güçlü protesto gösterileridir – ki bu gösterilerin Batı medyası tarafından, Batı’nın “İsrail’in meşru müdafaa hakkı” söylemine uymadığı ve protestolara katılanların Hamas’ın terörist faaliyetlerini destekledikleri ve “Yahudi düşmanı” oldukları gerekçesiyle bastırıldığını vurgulamalıyız.

Gerçekleşen en önemli gösterilerden biri, ABD’deki Yahudilerin binlerce kişilik yürüyüşü ve düzinelercesinin Kongre Binası’nı basarak 350 kadar kişinin tutuklanmasıydı.

İsrail’in kendi içindeki hareketlenmeler de aynı derecede önemlidir. Ülke savaştayken, “ulusal birlik” hükümeti (kapitalistlerin ve müesses nizamın klasik kozu) varken, Tel Aviv’de barış talebiyle gösteriler düzenleniyor olması çok önemli! Haaretz gazetesi muhabiri Gideon Levy gibi İsrail politikalarını kınayan ve savaşa son verilmesi çağrısında bulunan cesur şahsiyetlerin olması da öyle.

Bunlar önemli bir mesaj vermektedir: İsrailli işçiler ve gençlerin yanı sıra yurtdışında yaşayan Yahudiler, Filistinlilere yönelik ırkçı nefretle körleşmiş Siyonistlerden, aşırı milliyetçilerden oluşan bir topluluk değildir. Sorunu çözmek için İsrailli ve Filistinli işçilerin ortak sınıf çıkarları temelinde ortak bir mücadele geliştirme potansiyelini göstermektedirler.

Hapis cezası tehdidine rağmen işgal altındaki topraklarda Filistinlilere karşı savaşmak için İsrail ordusuna katılmayı reddeden önemli sayıda genç insanın bulunduğu İsrail’deki vicdani retçilerin varlığı da aynı şeyi göstermektedir.

Daha geniş çaplı bir tırmanış mı?

İsrail Gazze halkına Gazze’nin kuzeyini boşaltıp güneye geçmeleri için 24 saat süre verdi ve hemen bombalamaya başladı. Ancak herkesin beklediği gibi kara saldırısını hemen başlatmadı – bu yaklaşık iki hafta sürdü. Bu, eylemlerinin olası sonuçlarından korkan ABD ve İsrail’in diğer Batılı müttefiklerinin baskısının bir sonucu gibi görünüyor.

Her şeyden önce operasyonun askeri başarısından endişe ediyorlar. ABD medyasında yer alan haberlere göre, ABD’li askeri yetkililer İsrail’e genel bir kara harekatı başlatmamasını tavsiye ediyor.

Zira İsrail ordusu için bu tür bir kara harekatının maliyeti İsrail toplumunun kaldıramayacağı kadar yüksek olabilir. Ne de olsa İsrail’in Hizbullah’ı kalıcı olarak ortadan kaldırmak amacıyla Lübnan’ı işgal ettiği 2006 yılının anıları hala taze. İsrail ordusu, çok etkili bir şekilde bölgeye yerleşmiş olan Hizbullah’ı çökertemedi ve 34 gün süren çatışmalardan sonra toparlanıp evine dönmek zorunda kaldı. Hamas söz konusu olduğunda, yıllardır bu çatışmaya hazırlanan, tüneller ve diğer tahkimatlarla iyi bir şekilde güçlendirilmiş ve Suriye’de ve başka yerlerde savaş eğitimi almış on binlerce savaşçı var. Askeri açıdan bakıldığında, İsrail ordusunun devasa üstünlüğüne rağmen işler İsrail için güllük gülistanlık değil, bu yüzden kara harekatının başladığı 26 Ekim’den bu yana temkinli ve yavaş hareket ediyor gibi görünüyor.

İkinci olarak, çatışmanın yayılma ve daha geniş jeopolitik sonuçlar yaratma potansiyeli var. Hamas daha fazla cephe açmak isterken, komşu Lübnan’daki Hizbullah ve İran şimdiden misilleme tehdidinde bulundu. Bunun tam ölçekli bir çatışmaya yol açıp açmayacağı şüphelidir, ancak silahlar bir kez ateşlendiğinde hiçbir tahmin yüzde yüz güvenli değildir.

Hizbullah’ın müdahalesinin ne anlama geleceğini küçümsemek elbette ciddi bir hata olacaktır.

Washington DC’deki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi 2018’de Hizbullah’ı “dünyanın en ağır silahlı devlet dışı aktörü” olarak tanımladı. Tel Aviv’deki Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) tarafından yapılan son değerlendirmede 50-100.000 asker, 150.000-200.000 roket, havan topu ve birçoğu son derece isabetli, menzilleri 15-20 kilometreden başlayıp 200-300 hatta 700 kilometreye ulaşan füzelerin yanı sıra bazı tahminlere göre 2.000’e ulaşan bir insansız hava aracı filosundan bahsedilmektedir.

Hizbullah’ın böylesi bir ateş gücüne sahip olması, İsrail’in Hamas ve Hizbullah’la gireceği bir çatışmada -Suriye ve İran gibi diğer ülkelerin de katılımıyla bile- askeri olarak yenilebileceği anlamına gelmiyor.

Tarih bu konuya açıklık getirmiştir: İsrail, 1967’de tüm komşu Arap ülkeleri üzerine yürüdüğünde bile, kendisini askeri olarak yok etmeye ve haritadan silmeye yönelik tüm girişimlerden kurtulmuştur.

Ancak bu, her iki tarafta da çok büyük ölçekte kan döküleceği anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla Filistin sorununa bulunacak bir çözüm sadece Filistin halkının ihtiyaçlarına ve haklarına hizmet etmekle kalmaz. Aynı zamanda barış ve güvenlik içinde yaşamak için her türlü nedene sahip olan İsrailli işçilerin de çıkarlarına hizmet eder.

Daha geniş jeopolitik çıkarımlar

Filistin meselesiyle ilgili gelişmelerin bölge üzerindeki etkisinin ötesinde, kaçınılmaz olarak daha geniş jeopolitik sonuçları olacaktır.

Batı son yıllarda Orta Doğu ile Kuzey ve Batı Afrika’da zemin kaybetmekte, ABD ve Fransa bir dizi ülkeyi terk etmektedir. İsrail’in saldırısı ve ABD ile AB’nin buna verdiği desteğin ardından bu eğilim daha da belirginleşecektir.

Çin ve Rusya İsrail’in Gazze’yi işgalini desteklemiyor. Dolayısıyla kamuoyu onların lehine ve Batı’nın aleyhine döneceği için bu savaştan fayda sağlayacaklardır. Batı, Arap ve Müslüman ülkelerdeki yeni öfke patlamasından kaybedecek ve Çin-Rusya bloğu kazanacaktır.

Son olarak, Batı’nın kendi kamuoyu üzerindeki etkisi de söz konusudur.

Filistin meselesi yüz milyonlarca insanın bilincinde çok önemli bir yer tutuyor ve Gazze’de hapsedilen binlerce insanın toplu katliamı devam ederse, bu Batılı hükümetlere karşı daha büyük hareketleri tetikleyebilir.

Bir çıkış yolu var mı?

Tüm bu çelişkiler ve çıkmazlar göz önüne alındığında, Filistin çatışmasından bir çıkış yolu var mı? Varsa bu ne olabilir? Kapitalizm ve milliyetçi çatışma temelinde bir çıkış yolu yok. Eğer olsaydı, uzun zaman önce bulunurdu.

Kapitalizm altında ne iki ulustan, Yahudiler ve Filistinlilerden oluşan tek bir devlet ne de İsrail’in yanında bağımsız bir Filistin devleti olabilir.

Tek bir devletin varlığı, İsrail egemen sınıfının Filistinlilerin çoğunluk haline gelmesine izin verme ve böylece bir yüzyıl boyunca savaşlarla fethettiği her şeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacağı anlamına gelecektir. Bu nedenle bu olasılık gerçekleşemez.

Ancak İsrail, Filistinlilerin kendi (gerçekten) bağımsız devletlerine sahip olmalarına da izin veremez, çünkü bu, bu devletin silahlanmaya ve bölgede ve uluslararası alanda kendi ittifaklarını kurmaya başlayabileceği anlamına gelir (ve burada Batı, Çin ve Rusya arasındaki çatışma yeni bir boyut kazanır) – böylece İsrail egemen sınıfının devleti için işgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin ve Hamas’ın şu anda oluşturduğundan daha büyük bir tehlike oluşturur.

Filistin sorununun çözümü için gerekli koşulların yaratılabileceği tek temel, bu çatışmanın bedelini hayatlarıyla ödeyenlerin, yani bölünmüşlüğün her iki tarafındaki işçilerin oluşturduğu bir cephenin varlığıdır.

Cepheler soyut ya da ahlaki ilkeler üzerine inşa edilmez. Ortak çıkarlar temelinde inşa edilirler. Yahudi ve Filistinli kitlelerin uğruna savaşacakları gerçekten büyük bir ortak çıkarları vardır – ve bu da bitmek bilmeyen kan ve terörün sona ermesidir. Ve elbette, “düşmanla” yüzleşmek adına yaşam standartlarının ve haklarının her geçen gün daha da kötüleşmesine karşı mücadele etmekte de her iki tarafın da çıkarları vardır.

Böyle bir ortak cephenin şekillenebilmesi için bu cephenin öncelikle İsrail egemen sınıfına karşı mücadele etmeyi ve onu devirmeyi hedeflemesi gerekir. Bunu yaparken, Filistinli kitlelerin yanı sıra bölgedeki diğer ülkelerdeki Arap ve Müslüman kitlelerin de güvenini kazanmanın koşullarını kendiliğinden yaratacaktır. Bu görev tabii ki öncelikle İsrailli emekçi kitlelere ve toplumsal hareketlere düşmektedir.

İsrail’de barış ve Filistinlilerin hakları için hareketler vardır ve bunlar dinamik hareketlerdir. Ancak barıştan yana olmak yeterli değildir. Milliyetçilik ve savaştan beslenen ve üreyen iktidar sahiplerini devirmek için mücadele etmeye hazır olmalısınız.

Başka bir deyişle, barış için mücadeleye, sosyalist bir dönüşüm amacıyla kapitalist iktidarı -her iki tarafta da- yıkma mücadelesi eşlik etmelidir.

Barışı kapitalizme karşı mücadeleye bağlamak

İsrail’de Filistinlilerin kendi devletlerine sahip olma hakkını destekleyen ve İsrail hükümetini bitmek bilmeyen çıkmazın baş sorumlusu olarak kınayan cesur sesler, bu mücadeleyi sistemi yıkma mücadelesine bağlamalıdır – aksi takdirde çağrıları boşa gidecektir.

Hiç şüphe yok ki Filistinli işçiler İsrailli işçilerden ve toplumsal hareketlerden böyle bir sınıfsal yaklaşım ve çağrı gördüklerinde, en azından çoğunluğu buna coşkuyla karşılık verecektir.

Bu temelde, aşağıdaki talepler üzerine birleşik bir mücadele inşa edilebilir:

  • Yahudiler ve Filistinlilerin barış içinde bir arada yaşaması için
  • Ya azınlıklara tam haklar tanıyan tek bir sosyalist devlette ya da iki ayrı entiteden oluşan sosyalist bir federasyon için – buna Yahudi ve Filistinli işçiler karar verecektir. Mevcut koşullarda en gerçekçi öneri, iki bağımsız devletten oluşan sosyalist bir federasyondur.
  • Mültecilerin geldikleri yerlere geri dönme hakkı için. Bu, sosyalist bir federasyon içinde, bir devlet içinde diğerine bağlı yerleşim bölgeleri olabilir.
  • Bölge ülkelerinin sosyalist federasyonu için.

Peki ya Hamas?

Filistinliler ve Yahudi işçiler arasında sınıf birliği için böyle bir çağrı kesinlikle Filistin tarafından da gelebilir – ancak böyle bir şey için birincil sorumluluk ezen ulusun ilerici güçlerine, yani İsrail işçi sınıfına aittir.

Bu düzeyde, Filistin liderliği ne yazık ki tarihsel olarak başarısız olmuştur.

El Fetih’in başat güç olduğu Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Filistin siyasi (ve askeri) sahnesine on yıllar boyunca hakim oldu. FKÖ solcu bir gerilla hareketi olarak başladı ama bugün kapitalizmin hizmetinde ve Batı Şeria’daki Mahmud Abbas’ın Filistin Yönetimi gibi yolsuzluk batağına saplanmış durumda.

Ancak El Fetih ve FKÖ, en solcu versiyonlarında bile, Yahudi işçilere karşı hiçbir zaman sınıfsal bir yaklaşım benimsememişti. Onlar hiçbir zaman iki tarafın işçilerini İsrail egemen sınıfına karşı ortak bir mücadeleye ve ortak bir sosyalist vatan ya da iki halk arasında sosyalist bir federasyon için mücadeleye çağırmadılar.

Bunun yerine, Yahudilere yekpare bir gerici grup olarak davrandılar ve Yahudilerin karşısında Arap birliği adına gerici Arap rejimleriyle işbirliği yaptılar. Son yıllarda Filistin sorununun çözümü için umutlarını ABD ve AB’ye bağladılar ki bu da hayalperest bir fanteziydi. Bu politikanın ana sonucu İslami köktendinci örgütleri güçlendirmek oldu.

FKÖ bölgedeki tek solcu/anti-emperyalist güç değildi. Sovyetler Birliği Ortadoğu’da son derece etkiliydi ve etki alanında bir dizi dost rejim ve/veya ülke vardı – Suriye, Libya, Irak, Nasır dönemi Mısır’ı vs.

Ancak Sovyetler Birliği’nin ve bölgede var olan çok güçlü komünist partilerin politikası Stalinist “aşamalar teorisine” dayanıyordu: Filistin sorunu ve Batılı emperyalistlerden kopuş gibi mevcut sorunları önce kapitalizm çerçevesinde çözmek ve bunun ardından sosyalist perspektife bakmak. Böylece bölgedeki hareketler uçurumun kenarına, özellikle de 1990’daki çöküşten sonra da doğrudan uçuruma sürüklendi.

Filistin ve daha geniş Arap (ve uluslararası) solu için bu felaket yolu, İslami köktendincilik güçlerinin doldurmaya geldiği büyük bir boşluk yarattı – çaresizlik ve çıkmaz, Hamas gibi İslami örgütleri cömertçe finanse eden İran rejiminin etkisi altında büyük bir akının koşullarını yarattı.

Solda tartışmalar ve önümüzdeki görevler

Hamas’ın taktikleri uluslararası sol saflarda tartışmalara neden oluyor. Bazıları Hamas’ı eleştirmememiz gerektiğini söylüyor, bazıları bunu söylemiyor ama yapmaktan kaçınıyor, bazıları ise “anti-emperyalist bir güç” olarak değerlendirerek destekliyor.

Ancak bu tartışma sol saflardaki bir başka eski ve uzun tartışmayı anımsatıyor. 1979 İran devrimiyle ilgili olanı. O dönemde Sovyet yanlısı komünist partiler, İran Şahı’nın diktatörlüğünü deviren işçi devriminin ardından dini lider Humeyni’yi desteklemişlerdi. Tüm inisiyatifi mollalara (dini liderlere) bıraktılar. Mollalar bu sayede iktidarlarını sağlamlaştırabildiler ve ardından solcuları ve Kürt devrimcilerini katlettiler.

Sol, trajedilere katkıda bulunmamak için kiminle ittifak kurduğu konusunda dikkatli olmalıdır.

Hamas, ne kendi içinde ne de topluma karşı herhangi bir demokratik prosedürü olmayan köktendinci bir İslami örgüttür – “yasası”, liderleri tarafından temsil edilen (sözde) Tanrı’nın sözüdür. Hamas için İsrail Devleti yok edilmelidir – her ne kadar bazı yazılarında daha “ılımlı” görünmeye çalışsa da, yazdıklarının nihai sonucu açıktır.

Hamas’ın “ideolojisine” göre, bu uğurda kendilerini feda edenler cennete gidecek şehitlerdir. Kadın hakları ve LGBT hakları elbette söz konusu değildir.

Hamas’ın kullandığı yöntemler “terörizm “dir – Yahudileri herhangi bir şekilde ve herhangi bir yolla öldürmek. Sonuç olarak, büyük çoğunluğu sivil olmak üzere 1,400 İsraillinin öldüğü ve Gazze’de yaklaşık 240 rehinenin alıkonulduğu (yaklaşık 50 Amerikalı Yahudi serbest bırakıldı) son saldırı gözlerimizin önünde gerçekleşti.

Bu olayın önemli bir ahlaki yönü vardır – bu öfkeyi doğuran koşulları ne kadar anlarsak anlayalım, masum insanların kitlesel olarak öldürülmesine kayıtsız kalamayız. Ancak asıl soru şudur: bu tür taktikler Filistin halkının kendi sorunlarına çözüm bulma mücadelesine yardımcı olur mu?

Cevap açıkça hayırdır. Sonuç getirebilecek tek yaklaşım, sosyalist dönüşümü hedefleyen İsrailli ve Arap işçilerin sınıf temelinde ortak bir birleşik cephesi yoluyla sınıfsal bir yaklaşım olduğundan, sivillerin öldürülmesi böyle bir olasılığı da havaya uçurmaktadır.

İsrail devletinin yıkılmasından yana olan tutum, İsrailli ve Filistinli işçilerin ortak mücadelesine alan tanımamaktadır.

Elbette, günlük yaşamlarında karşılaştıkları koşullarda, birçok Filistinli çaresizlik içinde İsrail’e karşı savaşan tek güç olarak Hamas’a yönelmektedir. Marksistler bu duyguları yaratan koşullara anlayış göstermeli, ancak aynı zamanda Hamas’ın yöntemlerinin mücadelelerine yardımcı olmadığını açıklamanın en iyi yolunu bulmalıdırlar. Marksistler, sınıf kardeşliği ve ortak mücadele perspektifini yansıtan güçlerin inşasına destek olmanın yollarını bulmalıdır.

Marksist analiz açısından önemli olan bir nokta var: Baskı altında tutulan bir halkın haklarını ve mücadelesini savunmak, bu halkın liderliğini yapan ya da iktidarda olan güçleri desteklemek anlamına gelmez, gelmemelidir.

Örneğin, Afganistan halkını ABD tarafından kendilerine karşı başlatılan savaşa karşı savunmak, 2001’deki ABD emperyalist saldırısı sırasında solun bazı kesimlerinde olduğu gibi, doğrudan ya da dolaylı olarak Taliban’ı desteklemek anlamına gelmemelidir. Aynı şey 2003 Irak savaşı için de geçerlidir: Irak halkının haklarının savunulması, zalim diktatör Saddam Hüseyin’e destek anlamına gelmemelidir – tam tersine, talep edilen şey onu devirmek için mücadele etmektir. Yukarıda bahsedilen 1979 İran Devrimi örneğinde de benzer bir durum söz konusudur: İran solunun çoğunluğunun Humeyni’ye verdiği destek solun çöküşüne yol açmıştır. Nüfusun büyük bir kısmı tarafından desteklenen amaçları olan, ancak liderlik düzeyinde gerici güçlerin yer aldığı hareketler de dahil olmak üzere pek çok örnek vardır – Kıbrıs’ta EOKA’nın faşist G. Grivas tarafından yönetilen sömürgecilik karşıtı mücadelesi de buna bir örnektir.

Marksistlerin bu gibi hareketlere az ya da çok koşullu olarak destek verip vermemeleri; temsil ettikleri halka yönelik baskıya karşı mücadele eden ya da mücadele ettiğini iddia eden güçlere karşı mücadele edip onları ortadan kaldırmayı ve değiştirmeyi amaçlayıp amaçlamamaları, bu tür liderliklerin karakterine, yani ilerici – işçi sınıfı yanlısı mı yoksa gerici – kapitalizm yanlısı karaktere mi sahip olduklarına bağlıdır.

Tüm bunlardan çıkan ana sonuç, bölünmenin her iki tarafında da anti-kapitalist/ sosyalist solun güçlerini inşa etmek için mücadele etmemiz gerektiğidir. Ama sadece bu değil. Bu güçler bölgesel ve uluslararası olarak da inşa edilmelidir.

Filistin sorunu sadece ulusal bir sorun değil, uluslararası bir sorundur – bugün dünyanın her köşesinde tanık olduğumuz gösteriler bunun bir göstergesidir. Dolayısıyla antikapitalist/sosyalist solu inşa etme görevi, sadece İsrailli ve/veya Filistinli işçilerin ve gençlerin değil, hepimizin karşı karşıya olduğu bir görevdir.

Yol uzun ve engebeli. Anti-kapitalist, devrimci sol uluslararası alanda geri çekiliyor – genel olarak sol politik alanda da bir geri çekiliş dönemindeyiz. Ancak antikapitalist solun inşası, mümkün olan tek gerçekçi çözüm yoludur. Sadece Filistin sorununu ele almak için değil, kapitalizmin gezegeni sürüklediği barbarlığı durdurmak için de.

***

Bu makale, Internationalist Standpoint web sitesinden editörlerin izniyle Ecehan Balta tarafından çevrilmiştir.

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
252AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin