BÖLGESEL GÜÇ MÜ, BÖLGESEL CAZİBE MERKEZİ Mİ! – Ali Sarıtepe

Must read

Bölgesel güç kavramı son dönemde sık sık ifade edilmesine rağmen, yakın yılların siyasetinde konuşulan bir mantığın toplam ifadesidir. Dolayısıyla an’dan kaynaklanan bir anlatımın ötesinde anlama sahip durumdadır.

Güç, etki etme enerjisinin yoğunluk halinin ifade edilme biçimidir. Önüne yüklenen kelimelerle etki ettiği açıklanan ya da etki etmesi istenen/beklenense  sınırlarının gösterilmesidir.

Türkiye devletinin kendisine iliştirdiği ‘güç’ kavramı esas olarak bölgesel sınırları aşikar olan coğrafyayla ilgilidir. Ve bu coğrafyada yer alan devletler; ekonomik,siyasal, sosyolojik olgular ve tarihsel arka yaşanmışlıklar itibarı ile karmaşık bir yumak karakteri durumundadır.

Türkiye ekonomisi; ithal ikameli ekonomi karakterinden, ihracat karakterli ekonomiye geçiş süreciyle birlikte; TC’nin kuruluş karakterinin de dönüşümünün/değişiminin zorunlu olduğu bir sürece girmiş bulunmaktadır.

Sürecin kendisini evirdiği noktada:

Türkiye ekonomisi geldiği yer olarak, ürettiği sanayi mallarına yeni Pazar alanları yaratma zorunluluğu ile karşı karşıya kalmış durumdadır. İthalci ekonomi ile kendisine esas olarak Avrupa pazarında yer tutmuşken, yeni –ihracatçı- ekonomi ile buraya ihraç edeceği malların, ona ürettiği malları eritme imkanı vermemesi nedeni ile yeni pazarlar onun için bir zorunluluktur. İlk başlarda tek tek ihracatçıların girişimi olan bu Pazar arayışı, daha sonra  devletin politikası haline getirilerek ekonomiye stratejik bir karakter olarak sokuldu.

Türkiye’nin içinde bulunmuş olduğu coğrafyanın ekonomilerinde gelişkin seviyede olmamaları ise, Türkiye’nin avantajlı haliydi.

Bölgesinin en iyi ekonomilerinden olması ve bölgede Pazar ekonomisine yeni katılımların olması ve uzun zamandır ekonomik gelişmişliği ve siyaset yapılanması neticesinden dolayı ekonomisi kapalı –kapalı ekonomi- olan ülkelerden oluşması neticesi olarak; Türkiye, ekonomi stratejisine uygun olarak siyasal stratejide geliştirmek zorundaydı.

Türkiye komşularıyla sıfır sorun politikası yaratarak açığa çıkarmış olduğu enerjisi ile Bölgesel Güç olma konumuna imkanlar yaratacaktı.

Komşular ile sorunları tespit edip, bunu engel olmaktan çıkarma politikası tam da bu noktada ikili karakter kazanmakta idi. Yunanistan’la sorunlarını –Fır Hattı, Kıta Sahanlığı gibi- çözülmese çözümü zamana yaymak, dolayısıyla sorunların çatışmacı karakterinin açığa çıkmasına engel olmak. Ermenistan’la ilişkiler; Ermeni katliamının yaratmış olduğu uzlaşmazlığı tespit ve yumuşak bir ilişkiye çevirme hamleleri. Kıbrıs’ı işgal etmiş olmanın dayatmış olduğu çıkmazlardan kendini azade etme çabası. Varşova paktı devletlerin çözülmesinden kaynaklanan yeni ilişki sahaları ve aynı zamanda ortaya çıkan bu sahaların yakın ve uzak tarihlerinden gelen sorunların politikleşmesinden dolayı; kendisine yansıyan kısmını ya notralize etmek ya da yansıyacak olan sorunları en alt düzeyde tutmak (Ermenistan-Azarbaycan’nın Dağlık Karabağ sorunu, Balkanlarda ortaya çıkan yeni devletlerin sorunları). Ve orta-doğuyla olan “ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü” politikasının kırılma zorunluluğu. Orta-doğu’nun temel sorunlarından olan ve kendisini de birinci dereceden alakadar eden orta-doğu’da Kürdistan sorunu.

Siyaset; göreceliliği içinde olmak kaydıyla, ekonomik sistem ve ekonominin gelişmişliği halinden oluşmuşluk ise; ‘Komşularla Sıfır Sorun’ politikası da Türkiye ekonomisinin ortaya çıkarmış olduğu zorunlu bir dış politikadır.

Çıkış noktasını oluşturan bu argüman, kendisine uygun bir söylem oluşturması gerekirken; umut yaratan başlangıç açıklamalarından hemen sonra, olmazların altı kalın çizgilerle çizilerek, sorun eski haline bırakılmaktadır. Tazeliğini aklımızda muhafaza etmekte olan Ermenistan’la ilişkiler buna örnektir. Türkiye’nin Ermenistan’la olan ilişkisini Dağlık Karabağ Meselesine kilitlemesi gibi.

Türkiye politikaları, ekonomisinin dinamikliğini sürdürülebilir noktasında tutabilmek için devletten devlete geliştirmeye çalıştığı yeni ilişkileri, aynı zamanda çevre diğer ülkelerde kurmuş olduğu ekonomik ve siyasi ilişkilerle çelişiyorsa farklı davranışlar ön plana çıkmaya başlıyor ve bunun devamı olarak, o zamana kadar yürüyen ekonomik ilişkiler tehdit altına giriyor ya da darbeler alıyor durumu ile karşı karşıya kalıyor (Azarbaycan-Ermenistan gerginliğinin Türkiye ekonomisine yansıyışı).

Devamla, orta-doğu devletlerindeki demokrasi yoksunluğunun yaratıcısı olan baskıcı, Otoriter devlet anlayışının; günümüz koşullarında gelişmiş kapitalizmin çıkarlarına hizmet etmediği noktasında; çeşitli biçimlerde desteklenen muhalefet hareketlerine, Türkiye, kendi ekseninden toplumun taleplerini dinlenmesi gerektiği; demokrasi ve laiklik açılımlarıyla siyasal söylemleri (ekonomide ki Pazar payının ve siyasal gücünün devam etmesi esasından dolayı) bu gibi devletlerin yönetimlerinin önüne koyduğunda da sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Dışa dayatılan(!) çözümlerin; içteki sorunları çözmeme/çözememe noktasından dayatılan çözüm önerileri tersine bükülerek, kendi içindeki sorunları önce çöz biçimiyle Türkiye’ye dönmektedir.

“Komşularla Sıfır Sorun” modeli Türkiye ihtiyaçlarında ekonomik yan öncelikli ise de; Türkiye’nin G 20 yeri itibari ile de demokrasi karakteri ileri olan bölgesel bir çekim merkezi olması gerekliliğidir. G 20 ülkelerinin ekonomik gelişmişliklerinin farklı düzeylerde olmasına rağmen belli bir çıtanın üzerinde olmaları ve demokrasi konusunda ki standartlara; Türkiye’nin AB müracaatı ile kendisini bu standartlara kavuşturmak yükümlülüğüne sokmuş olması onun ikili zorunluluğu olarak durmaktadır.

Bölgesel güç; gelişmiş ekonomi, vurucu gücü yüksek ve hareket kabiliyeti maksimim askeri örgütlenmesi ve demokrasiden karakter almış siyasal biçimin ifadesidir.

Tam da bu nokta da; kapitalizminin gelişmişlik biçimi açısından Türkiye, silaha yapacağı yatırımda diğer emperyalist-kapitalist ülkelere göre daha fazla etkilenecektir. Çünkü: silaha yapılan yatırım ve silahlanma, ülkede yaratılmış olan artı-değerin üretimden çıkarılmış olmasına neden olacağından; Gayri Safi Milli Hasılanın topluma sosyal refah olarak yansımamasına neden olacaktır.

Böyle bir faktörün diğer bir karakteri de; “Bölgesel Güç Merkezi”, bölgedeki diğer devletlerle olan ilişkilerde egemen noktadan, dayatıcı noktadan hareket etmeyi beraberinde getirmesidir. Bu da bölgedeki halkların ilişkilerinde devletler arası ilişkilerin etkisi altında kalmasını beraberinde getirecektir.

Türkiye bölgesinde etkin olma imkanlarına sahip nadir ülkelerden bir tanesidir.

Tarihinin ona getirmiş olduğu etnik çeşitliliğin çok olması, kültürel zenginliğinin çeşit çokluğu ve bölgedeki diğer devletlerde yaşayan halklarla kendi yurttaşları arasında ki etnik yakınlıkların olması nedeni ile kendi yurttaşlarıyla olan ilişkilerini Demokratik Egemenlik temelinde düzenlemesi halinde Bölgesel Cazibe Merkezi olma potansiyellerine fazla ile sahiptir.

Böyle bir merkez olma her şeyden önce devletten devlete olan ilişki biçiminin belirleyiciliğini ortadan kaldırmasını beraberinde getirecektir. Kendi içinde demokratik temelli bir yaşam biçimine sahip olacağından dolayı, bunun dış politikaya yansıması da silaha yapılan yatırımın en alt noktada olmasına vesile olacaktır. Silahla ilişkilerini bu şekilde tutan devlette, Gayri Safi Milli Hasılanın sosyal refaha akmasına imkan yaratmış olacaktır.

Dolayısıyla: Türkiye devletinin kendisini Demokratik Egemenlik üzerinden düzenlemesi, bölge halklarına cazibe merkezi olma halini de sunmuş olacaktır.

Esas olan bu olmalıdır.

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article