yaklaşımlarHare YakulaApolitiklik hiç bu kadar politik olmamıştı! - Hare Yakula
yazarın tüm yazıları:

Kuğusu olmayan parktan iradesi olmayan meclise…

Apolitiklik hiç bu kadar politik olmamıştı! – Hare Yakula

Yeniçağ podcastını dinleyin

Özünde eşitsizlik, sömürü ve adaletsizlik olan rejimleri, öze dokunmadan reformist gösterilerle/tavırlarla/taleplerle eleştirmek var olan düzeni korumaya hizmet etmektedir. Bu gösteriler/tavırlar/talepler iktidardakilerin ve hali hazırda iktidara talip olan muhalefetin ekmeğine bal sürmektir.

2009 yılından beridir kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde cinsiyetimden dolayı ayrımcılığa uğradığımı çok sonradan fark eden bir kadın olarak yer aldım. Sosyal sorumlulukla birilerini “kurtarma” fikriyatından yalıtılmış hayat boyu devam edecek bu süreci, kızkardeşlik dayanışmasıyla kendi kurtuluşuma yol almak olarak tanımlayabilirim. Bizi ezen mekanizmaların farkına varmak, bir kadınla konuşmak, bir başkasının hayallerini dinlemek, ortak hedefler için birlikte uğraş vermek, eylemler gerçekleştirmek önemlidir. Birbirimize dokunabildiğimiz, ilişkileri ve dönüşümleri mümkün kılan bu eylemlilik halleridir. “Kadın kadının yurdudur” sözü ancak bu koşullar altında hayat bulmaktadır.

KTÖS Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komitesi, Mesarya Kadınları İnisiyatifi, 25 Kasım- 8 Mart Organize Komitesi oluşum ve eylemlilik süreçlerinde yer aldım. 2015’te sendika-siyasi parti-fonlu örgüt ve kadın derneklerinin oluşturduğu işbirliği komitesi olaylı bir şekilde ikiye bölündü. O yıl, Baraka tarafından 8 Mart Organize Komitesi devam ettirildi diğer taraftan fonlu örgüt ve ağırlıklı olarak CTP’lilerden oluşan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Platformu kuruldu. Birçok bileşeni olan iki çatı da feminizmin doğası gereği anti hiyerarşik olması gerekirken bunun tersine tavır ve tutumlar sergileniyordu. İletişim grubu içinden ayrı gruplar oluşturularak kararlar alınıyor, dışlananlar ise sürü psikolojisiyle devam ediyordu. Tahakküm kadın eliyle devam ettiriliyordu. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Platformuna adalet feryadıyla gönüllülük bağlamında inanarak dahil olmuştum. O yıllarda siyasi entrikalara ve koltuk savaşlarına şahitlik etmemiş biri olarak yaşanan bölünmeyi doğru okuyamadım. Bununla çok sonraları yüzleştim. Yüzleşmekle birlikte çok dersler çıkardım. Sonrasında CTP’nin iktidar paydaşlarından olmasıyla Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Platformu kadük duruma düştü. Uzun soluklu bir sessizliğin ardından yine bağımsız feminist mücadeleden uzak, CTP’nin kadın örgütü havasında Kıbrıs Feminist İnisiyatifi devreye girdi. Onun da ömrü uzun olmadı.

8 Mart 2023’ü kadın ve LGBTIQ bireylerin değersizleştirildiği, kişisel menfaatin kazandığı günlerden biri olarak tarihe not düşüyorum. Yıllar önce ikiye bölünen baş aktörler devlet kurgusu zemininde buluştu “bir” oldu. Herkes bir köşe tuttu. Bağımsız feminist mücadeleye 40’a yakın elbirliğiyle Fatiha okundu. Ana muhalefet partisi CTP’nin öncülüğünde, fonlu örgüt koordinatörlerinin de dahil olduğu gıcır gıcır pankartlarla kuğusu olmayan parktan, iradesi olmayan meclise yüründü! “Renkli kalabalık yürüyüş sonrası evlere dağıldı…” Gösterinin etkisi, sonraki gün pankartların sönük kaldığı portre resimlerle devam ettirildi. Yine söz değil göz zafer kazandı. Hacer Ulaş ve Sevim Akbaş’ın katilleri, Tuğba Mimi’nin yurtdışına kaçan tecavüzcüsü, TC Koordinasyon Ofisi başkanları, 42 gece kulübünün sahibi, “Aşk Cinayeti” manşetini atan gazeteci, “kadın kocasının yatak davetine icabet etmek zorundadır” diyen TC bürokratı rahat uyudu.

Böylesi kalabalıkları sevenler çok politik bir şekilde apolitikliğe soyunanlardır. Bilinçli bir şekilde kuru kalabalıklarla adayarısında yaşayan Kıbrıslıları yurtsuz bırakan aktörler çoktur. Başta “seçim işletmesi” gibi davranan ve demokratik hukuk devleti illüzyonuna ayna tutan siyasi partiler, siyasi partilerin arka bahçesi haline dönüşmüş sendikalar, dernekler ve projeler için ücret talep etmek bir yana, kabul edildiğinde yüzde almak ve koordinatör olmak için tüccarlığa soyunan “projeci feministler”.

Birçok mücadele alanı gibi feminizmin de araçsallaştırıldığını, birilerinin statüsel sıçrama tahtası olarak kullandığını gözlemliyoruz. Batıdan ithal homojenleştiren ana akım feminist örgütlenmenin özellikle kolonyalist mücadeleden yalıtılmış haliyle yerelleştirilmeden savunuculuğunun yapılması sirkeyi şarapmışçasına içmeye benzer.

Kurumları üst koordinasyon ofisleri tarafından yönetilen, kamusal yapılanmaları çökertilmiş, TC’den muhafazakâr örgüt politikaları ithal edilen, belediyeleri bile taşeron firmalarla yani sermayeyle kesişerek iş yürütebilen, askeri otoritenin hâkim olduğu rejime “DUR” dersek “eşit ve özgür bir yaşam için hesap sormuş” oluruz. Aksi halde ataerki ve işgal arasındaki bağlantının olduğunu bilen, ayırdına varan ancak bunu dillendirecek ve bu bağlantı etrafında örgütlenecek alandan mahrum bırakılan herkes “şizofrenik varoluş” yaşayacaktır.

Haydi, kuğusu olmayan parktan iradesi olmayan meclise yürümek yerine patriarkal kapitalist ve kolonyalist rejime karşı Batı dışı bir feminist metodolojiyle bağımsız mücadeleyi örelim. Birlikte hak talep edecek zemini yaratalım.

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
200AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin