yazılariktibasDünden Bugüne Filistin – III: Hamas’ı Yaratan Çözümsüzlük - Deniz Ali Gür
diğer yazılar:

Dünden Bugüne Filistin – III: Hamas’ı Yaratan Çözümsüzlük – Deniz Ali Gür

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıjurnaltr.com

Dünden Bugüne Filistin – III: Hamas’ı Yaratan Çözümsüzlük

Bugün Filistin direnişini karalamanın başlıca bahanesi Hamas ve Filistin İslami Cihat gibi örgütler ile bunların zaman zaman sivilleri hedef alan eylemleri. Filistin halkının bir bütün olarak direnmek ile yok olmak dışında seçeneğinin kalmadığı koşullarda direnişin meşruiyeti tartışmaya açılamaz. Filistin direnişinde ağırlığın sosyalistlerden İslamcılara doğru kaymasının ardındaki dinamiklerin ise irdelenmesi gerekiyor.

Filistin direnişinin İslamileşmesi, İsrail’in buna yol açan politikaları ile solun dünya genelinde dinsel ideolojiler karşısında mevzi yitirmesi sürecinin ortak sonucu. Sivilleri hedef alan eylemler de yapan intikamcı çizgideki İslamcı hareketler, İsrail’in bölgeyi kana buladığı 1980’lerde ortaya çıktı. İşgal politikasının süreklileşmesinin ve İsrail’in sorumluluğunda ortaya çıkan Sabra ve Şatilla katliamları gibi kırılma anlarının yarattığı öfke sadece Filistin’de değil, bölgenin genelinde intikamcı eğilimleri güçlendirdi. Örneğin son çatışmalarda bir kez daha Filistin direnişinde taraf olduğunu açıklayıp İsrail saldırılarının hedefi haline gelen ve karalama kampanyalarında öne çıkarılan bir diğer İslamcı örgüt olan Lübnan Hizbullahı da 1982’de, yani bu ülkenin İsrail tarafından işgal edildiği yıl kuruldu. 1985’te Lübnan’ın güneyini İsrail işgalinden kurtarma hedefiyle gerilla mücadelesi başlatan örgüt, özellikle 1994 sonrası intihar saldırıları da dahil pek çok şiddet yöntemiyle İsrail’i sarsarak çok taraftar topladı ve 2000 itibariyle İsrail’i Lübnan’ın güneyinden çekilmek zorunda bırakarak hedefine ulaşmış oldu.[1]

Bir diğer faktör ise solun yaşadığı mevzi yitimi. Bunda Lübnan’dan Tunus’a çekilerek sahadaki etkisini yitiren ve 1982’de İsrail’le yapılan anlaşmaya güvenerek Sabra-Şatilla katliamında Filistinli mültecileri savunmasız bırakan FKÖ’nün yaşadığı prestij kaybı gibi ulusal gelişmelere ek olarak bölgesel ve dünya ölçeğindeki gelişmeler de etkili oldu. 1979’daki İran Devrimi’yle birlikte Ortadoğu’nun direniş hareketlerinin SSCB ve müttefiki Arap devletleri dışında bir diğer hamisi olarak İran öne çıktı. Şii İslamcı örgüt Hizbullah’ın kuruluşunda doğrudan rol oynayan İran, başka direniş hareketleriyle de bağ kurdu. SSCB’nin bölgeden çekildiği ve devamında çözüldüğü koşullarda SSCB’nin bıraktığı boşluğu İran’ın doldurduğunu söylemek mümkün.

Hamas Nasıl Doğdu? 

Filistin direnişinin biçim ve nitelik değişimini simgeleyen Hamas’ın gerek kuruluşu gerekse güçlenmesinde İsrail’in doğrudan rolü oldu. ABD Cumhuriyetçi Kongre üyesi Ron Paul’ün 2011’de ABD Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmayı itiraf saymak mümkün:

“Pek çok açıdan Ortadoğu’da bugün olanlara, özel olarak da Gazze’ye bakacak olursak bir bakıma her iki tarafa karşı da daha fazla sorumluluğumuz var. Çünkü hem Arap uluslarına hem de İsrail’e mali destek sağlıyoruz, haliyle ahlaki sorumluluğumuz var. Özellikle bugün çok sayıda Filistinliyi karşı kullanılan silahlar Amerikan silahları ve bunun için kullanılan da esas olarak Amerikan mali kaynakları. Burada bir siyasi sorumluluk da var ve bence bunu ıskalıyoruz. Çünkü çok sıklıkla bizim girmememiz gereken yerlere yönelik müdahalelerimizden kaynaklanan çok fazla geri tepme oluyor. Hamas’a gelince, tarihe bakacak olursak Hamas’ın başlangıçta İsrail tarafından desteklendiğini görürüz. Çünkü İsrail Hamas’ın Yaser Arafat’ın etkisini kırmasını istiiyordu. (…) ama Hamas’ın bunları yapmasını istemiyorduk. Sonra biz Amerikalılar olarak diyoruz ki, çok güzel bir sistemimiz var ve bu sistemi dünyaya kabul ettireceğiz. Irak’ı işgal edeceğiz ve insanlara demokrat olmayı öğreteceğiz. Serbest seçimler olsun istiyoruz. Filistinlileri serbest seçim yapmaya teşvik ediyoruz, sonra serbest seçim yapıp Hamas’ı seçiyorlar. Önce İsrail’i doğrudan ve dolaylı olarak Hamas’ı kurmaya teşvik ediyoruz, sonra seçim yapılıyor ve Hamas kazanıyor, öyleyse onları öldürmemiz lazım. Bu hiç mantıklı değil. 80’lerde Usame bin Ladin’le müttefiktik ve Sovyetlerle rekabet halindeydik. O zamanlar bizim CIA, Müslüman dünyayı radikalleştirmemiz iyi olur diye düşünüyordu.”[2[

Mısır kökenli Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütünün Filistin’deki taraftarlarınca Şeyh Ahmed Yasin liderliğinde 1988’de kurulan Hamas (ve 7 Ekim operasyonuyla adını bir kez daha duyuran askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları), esas olarak Gazze Şeridi’nde Yahudi yerleşimlerine yönelik intihar saldırıları dahil silahlı eylemler yapan bir İslami örgüt olarak ortaya çıktı. Görece az sayıda yerleşimci bulunmakla birlikte İsrail tarafından kuşatılan bu bölgede çok sert eylemler yapan Hamas, başlangıçta işgal altındaki topraklarda kendisine bile isteye alan açan İsrail’e önemli siyasi kozlar veren bir hareket iken kısa sürede kontrolden çıktı. Paul’ün söylediği gibi FKÖ’yü zayıflatarak hareketi bölen bir unsur olarak ortaya çıkan Hamas, lider kadrosu dahil tüm kademelerinde Filistin’in Müslüman-Hıristiyan fark etmeksizin tüm unsurlarının öne çıktığı direnişi İslami bir çizgiye çekerek ve sosyalist direniş hareketlerinden farklı olarak sivilleri hedef alan eylemler yaparak direnişin meşruiyetini zayıflatıyor, İsrail saldırganlığına bahane yaratıyordu. Hamas’ın kuruluşundan bir yıl önce başlayan birinci İntifada, İsrail açısından Filistin direnişinin meşruiyetinin kırılmasını temel öncelik haline getirmişti.

Birinci İntifada ve Bağımsızlık İlanı

Filistin halkı Aralık 1987’de Gazze’de birinci İntifada’yı başlattı. Her yaştan yüz binlerce Filistinlinin işgale ve yerleşimci varlığına yönelik protesto ve sivil itaatsizlik eylemleri yaptığı İntifada hareketi Filistin sorununu dünyanın gündemine taşımış, dünya halklarının sempatisini kazanmıştı. 1990’larda İsrail’i Filistin’le barışa en fazla yaklaştıran başbakan haline gelecek ve bu nedenle fanatik Siyonistler tarafından suikastle öldürülecek olan dönemin Savunma Bakanı İzak Rabin, bu barışçıl eylemlerin şiddetle bastırılmasını emretti. Ordu komutanlarının askerlere “eylemcilerin kemiklerinin kırılması” talimatını verdiği bu eylemlerde 1987-91 yıllarında 1000’in üzerinde Filistinli öldürüldü ve bunların 200’den fazlası 16 yaşından küçüktü. İntifada’ya katılan Filistinlilere yönelik kitlesel tutuklamalar da oldu.[3]

Bu dönemde FKÖ diplomasi ve kurumsallaşmaya ağırlık vererek önemli diplomatik kazanımlar elde etmekle birlikte direniş çizgisinden uzaklaşarak sahadaki etkisini göreli olarak yitiriyordu. Üstelik muhatabın İsrail gibi uluslararası hukuku ve verdiği sözleri asla umursamayan dinci ve yayılmacı bir güç olması nedeniyle bu diplomatik kazanımlar sahada büyük ölçüde anlamsızlaşıyor, İsrail’le mücadelede Hamas gitgide daha fazla öne çıkıyordu. FKÖ’nün oluşturduğu Filistin Ulusal Konseyi İntifada’nın başlangıcından yaklaşık bir yıl sonra, 15 Kasım 1988’de Tunus’ta Filistin Devleti’nin kuruluşunu ilan edecek, bağımsızlığını ilan eden Filistin Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülke tarafından tanınacaktı. ABD’nin arabuluculuğunda yapılan Oslo görüşmeleri sonrasında İsrail ve FKÖ 1993’te birinci Oslo Anlaşması’nı imzaladı. Böylece İsrail o tarihe kadar terör örgütü olarak tanımladığı FKÖ’yü Filistin halkının meşru temsilcisi olarak tanımış, 1995’te yapılan ikinci anlaşma ile de Filistin’in Batı Şeria ve Gazze’deki egemenlik hakkını kabul etmiş oluyordu. Ulusal egemenlik hakkı tanınan FKÖ, devlet biçiminde örgütlenme hedefi doğrultusunda 1994’te Filistin Yönetimi’nin (FY) kuruluşunu ilan etti.[4] Filistin günümüzde yeterli sayıda BM üyesi devlet tarafından tanınmadığı için BM Genel Kurulu üyesi olamasa da FY Filistin’in meşru temsilcisi olarak tanınmakta, Filistin’i tanıyan ülkelerde elçilikler ve konsolosluklar açmaktadır. Ancak Filistin adına elde edilen bu diplomatik mevzilerin sahadaki karşılığı sınırlıdır. Bu tablo FY’nin Filistin ülkesi ve halkı üzerindeki temsil yetisini zayıflatmakta, Filistin’in bölünmüşlüğünü derinleştirmektedir.

Oslo süreci: Umuttan hüsrana

Taraflar arasında müzakereler 1995’e kadar yükselerek devam ederken Filistin cephesinde bölünme vardı: Gitgide güçlenmekte olan Hamas FKÖ’ye katılmayı reddediyor, özellikle Gazze’de FKÖ ve FY’nin otoritesini zayıflatıyordu. Üstelik Filistin’in egemenlik hakkının tanınmasına dayalı bir barış olasılığı çok artmışken “rastlantı” olması olası olmayan pek çok tuhaf gelişmenin sonucunda Oslo süreci akamete uğruyor, FKÖ sonuçsuzluğa mahkum bir diplomasi ve müzakereler girdabına kapılarak direniş örgütü niteliğini yitiriyordu. Bu durum Hamas’ı daha fazla öne çıkaracak, 2000’lere gelindiğinde Filistin’de bölünmeyi kalıcılaştıracaktı.

1995’e gelindiğinde Stockholm’de bir araya gelen İsrail ve FY heyetleri Gazze’nin tamamını ve Batı Şeria’nın yüzde 95’ini Filistin’e bırakırken Kudüs’ü iki taraf arasında paylaştıran ve Filistin sorununa “nihai çözüm” getirme potansiyeli olan bir anlaşma çerçevesi hazırlamıştı. Anlaşmayı onaylamasına kesin gözüyle bakılan İsrail Başbakanı İzak Rabin, 4 Kasım 1995’te fanatik bir Siyonist tarafından suikastle öldürüldü. Rabin’in ardından başbakanlık görevini devralan Şimon Peres’in başına geçtiği İşçi Partisi, 1996’da yapılacak genel seçimin anketlerinde Likud’un 20 puan önünde görünüyordu. Yani Filistin’le barış anlaşmasına varan hükümet ilk seçimde iktidarını sürdürme ve iki devletli çözüme kalıcılık kazandırma olanağına sahipti. Ancak 1982’de Sabra-Şatilla katliamını kınadığı bilinen Peres, Siyonizmin “İsrail’in ebedi başkenti” kabul ettiği Kudüs’ü bölmenin siyasi sorumluluğunu alamayarak anlaşmayı askıya aldı. Üstüne üstlük Hamas’la o sırada fiilen var olan ateşkesi hiçe sayarak İsrail’ün ülke içinden sorumlu gizli servisi Şin Bet’in telkiniyle Hamas’ın bombacısı Yahya Ayyaş’a suikast yapılmasına onay verdi. Hamas bu suikaste 60 İsraillinin ölümüyle sonuçlanacak bir dizi intihar saldırısıyla yanıt verdiğinde siyasi hava tersine dönecek, bu koşullarda seçimi kazanan Binyamin Netanyahu liderliğindeki sağcı Likud Oslo Anlaşmalarını askıya alacaktı.[5] Filistin’le adil bir barış olasılığı, İsrail’de hakim siyasetin tüm aktörlerinin katılımıyla boğulmuştu.

Oslo sürecinin akamete uğramasını takip eden 10 yıl içinde de Filistin tarafı sürekli olarak oyalanmış, 2000 yılında başlayan ikinci İntifada’yı da içeren sürecin sonunda epey kan kaybeden direniş büyük ölçüde Hamas hegemonyasına terk edilmiş ve Filistin ülkesi ana hatlarıyla Batı Şeria ile Gazze, Filistin Yönetimi ile Hamas arasında bölünmeye sürüklenmiştir.

İkinci İntifada ve oyalama

2000 yılı Eylül sonlarında Sabra-Şatilla katliamındaki rolü nedeniyle “Beyrut kasabı” diye anılan ve Doğu Kudüs’ün de ilhak edilmesini savunan İsrail’in sağcı muhalefet lideri Ariel Şaron’un yanında 1000 kadar polisle Mescid-i Aksa’ya çıkarma yapması Filistinlileri kızdırmış, Şaron’un provokatif tavrı sokaklarda kitlesel olarak protesto edilmeye başlanmıştır. Ekim ayında Batı Şeria ve Gazze’de çok sayıda Filistinlinin katılımıyla protestolar devam etmiş, İsrail güvenlik güçlerinin onlarca Filistinliyi öldürdüğü eylemler sırasında yer yer FY polisleri de İsrail polisine silahla karşılık vermiştir.

Olayların devamında ilkinden çok daha kanlı olan ikinci İntifada başlayacaktı: İsrail polisi kitlesel protestoların ilk birkaç gününde 1 milyonun üzerinde mermi kullandı. Halk eylemlerinin üzerine tanklar sürülüyor, tanka taş atan Filistinli çocuklar direnişin simgesi haline geliyordu. 2005’e kadar süren ikinci İntifada’da en az 4 bin 793 Filistinlinin öldürüldüğü tahmin edilirken bunlardan bin 262’sinin çocuk, 32’sinin sağlık personeli olduğu belirtiliyor. Bu dönemde İsrail’in İntifada’yı karalamak için kullandığı canlı bomba eylemleri de söz konusu oldu. Bu kez Hamas ve İslami Cihat’a ek olarak FHKC ve el-Fetih savaşçıları da canlı bomba eylemleri yapıyordu. İsrail ikinci İntifada’yı canlı bomba eylemleriyle özdeşleştirmeyi tercih ederken sahadan yapılan kimi gözlemlere göre ise İntifada’nın ilk bir ayında tamamen barışçıl eylemler yapılırken aralıksız olarak çok ağır bir polis şiddeti gerçekleşiyor, beş yıllık İntifada süreci de çok büyük ölçüde barışçıl eylemler üzerinden ilerliyordu.[6]

İntifada sürecinde yaşanan bir diğer önemli gelişme ise yine Filistin tarafının oyalanmasıyla geçen barış görüşmeleriydi. 2002 yılında ABD arabuluculuğunda barış görüşmeleri bir kez daha başlamış ve bir Yol Haritası açıklanmış olsa da İsrail’de görevde olan Şaron hükümeti 2002’de Batı Şeria’yı duvarlarla çevirerek izole ediyor, 2003 itibariyle ise barış görüşmelerini fiilen kilitliyordu. Hatta 2003 yılında FY İsrail’e “İntifada öncesi sınırlara çekilinmesi karşılığında saldırıların durdurulması” önerisini yapıyor, ancak geri çevriliyordu. İsrail’in hem Filistin’in tamamını kontrol edip hem de bir Yahudi devleti olarak kalmasının olanaksız olduğunu gören Şaron hükümeti 2004 yılında yalnızca 8 bin kadar yerleşimcinin bulunduğu Gazze’yi tamamen boşaltacağını açıklayacak, 2005’te Gazze’den çekilme sürecini tamamlayacaktı. Böylece 2 milyona yakın Filistinli demografik denklemin dışına itilirken Gazze ablukaya alınarak açık hava hapishanesine çevriliyor, Batı Şeria artan sayıda yerleşimcinin buralara iskan edilmesiyle daha fazla kuşatılıyordu.[5][6]

Gazze’de büyük kuşatma: Filistin nasıl bölündü?

2006 itibariyle yaşanan gelişmeler ise bölgedeki sorunların kaynağının İsrail Siyonizminin doymak bilmeyen yayılma hırsı olduğunu ortaya koyuyor, Filistin’deki bölünmeyi derinleştirip kalıcılaştırıyordu. Ocak 2006’da Filistin’de yapılan seçimlerde İsrail, AB ve ABD’nin terör örgütü listesindeki Hamas’ın galip gelerek 122 üyeli Filistin parlamentosunda 77 sandalye kazanması İsrail ve Batılı emperyalistleri kızdırdı. Batılı ülkeler Hamas’ın seçim zaferini tanımayarak Filistin’e yönelik mali yardımları askıya alıyor, memur maaşlarını ödeyemez hale gelen FY Arap Birliği’nin desteğiyle ayakta durur hale geliyordu. Haziran 2007’de el-Fetih Batılı ülkelerin de teşvikiyle Gazze’deki Hamas hakimiyetini sonlandırmak için Hamas güçlerinin üzerine yürüyecek, iki örgüt arasındaki çatışmalardan galip çıkan Hamas Gazze’deki hakimiyetini pekiştirecekti. 2007’deki çatışmaların ardından FY’nin Filistin’in bütünü üzerindeki egemenliği fiilen sona erdi, Filistin ülkesi dört yanındaki Siyonist yerleşimler ve İsrail işgal güçleri dışında bir de Gazze ve Batı Şeria diye ikiye bölündü. 2007’den bu yana batıda Mısır sınırındaki Gazze’de Hamas, doğuda Ürdün sınırındaki Batı Şeria’da ise el-Fetih iktidarda. Gazze’de fiilen varolmayan Mahmud Abbas liderliğindeki FY, uluslararası platformlarda resmen Filistin’in meşru otoritesi olarak kabul görmeye devam ediyor.[7]

Bu sürecin başlarında, 2006 yazında Lübnan’a da saldıran ve ülkenin güneyini yeniden işgal etmeye kalkışan İsrail Lübnanlı direnişçiler tarafından püskürtülecek, Hizbullah’ın öne çıktığı direniş esnasında Lübnan Komünist Partisi üyeleri de cephede aktif olarak savaşacaktı.[8] Devamında İsrail farklı bahanelerle 2008-2009, 2012 ve 2014’te Gazze’ye saldırılar düzenlemeye devam etti.[7][9] Bu saldırılardan her biri Gazzeliler için yıkım anlamına gelirken Hamas ise varlığını ve Gazze’deki hakimiyetini sürdürebildiği ölçüde bunlardan güç ve prestijini artırarak çıkmış oldu.

Gazze’ye yönelik İsrail ablukası, 2010 yılında Türkiye’nin başlıca siyasi gündemlerinden biri haline gelecekti. İHH’nin Gazze’ye gönderdiği insani yardım malzemeleri taşıyan Mavi Marmara gemisi açık denizde İsrail Deniz Kuvvetleri’nce basılarak gemide katliam yapılacak, olayın ardından dönemin başbakanı “van minit” vakasına uygun olarak İsrail’e efelenecekti. O zamanlar Hocaefendi olan Pennsylvania’daki malum kişi “İsrail’in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır”[10] diyerek İsrail lehine İHH’yi eleştirdiğinde kendisine “Otorite bizsek biz biz zaten izin verdik” diyen başbakan yanıt verecek, 2016 yılında konu tekrar gündeme geldiğinde Cumhurbaşkanlığı makamında bulunmakta olan aynı kişi, Mavi Marmaracıları “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir yardım götürmek için günün Başbakanı’na mı sordunuz?” diyerek paylayacaktı.[11]

***

Son birkaç yıla dair daha pek çok ayrıntı aktarmak mümkün: 2017’de dönemin ABD Başkanı Trump’ın uluslararası hukuka aykırı olarak Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyarak[12] bu ülkedeki büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyarak Siyonistlerin bir zorbalığını daha meşrulaştırması…

2021’de İsrail’in Doğu Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesine yerleşimci yerleştirmeye başlayarak Filistinlileri Kudüs’ten tamamen atma yolunda ilerlemeye çalışması…[13]

Fanatik Siyonistlerin İsrail polisinin attığı gaz fişekleriyle Mescid-i Aksa’dan alevlerin yükselmesini dans ederek kutlaması…[14]

Emperyalist propaganda makinasının görmezden geldiği ya da meşrulaştırmaya kalkıştığı pek çok başka haydutluk…

Ve uluslararası hukuk Filistin’in egemenlik hakkını öngördüğü, devletlerarası ilişkilerde yetkili kurum olan BM de sayısız kararıyla Filistin’in haklıılığını tescil ettiği halde bu kararları uygulatacak caydırıcı bir gücün yokluğunda Siyonist projenin kural tanımazca sürdürülmesi…

Bugünkü haliyle İsrail bölgemizde emperyalizmin operasyon merkezi olarak işlev gören dinci ve şoven bir sömürgeleştirme projesi. Dolayısıyla kimi sosyal medya fenomenlerinin açık giyinen kadınlar ve festival görüntülerine bakarak İsrail’i “Ortadoğunun tek/en seküler ülkesi” olarak yansıtmaları gerçeklikle bağdaşmıyor. Sömürgeci ve militarist bir proje olarak Siyonizme karşı direnişin meşruiyetini savunmak, hak ya da tercih olmanın ötesinde zorunluluk.

Sol Hamas’ı mı destekliyor?

Emperyalist projeler esas olarak para ve silah gücüne dayansalar da salt bunlarla sürdürülemezler. İdeolojiyle tahkim edilmeleri gerekir. İdeolojik saldırının önemli ayaklarından biri de belleksizleştirme.

Bu yazı dizisinde Siyonizm aşıklarının varsaydığının aksine savaşın 7 Ekim 2023 gecesi başlamadığını, ağır bir tarihsel arka planı olduğunu anlatmaya çalıştık. Ve Siyonizmin sıradan bir işgal hareketinden öte dinci, şoven ve etnik temizlik hedefli bir kolonizasyon projesi olduğunu…

Filistin’in tarihinin katliamlar ve zorbalığın yanında onurlu bir halk direnişinin de tarihi olduğunu…

Son yıllarda güç dengesi çok farklı olsa da sosyalistlerin bugün de dahil direnişin her zaman parçası olduğunu…

7 Ekim sonrası tartışmalarda Türkiye soluna yöneltilen “Hamas destekçiliği” yaftası da bu bağlamda anlamını yitiriyor. Sol Filistin meselesini kendi tarihsel ve siyasal perspektifiyle kavrayacak, Hamas dahil meselenin tüm unsurlarını kendi perspektifine göre ele alacak birikime sahip. Bu birikim, emperyalist-kapitalist düzene ait mekanizmaların gücünü hafife almamayı öğrettiği gibi onun sınırlarını da kavrayabilmemizi sağlıyor.

Kapitalist düzen, hiçbir zaman ve mekanda hayatın gerçekliğinin yarattığı çelişkilerin tümünü sonsuza ve son noktasına kadar soğurma kapasitesine sahip değil. Bu kapasite farklı zaman ve mekanlarda artabilir ya da azalabilir. 100 yıldır aralıksız süren ve son 75 yıldır şiddetlenen bir kolonizasyon projesine maruz bırakılmış olan Filistin bağlamında bu kapasitenin çok daha düşük olduğu aşikar.

Kasıtlı olarak tartışmanın odağına çekilmeye çalışılan Hamas’ın konumu da bu bağlamda berraklaşıyor: 2011’de dönemin ABD Temsilciler Meclisi üyesi Ron Paul’ün hatırlattığı gibi İsrail’in desteğiyle kurulup güçlenen; üstelik Filistin direnişinin Arap dünyasındaki başlıca destekçisi Suriye Arap Cumhuriyeti’ni bu ülkeye yönelik emperyalist çullanma başlar başlamaz satacak, kendisine sahip çıkan Suriye’yi apar topar terk ederek bu ülkede İsrail ve ABD ile yan yana düşmekte beis görmeyecek kadar da işbirliğine açık bir örgüt olması[15] Ortadoğu’nun gerçekliğinde farklı bağlamlara oturabilmesine engel olmuyor. Filistin halkının yok olmak dışındaki tek seçeneğinin bir bütün olarak direnmek olması, Gazze’deki hakimiyetini koruyup Filistin genelinde etkisini artırmayı hedefleyen Hamas’ın da Siyonist projeye karşı ortak mücadele bağlamına oturmasını getirebiliyor.

Gazze’de konuşlu 14 örgütü ortak operasyon merkezi buluşturan, direnişin devrimci unsuru olan Marksist-Leninist FHKC’ye “kan ve silah yoldaşlığı” vurgusu yaptıran işte bu bağlamdır.[16]

İsrail sağının tarihsel lideri Ze’ev Jabotinsky’nin geliştirdiği “Demir Duvar” stratejisi, Filistinlilerin kaybetmeye mahkum oldukları bir direnişe, yani bir demir duvara kafa atmaya zorlanarak ezilmesi ve devamında pek çok haklarından feragat edecekleri tavizkar bir uzlaşmaya razı edilmesine dayanıyor. Demir Duvar’ın özel olarak İsrail sağının çizgisi olarak görülse de Avi Şlaim bu görüşe katılmıyor. 1980’lerden itibaren anaakım Siyonist anlatıyı sarsan araştırmaların altına imza atan Yeni Tarihçiler grubundan Şlaim ise Demir Duvar’ı salt sağın değil, sağı ve soluyla İsrail anaakım siyasetinin konsensüsü olduğu görüşünde.[5]

1948’den bu yana yaşanan süreç Şlaim’i doğruluyor. FKÖ örneğinde Jabotinsky’yi de…

Filistin direnişinin Demir Duvar’ı yıkıp geçmek dışında seçeneği yok. Filistin solunun mücadelesi bu önceliğe göre şekilleniyor. Ortadoğu’ya Türkiye devriminin çıkarları ekseninde yaklaşan Türkiye solununki de…

NOTLAR:

[1] Ilan Pappe. 2013. A History of Modern Palestine. Cambridge: Cambridge University Press, xviii, 229, 275.

[2] https://www.youtube.com/watch?v=27esxkQtfTc

[3] Joel Beinin, Lisa Hajjar. 2014. “Palestine, Israel and the Arab-Israeli Conflict: A Primer,” Middle East Research and Information Project (MERIP), 8-9. Kaynak: https://merip.org/palestine-israel-primer/

[4] Pappe. A History of Modern Palestine. xviii, 239; Beinin, Hajjar. “A Primer,” 8-9.

[5] Douglas Gerrard, “Avi Şlaim ile Röportaj: İsrail’in Demir Duvar’ı Neredeyse Yüzyıl Sonra Hala Ayakta,” çev. Zozan Baran, Devrim, sayı: 10, Ekim 2020. Kaynak: https://dsosyal.com/devrim/sayi-10/avi-slaim-ile-roportaj-israilin-demir-duvari-neredeyse-yuzyil-sonra-hala-ayakta/

[6] Pappe. A History of Modern Palestine. 276-278; Beinin, Hajjar. “A Primer,” 11-14; https://www.aljazeera.com/news/2020/9/28/palestinian-intifada-20-years-later-israeli-occupation-continues

[7] Beinin, Hajjar. “A Primer,” 15.

[8] https://haber.sol.org.tr/dunya/2006-lubnan-savasinin-10-yili-israile-karsi-zaferin-baslangici-161734

https://sendika.org/2006/11/savas-ertesinde-lubnan-komunist-partisi-dis-iliskiler-sorumlusu-ahmad-saade-ile-soylesi-didem-sahin-9761

[9] https://www.bbc.com/news/world-middle-east-28439404

[10] https://www.ntv.com.tr/dunya/fethullah-gulen-israilden-izin-almaliydilar,kIC_HTknIEavwlzh-VOxdg

[11] https://www.odatv4.com/guncel/erdogan-fethullah-gulenle-nerede-bulustu-96607

[12] https://www.nytimes.com/2017/12/06/world/middleeast/trump-jerusalem-israel-capital.html

[13] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-57260155

[14] https://www.youtube.com/watch?v=mX0rjzkbjQo

[15] https://www.hurriyet.com.tr/avrupa/hamas-suriye-ye-terk-etti-1126969

[16] https://twitter.com/JurnalTr/status/1710664392042303757

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
259AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin