yazılariktibasAmerika’nın gerilemesine dair İspanya’dan dersler - R. Taggart Murphy
diğer yazılar:

Amerika’nın gerilemesine dair İspanya’dan dersler – R. Taggart Murphy

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıcompactmag.com
alıntı yapılan kaynakemrekose.substack.com
Image for article: Spain’s Lessons for American Decline
ILLUSTRATION: ANTONIO DE PEREDA / WIKIMEDIA COMMONS

İspanya ilk küresel süper güçtü. Elbette başka büyük güçler de vardı —Roma, Tang ve Ming hanedanlarının Çin’i, geniş Moğol egemenlikleri— ancak hiçbiri, İspanyol İmparatorluğu’nun zirvede olduğu dönemdeki gibi okyanuslara ve kıtalara yayılmamıştı. V. Charles, 16. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın geniş bölgelerinde hüküm sürmüştü; oğlu II. Philip ise Batı Yarımküre’nin çoğunun yanı sıra Asya’nın da büyük bir bölümünü kontrol ediyordu (Filipinler’e onun adı verilmişti). İspanya İmparatorluğu’nun azami toprak genişliği ancak 19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu, 20. yüzyılda ise 750 denizaşırı üssü ve küresel ittifaklar şebekesiyle gayrı resmi Amerikan imparatorluğu tarafından aşılabilecekti.

Ama sonra İspanya her şeyi mahvetti. John A. Crow’un klasik çalışması Spain: The Root and the Flower’da yazdığı gibi, 17. yüzyılın ortalarında, IV. Philip’in krizlerle dolu yönetimi altında, İber krallığı “Avrupa’nın geri kalanı tarafından geride bırakılmıştı”. Britanya’nın yükselen deniz gücü, 1588’de Armada’nın yenilgiye uğratılmasıyla İspanyol deniz gücüne erken ve sakatlayıcı bir darbe indirmişti. Üç yüzyıldan biraz daha uzun bir süre sonra ABD, Küba, Porto Riko, Filipinler ve Guam’daki son kolonilerinin kontrolünü ele geçirerek İspanya’nın denizaşırı imparatorluğunu fiilen sona erdirecekti. Bu iki felaket arasında uzunca ve yavaş bir gerileme dönemi yaşandı.

Amerikan küresel hegemonyasının çökeceğini öngörenler ders almak için genelde Roma’ya ya da Sovyetler Birliği’ne yöneliyorlar, ancak Amerika ve İspanya arasındaki paralellikler çarpıcı. Her iki ülke de kuruluş dönemlerinde, imparatorluk öncesi dönemlerde, değişen sınırlar boyunca toprak genişlemesi süreçleriyle —Güney İspanya’nın Mağribilerden geri alınması ve Amerikan Batısının fethi— tanımlanmıştı. Her iki durumda da sınırın kapanması —İspanya’nın 1492’de Ferdinand ve Isabella tarafından Granada’nın ele geçirilmesiyle, Amerika’nın ise bilindik bir biçimde 1893’te tarihçi Frederick Jackson Turner tarafından işaretlenmesiyle- süper güç statüsünü beraberinde getirecek denizaşırı toprak genişlemesinin ilk aşamasına denk gelmişti. Kolomb, Granada’nın düştüğü yıl Karayipler’e ulaşmıştı; Amerika’nın Küba, Porto Riko ve Filipinler’i ele geçirmesi ise Kongre’nin Hawaii’nin ilhakını onayladığı yıl olan 1898’de gerçekleşmişti.

Fakat en açıklayıcı paralellikler farklı bir genişleme dinamiğiyle, parayla alakalı. Her iki ülkenin başına gelen diğer pek çok şeyin anahtarı, sınırsız zenginlik gibi görünen ama aslında her yerde arzulanan ve kabul gören evrensel bir değişim aracının sınırsız miktarlarına erişimdi. 16. yüzyılın sonlarında İspanyol eliti, Peru ve Meksika madenlerinden İspanya’ya akan altın ve gümüşle istediği her şeyi istediği her yerden satın alabiliyordu. Bugün Amerikan yönetici sınıfı da aynı şeyi istediği zaman yarattığı ve Fed’in bilgisayarlarının hafıza bankalarına yatırdığı Amerikan dolarlarıyla yapabiliyor. Midas benzeri bu güç, her iki ülkedeki elitlerin parayı satın alabileceği şeylerle karıştırmasına neden oldu ve finansallaşmaya, siyasi açıdan tehlikeli eşitsizlik düzeylerine ve servetin, dünyayı sırasıyla İber Katolikliği ve Amerikan demokrasisi imajında yeniden şekillendirmeyi amaçlayan sonsuz savaşlarda israf edilmesine yol açtı.

İktisatçı Michael Hudson, 2015 yılında yayımlanan Killing the Host (Ev Sahibini Öldürmek) adlı kitabında bu benzerliği detaylı bir şekilde ele alıyor:

“Büyük altın ve gümüş kaynaklarına rağmen İspanya, Avrupa’nın en borçlu ülkesi haline geldi ve vergi yükü tamamen en az varlıklı kesime kaydırılarak iç pazarın büyümesi engellendi. Ancak bugünün neoliberal lobicileri, finans ve gayrimenkulün vergilendirilmemesi, vergi yükünün emek ve tüketicilere kaydırılması, kamu altyapısı ve sosyal harcamaların kısılması ve rantçı yöneticilerin hükümetin başına getirilmesi için benzer bir vergi kayırmacılığını teşvik ediyor. İspanya ve diğer post-feodal ekonomilerden temel farkı, feodal toprak ağalarına ödenen kiranın yerini finans sektörüne ödenen faizin almış olmasıdır.”

ABD’nin itibari para biriminin zamanımızın spekülasyonu haline geldiği süreç, İspanya’nın Aztek ve İnka imparatorluklarını yağmalamasından daha karmaşıktı. Fakat bu hikâye anlatılmaya değer, zira doların hegemonyası, Amerika’nın dünyanın önde gelen iktisadi ve askeri gücü olarak konumunun basit bir doğal sonucundan daha fazlası. Aralarında kötü tasarlanmış bir vergi tedbiri ve popüler bir başkana yönelik suikast girişiminin de bulunduğu bir dizi kaza olmasaydı ve aralarında seçkin bir Alman-Yahudi banker, ABD yaptırımlarından kaçınmak isteyen Araplar ve Japon sigorta şirketlerindeki portföy yöneticilerinin de bulunduğu bazı Amerikalı olmayanlar tarafından kendi nedenleriyle alınan tedbirler olmasaydı, bu gerçekleşmeyebilirdi.

Dolar hegemonyasının kökenleri Amerika’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan gezegenin başlıca alacaklısı ve en büyük ekonomik gücü olarak çıkmasına dayanıyor. Fakat doların küresel finansta merkezi bir rol oynaması için 1944 Bretton Woods Konferansı gerekti. Bretton Woods, müttefik güçlerin savaş sonrası dünya için resmi bir parasal düzen inşa etmek üzere toplandıkları New Hampshire’daki bir tatil beldesi. Bu düzenin mimarları Harry Dexter White ve John Maynard Keynes, Washington’un, başka hiçbir devletin —özellikle de Londra’dakinin— artık bunu yapabilecek güce sahip olmadığı bir dönemde küresel parasal meseleleri yönetmeyi reddettiği iki savaş arası yıllardaki parasal kaosa geri dönülmesini engellemeye çalıştılar.

1945-1971 yılları arasında hüküm süren parasal rejimin kısaltması haline gelen Bretton Woods, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından gelen otuz yıllık refah için vazgeçilmezdi. Ancak bu düzenleme, ABD’nin 1960’ların sonlarında başlayan ticaret açıkları ve bunların aksine Japonya ve Batı Almanya’nın ticaret fazlalarına dayanamayacak kadar katı oldu (Keynes, Bretton Woods sistemine ülkelerin ticaret fazlalarını azaltmak için adım atmalarını gerektirecek bir mekanizma eklemeye çalışmıştı; fakat bu, ABD’nin ticaret açığı verebileceği ya da vereceği günü öngöremeyen Amerikalı delegeler tarafından reddedildi). Richard Nixon’ın Washington’un yabancı merkez bankaları tarafından sunulan dolarlar karşılığında altın takas etme yükümlülüğünü tek taraflı olarak reddetmesinin ardından Amerikan para birimi açısından zor geçen on yıla rağmen, Amerika’nın dış hesaplarında yapısal açıkların ortaya çıkması —hem o zamanki beklentilerin hem de geleneksel teorinin aksine— doları yok etmedi. Bunun yerine, öngörülemeyen bir dizi hadise, doların küresel finansın merkezindeki yerini sağlamlaştırmış oldu.

Hikâye 1963 yılında, Kennedy yönetiminin borç almak için New York’a giden yabancı şirket ve hükümetlerin faiz ödemelerini vergilendirmek istemesiyle başlıyor. Hitler Almanya’sından kaçarak Britanya’nın önde gelen özel bankasını kuran Siegmund Warburg, Londra’da Amerikalı olmayanlardan Amerikan bankaları yerine İngiliz ve Avrupalı bankalar tarafından yönetilen ve Britanya yasaları ve düzenleyici gözetim tarafından yönetilen işlemler yoluyla dolar toplayarak verginin aşılabileceğini gösterdi. Washington, bu duruma öfkeyle tepki gösterdi ama uzun vadede ortaya çıkan netice, dünyanın o güne kadar gördüğü en büyük offshore finans piyasası olan ve doların dünyanın para birimi olmasında vazgeçilmez bir rol oynayan avro-dolar ve avro-tahvil piyasası oldu. Bir başka sonuç da Londra’nın dünyanın finans başkenti statüsünü yeniden kazanarak New York’u ikincil konuma düşürmesi oldu.

Bu düzenleme, 1974’te örneğin bir Arap petrol şirketi iseniz, müşterilerinize petrolünüz için Londra’daki bankalardaki Arap hesaplarına dolar yatırarak ödeme yapmaları talimatını vermeniz anlamına geliyordu; burada dolarlar, mesela İsrail ile savaşa girdikleri için Arap ülkelerine yaptırım uygulamak isteyen Amerikalı düzenleyicilerin ulaşamayacağı bir yerdeydi (Suudiler kısa bir süre için müşterilerine dolar dışında bir para birimiyle fatura kesmeyi düşündüler ama kısa süre içinde başka hiçbir para biriminin müşterilerinin petrol ithalat faturalarını ödemelerine yetecek kadar ellerine geçmesine izin verecek miktarda dolaşımda olmadığını fark ettiler). Dolayısıyla Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler, Arap petrol ihracatçılarının taleplerini karşılamak için ihtiyaç duydukları doları borç almak üzere Londra’ya gittiler. Amerika’nın ticaret açıkları ve denizaşırı askeri harcamaları, Amerika dışında dolaşan ve giderek büyüyen dolar havuzunu beslemiş olabilir, fakat avro-dolar ve avro-tahvil piyasalarının altyapısı, bu bağımlılığın yerleşmeye başlamasına yardımcı oldu. Eğer çoğu şirket yabancı müşterilerine dolar üzerinden fatura kesiyor ve sınır ötesi yükümlülüklerini ödemek için dolar kullanıyorsa, sizinkiler de muhtemelen bunu yapar.

Suudi Arabistan ve diğer OPEC ülkeleri, müşterilerine dolar üzerinden fatura kesmekten başka çareleri olmadığı sonucuna isteksizce varmış olsalar bile, doların üstünlüğünü pekiştirecek olan patika bağımlılığı 1970’lerin ortalarında henüz tam olarak yerleşmemişti. Esasında 1970’ler, Amerikan para birimi açısından kötü bir dönemdi: Bu on yıl içinde alım gücünün neredeyse üçte ikisini kaybetti ve pek çok insan alternatif arayışına girdi. 1978’de döviz piyasalarında doların değerinin düşmesine neden olan da bu çaresizlikti.

Ertesi yıl, bu kriz ve onun yakın nedeni olan yükselen enflasyon tarafından köşeye sıkıştırılan Başkan Jimmy Carter, William Miller’ın yerine Paul Volcker’ın Fed’in başına getirilmesini sağladı. Carter Volcker’ın kim olduğunu çok az biliyordu —o sırada New York Fed Başkanı olarak görev yapıyordu— ancak başkana Volcker’ın döviz ve tahvil piyasalarını sakinleştirebilecek ve doların olası çöküşünü durdurabilecek birkaç kişiden biri olduğu söylenmişti. Volcker bunu yapmaya devam etti. Faiz oranlarını, tüccarların yeniden dolar enstrümanları satın alacağı noktaya kadar yükseltti. Bunun siyasi bedeli, İran’daki olaylarla birlikte Carter’ın yeniden seçilme şansını yok eden sert bir resesyon oldu.

Carter’ın halefi Ronald Reagan, ABD tarihindeki en büyük barış dönemi hükümet açıklarına başkanlık etmeye devam etti. Bunları vergileri azaltmanın gelirleri artıracağı düşüncesiyle gerekçelendirdi, ancak öncülük ettiği patlama, baş arz taraftarı Arthur Laffer’in kötü şöhretli eğrisinin geçerliliğini değil, Keynes’in can çekişen ekonomiyi canlandırmanın en kesin yolunun, açığın finanse edilebilmesi koşuluyla büyük bir devlet açığı olduğu yönündeki görüşünün doğruluğunu gösterdi. Bu türden açığın finanse edilebileceği 1981 yılında hiçbir şekilde net değildi. O zamanlar Temsilciler Meclisi Başkanı olan ve o yılın nisan ayındaki suikast teşebbüsünün ardından daha da popüler hale gelen popüler bir başkanın önünde duramayacağını anlayan bilinçli bir politikacı olan Tip O’Neill, tahvil piyasaları çöktüğünde Cumhuriyetçilerin şapkalarını alıp geri dönmek zorunda kalacaklarını düşünerek Reagan’ın vergi indirimlerinin Kongre’den geçmesine izin verdi. Bunun yerine Japonlar, kendi gerekçeleriyle, Reagan açıklarını finanse etmek adına çıkarılan tahvil selini yutarak, Amerikalıların cebine para koyarak ABD ekonomisini canlandırdılar ve bu parayı derhal Japon ithalatına harcayarak doların küresel para olarak rolünü daha da sağlamlaştırdılar.

Doların üstünlüğüne giden yolda başka pürüzler de vardı; bunlar arasında, yüksek faiz oranları ve ABD Hazinesinin doymak bilmez nakit taleplerinin birleşiminin kaçınılmaz ürünü olan süper güçlü doların Amerikan sanayisinin büyük bir bölümünü tahrip etmesi de vardı; 1985’te doları düşürmek adına yapılan başarısız girişim (döviz kuru düştü ama bu, ticaret açığını azaltmak adına hiçbir şey yapmadı, piyasalar bunu sindirdiğinde, —ve 1980’lerin sonu ve 90’ların başındaki ABD-Japonya ticaret savaşları, ABD içinde ve dışında doların serbest dolaşımına yönelik zımni tehditleriyle— 1987 borsa çöküşünü yaşadık). Ancak 1995 yılına gelindiğinde Hazine Bakanı Robert Rubin, peso krizinin ardından Cumhuriyetçi Parti’nin, Uluslararası Para Fonu’nun Meksika’yı kurtarmak için ihtiyaç duyduğu parayı vermeyerek Clinton yönetimini utandırmaya yönelik girişimlerini atlatmanın bir yolunu bulduğunda, doların küresel finanstaki merkezi konumu tamamen sağlamlaştı (Amerika, piyasaların kendi arka bahçesi olarak gördüğü bir ülkeyi kurtarmak istemeseydi ya da bunu yapamasaydı, bu gerçekleşmeyebilirdi).

Bugün pek çok insan dolar hegemonyasının sonunun yaklaştığını öngörüyor. Bu felaket tellalları Çin’in yükselişine, Washington’un Rusya ve İran gibi ülkelere karşı uyguladığı yaptırımlarla doları silaha dönüştürme çabalarına ve ABD hükümetinin sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğini düşündüren periyodik borç limiti maskaralıklarına işaret ediyor. Fakat bu satırların yazıldığı sırada döviz de tahvil piyasaları da doların sarsılacağına dair en ufak bir ipucu vermiyordu. Bugün bir dolar 147 Japon yeninden daha pahalı, Ağustos 1998’den bu yana olduğundan daha pahalı, bir avro 1,07 dolara mal oluyor, oysa 2008’de küresel mali krizin başlamasından hemen önce 1,60 dolardı, bugün bir dolar 7,32 Çin yuanına mal oluyor, ki bu da kabaca 2008’de alabileceğiniz miktara denk geliyor.

Bu büyük şemada hakikaten de başka hiçbir para birimi önemli değil; kimse İsviçre frangı ya da Avustralya dolarının Amerikan dolarının önde gelen takas ve rezerv para birimi olma rolünü tahtından indireceğinden bahsetmiyor. Tahvil piyasasına gelince, Fed, paniğe benzer bir şey yaratmadan faiz oranlarını artırma hilesini başarmış görünüyor: Bir yıllık Hazine tahvili bugün 2008’deki getiri oranına (yüzde 5,40) yakın bir getiri sağlıyor. Yayımlanan son rakamlar, dolar cinsinden menkul kıymetlerin küresel raporlanmış döviz rezervlerinin yüzde 58’ini oluşturduğunu gösteriyor. Avro, yen, sterlin ve yuan için bu rakamlar sırasıyla yüzde 21, yüzde 6, yüzde 5 ve yüzde 3. Eğer Amerikan doları tahvil piyasası çöküyor olsaydı, bu rakamlar epey farklı olurdu.

Son birkaç on yıldır, dolar hegemonyası ABD’yi İspanya’nın Aztek ve İnka imparatorluklarını fethettikten sonra sahip olduğu konuma getirdi. Eski çağların Habsburg hükümdarları gibi, Amerikan ekonomisini yönetenler de Fransız iktisatçı ve Charles de Gaulle’ün danışmanı Jacques Rueff’un deyimiyle “gözyaşı dökmeden açık” verebiliyorlar. Ancak İspanyol tarihi bir yol gösterici ise, Rueff gözyaşının olmadığı konusunda tamamen haklı değildi. Ne yazık ki, tüm bu para sizi daha az iyi konumdaki ülkelerin düşünmekten çekineceği şeyleri yapmaya teşvik eder, zira bunu —yani, bitmek bilmeyen savaşlar yürütmeyi— karşılayamazlar. İspanya örneği, seçkinleri kendilerini Tanrı tarafından inancını dünyaya yaymak üzere seçildiklerine ya da dilimize uyarlarsak, tarih tarafından dünyanın sonunu getirmek üzere görevlendirilmiş “vazgeçilmez ulus” olduklarına inandıran ülkeleri sahiden de gözyaşlarının beklediğini gösteriyor.

Michael Lind bir keresinde “Cari açıklarını finanse edemeyen ülkeler savaşamazlar,” diye yazmıştı. Başka bir deyişle, orduları sahaya sürmek ve donatmak için para bulamazsanız, askeri angajman kapasitenizin de kısıtlandığını görürsünüz. Konfederasyonun İç Savaşı Virginia’daki savaş meydanlarında olduğu kadar Londra’nın banka katlarında da kaybettiğine dair atasözünü bir düşünün. Günün sonunda, başka bir deyişle, Konfederasyonlar savaşmaya devam etmek için ihtiyaç duydukları parayı borç alamadılar. Ancak Lind’in sözlerinin bir de ters tarafı var. Görünüşe göre “gözyaşı dökmeden açık vermek”, ülkeleri —ya da en azından bu ülkelerin yönetici sınıflarını— evrensel kurtuluşun aracı oldukları hayaliyle küresel emperyal projelere teşvik ediyor.

Spain: The Root and the Flower adlı kitabında Crow, V. Charles’ın “Avrupa ve Amerika’nın dört bir yanında savaşlara girdiğinde hayatına yön veren amacın Protestanların üstesinden gelmek ve muazzam bir Katolik imparatorluk kurmak olduğunu” gözlemliyor. Bu maksat günümüz okurlarına tanıdık gelecektir. John F. Kennedy’nin “özgürlüğün hayatta kalmasını ve başarısını sağlamak için her türlü bedeli ödeme, her türlü külfete katlanma” çağrısından George W. Bush’un danışmanları David Frum ve Richard Perle’nin aynı adlı kitapta “kötülüğe son verme” çağrısına ve Başkan Biden’ın Washington’un Ukrayna’daki vekalet savaşlarını “bugün, yarın ve sonsuza dek özgürlüğün bekçiliğini yapma” meselesi olarak tasvir etmesine kadar, Amerika’nın küresel imparatorluğunun başında bulunanlar benzer şekilde görkemli vizyonlarla hareket ettiler. Sahiden de bir yandan II., III. ve IV. Philip’in İspanya’sı ile diğer yandan JFK’den Biden’a kadar ABD arasındaki rezonansları aramaya başladığınızda, bunları her yerde fark etmeye başlarsınız ve bunlar retorik uçuşlarla sınırlı değil.

Lyndon Johnson ve Richard Nixon’ın, kendilerinden önceki II. Philip gibi, üçüncü sınıf güçlere karşı büyük donanmalar konuşlandırdıklarını ve kıçlarına tekmeyi yediklerini gördünüz. Gerçek zenginliğin temelinin —endüstriyel kapasite— İspanya ve ABD’den vekillerine ve rakiplerine aktarıldığını da gördünüz: ilk örnekte Alçak Ülkeler ve Britanya; ikincisinde Japonya, Güney Kore ve Çin var. Crow’un Habsburg İspanya’sında sözünü ettiği “zenginliğin yabancı kasalara akıtılması” hadisesinin, George W. Bush yönetiminin Irak’ın işgali için yaptığı harcamalarda bir kez daha gerçekleştiğini gördünüz; bu harcamalar, Çin ve Japonya’nın ABD Hazine tahvillerini satın almalarındaki artışa aşağı yukarı eşit (Bu menkul kıymetleri satın alacak dolarları Amerika ile ticaret ve cari hesap fazlası vererek kazandılar).

Paralellikler maddi alt tabakadan kültürel ve ideolojik alana kadar uzanıyor. Protestan Reformu, 16. yüzyılda İspanyol elitleri arasında, Sovyet komünizminin yükselişinin dört yüzyıl sonra Amerikalı meslektaşları arasında yarattığı histeri ve öfkenin aynısını yarattı. Bu şaşırtıcı değil, zira Protestan mezhepleri ve Marksizm kapsayıcı inançlar içindeki sapkın mezhepler ve iç savaşlar, özellikle de dini iç savaşlar, en acımasız olma eğilimindedir. Başka bir deyişle ne Protestanlar ne de Marksistler içinden çıktıkları yerleşik inançların temel ilkelerine meydan okudular: Onlar sadece daha iyi tebliğciler olacak, Hıristiyanlığı arındıracak ya da duruma göre, aklın emirleri doğrultusunda yönetilen bir topluma dair Aydınlanma vizyonunu gerçekleştirmek için “bilimsel” araçları kullanacaklardı. Bununla birlikte, mevcut kurumları —rahiplik ve kutsal ayinler; kapitalist pazarlar ve burjuva demokrasisi— reforme etme ya da değiştirme niyeti şiddetli bir tepkiye yol açtı.

Crow, İspanya’nın Karşı-Reform’un sahil noktası haline geldiği dönemi şöyle yazmıştı: “İspanyol ve Katolik olan her şey iyiydi; İspanyol ve Katolik olmayan her şey kötüydü.” Özgürlük, hoşgörü ve ilerleme gibi Aydınlanma erdemlerinin vücut bulmuş hali olan ABD’nin, Moskova’da tarihin baş aktörü unvanına rakip bir iddia sahibinin ortaya çıkmasına nasıl tepki verdiği hatırlatılıyor. 1950’lerin Amerika’sında kendini Komünist olarak tanımlayan biri, 1590’ların İspanya’sındaki bir Protestandan daha az korkunç —her ne kadar Julius ve Ethel Rosenberg vakalarında olduğu gibi elektrikli sandalye bazen kazık yerine kullanılsa da— akıbetlerle karşı karşıyaydı. Ve etkileri de benzerdi. Crow’un da belirttiği gibi, “İspanya’da hiçbir zaman tek bir Protestan Kilisesi ortaya çıkmadı,” ve ABD, Batı Avrupa demokrasilerinin aksine, hiçbir zaman iktidar kollarını ele geçirmeye yaklaşan bir sol siyasi partiye sahip olmadı (Elbette bu paralelliklerin sınırları var. Diğer şeylerin yanı sıra, liberal kapitalizme rakip bir ideoloji olarak Marksizm çökerken, pek çok Protestan mezhebi İspanya’nın Katolik dinini yerleştirme hedefinde başarılı olduğu topraklarda Roma’nın hakimiyetini kemiriyor).

Sovyet komünizminin çöküşü, Amerikan elitinin dış maceralarını, İspanya’nın Otuz Yıl Savaşları’ndaki rolünü meşrulaştırma biçimini anımsatan bir şekilde, kötülüğü ve sapkınlığı ortadan kaldırmaya dönük haçlı seferleri olarak göstermeye devam etmesini engellemedi. Silah üreticileri, Pentagon görevlileri, düşünce kuruluşu sakinleri, casuslar ve bunların The Atlantic ve The Washington Post gibi organlardaki basın sözcülerinden oluşan devasa, şişirilmiş bir savunma teşkilatı, daha fazla kan ve hazine harcaması için durmaksızın davul çalarak varlığını sürdürmek adına bu savaşlara ihtiyaç duyuyor, ancak bunu kabul edemiyor. Dolayısıyla Vladimir Putin gibi sıradan diktatörler, milyonlarca Amerikalıyı —tıpkı yirmi yıl önce Orta Doğu’daki hoşnutsuz gençlerin ve Hindikuş’taki çağdışı cinsiyet ilişkileri kavramlarına sahip kabile yaşlılarının “sonlarını” getirmek için hiçbir bedelin çok büyük olmadığı imasıyla “şeytan” olarak yaftalanması gibi— zombileştirerek ABD başkanlık seçimlerinin sonuçlarını belirleyebilecek sınırsız kötülük ve güce sahip şeytanlar olarak gösteriliyor. Aynı şekilde, Doğu Asya’da yükselen bir güç, ABD’nin 200 yıl önce Monroe Doktrini’ni ilan ederek yaptığı gibi hareket ederek, bölgesindeki dış müdahaleye son verme niyetinde olduğunun sinyalini verdiği için tarihte eşi benzeri görülmemiş bir canavar olarak görülüyor.

SSCB’nin çöküşü de Washington Blob’un Engizisyon Kutsal Dairesi’nin güncellenmiş bir ya da birkaç mahkemesini kurmasını engellemedi. Yeni isimleri var, Dışişleri Bakanlığı’ndaki “Küresel Katılım Merkezi” en kayda değer olanlardan biri, fakat hedefler —sapkınlığı ya da şimdi dedikleri gibi “dezenformasyonu” ortaya çıkarmak— aynı kalıyor. Kutsal Ofis’in bu yeni enkarnasyonlarının kökenleri ve amaçları Tablet’ten Jacob Siegel tarafından yıkıcı detaylarla ortaya konmuştu:

“Amerika Birleşik Devletleri, toplumun her kesimini tekil bir teknokratik yönetim altında toplamayı amaçlayan kitlesel bir seferberliğin henüz ilk aşamalarında. Rus müdahalesinin sözüm ona acil tehdidine bir yanıt olarak başlayan seferberlik, şimdi kendisine hata, adaletsizlik ve zarar gibi soyut tehlikeleri ortadan kaldırma misyonunu yükleyen mutlak bir enformasyon kontrolü rejimine dönüşüyor ki bu ancak yanılmaz olduklarına inanan liderlere layık bir hedef.”

Bu yeni reenkarne olmuş Kutsal Ofis’in ortodoksluğu empoze etmek ve hatayı ortadan kaldırmak için inşa ettiği kurumsal ve teknik aygıt, kesinlikle İspanyol atalarının gıpta ve hayranlığını kazanacaktır. Neredeyse her şirket, üniversite, devlet kurumu ve sivil toplum kuruluşunda her yerde bulunan çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık ofisleriyle başlıyor. Buna ana akım medyada —CNN, MSNBC, The New York Times— gazeteciliğin yerini alan stenografi de yardımcı oldu; Siegel’den tekrar alıntı yapacak olursak, “bir zamanlar demokrasinin koruyucusu olan Amerikan basını, ABD güvenlik kurumları ve parti operatörleri tarafından bir el kuklası gibi kullanılabilecek kadar içi boşaltıldı.” Fakat yeni Kutsal Ofis’in en korkunç aracı internet üzerindeki kontrolü. Burada, Katolik hiyerarşisinin İncil’in yerel dile çevrilmesine ve yeni icat edilen matbaanın mümkün kıldığı geniş yayılımına verdiği acımasız tepkinin yankılarını buluyoruz. Papaz yakası —ya da duruma göre Ivy League diploması— olmayanların kutsal yazıları ya da şimdiki adıyla “Bilim”i nasıl yorumlayacaklarına dair kendi kararlarını vermelerinin yaratacağı skandalı bir düşünün!

Amerikan egemen sınıfı, 2016 seçimlerinin sonuçlarını açıklamak için kendisini Rus “dezenformasyonuna” dair tuhaf fanteziler üretmeye mecbur buldu. Artık size bir kadının ne olduğunu söyleyemiyor ve daha sonra doğru ya da makul olduğunu kabul ettiği hikayeleri (Hunter Biden’ın dizüstü bilgisayarı, Vuhan laboratuvar sızıntısı) sansürlemek ve bastırmak için büyük çaba sarf etti. Aynı elit kesim, eğitimde, hükümette ve iş dünyasında ırksal kotalardan oluşan bir sistem kurmaya çalıştığı gerçeğini inkâr etmek için kendini saçma sapan düğümlere bağlıyor. En hafif deyimiyle, bunların hiçbiri Orwell’in çiftdüşüncenin başarılı bir şekilde uygulanmasının önkoşulu olarak gördüğü ve elit yönetiminin sürekliliğini sağlamak için zorunlu olan zekâ ve öz-ustalığa işaret etmiyor. Aksine, 17. yüzyıl İspanya’sında olduğu gibi, çöküşe doğru giden bir eliti akla getiriyor.

Crow, İspanya’nın Altın Çağı’nın zirvesindeyken “her şeyin, hatta ismin bile yok olduğu” bir zaman kehanetinde bulunan şair Garcilaso de Vega’dan alıntı yapıyor: “Evin, yuvanın, eşin ve hatıranın. Peki bunun ne önemi var? Biraz şöhret mi? Ulusun şükranı mı? Tarihte bir yer mi?” Yetmiş yıl sonra, İspanya’nın kibrinin, mükemmel bir ortodoksluğun küresel egemenliğini doğurma fantezilerinin hakikaten de tarihin intikamını aldığı anlaşıldığında, besteci Tomás Luis de Victoria, Rönesans polifonisinin tartışmasız en büyük başyapıtı olan ve genellikle Victoria Requiem olarak bilinen Officium Defunctorum’u çıkardı. Victoria, bu müziği II. Philip’in kız kardeşi, Dul İmparatoriçe Maria’nın cenazesi için bestelemiş ve çıkarmak üzere gözden geçirdikten sonra kızı Margaret’e ithaf etmişti.

Müzikologlar genelde bu eseri önceki iki yüzyıllık müzikal gelişimin bir tür özeti olarak tasvir ederler; çok seslilik İtalya’da ve Avrupa’nın geri kalanında, 15. yüzyılın başlarından Victoria’ya (ve İngiliz çağdaşı William Byrd’e) kadar Avrupa kutsal müziğini karakterize eden seslerin yoğun bir şekilde iç içe geçmesinden ziyade, diğer perdelerden oluşan bir ağ tarafından desteklenen tek melodik çizgisiyle Barok tarzı tarafından halihazırda destekleniyordu. Requiem aynı zamanda İspanya’nın tüm Altın Çağı için bir ağıt olarak da duyulabilir ve duyulmuştur. İnsanın işitmeye dayanamayacağı kadar dokunaklı dizelerinde ve ilerleyişinde, bir zamanlar olanın ve olabilecek olanın geçip gitmesinden duyulan sonsuz pişmanlık hissedilir.

Garcilaso’nun şiiri ve Victoria’nın müziği —El Greco, Murillo ve Velázquez2in resimlerinden, Lazarillo de Tormes ve Don Kişot gibi romanlardan, Lope de Vega ve Calderón’un oyunlarından ve Sevilla, Toledo ve Santiago de Compostela katedrallerinden bahsetmiyorum bile— İspanya’nın Altın Çağı ile Amerikan küresel hegemonyasının en yüksek noktası arasında paralellik kurmanın başka bir sınırına işaret ediyor. İspanyol ve Amerikan elitlerinin içine düştüğü para pompaları sahiden de her ikisini de sonu gelmez savaşlara, evrensel bir ortodoksiyi empoze etmek için —kasıtlı olarak bir terim seçmek gerekirse— ikiyüzlü haçlı seferlerine, müstehcen derecede zengin bir plütokrat sınıfını diğer herkesten ayıran genişleyen bir uçuruma hoşgörüye sürüklemiş olabilir. Fakat İspanyol elitlerinin zevki ve onların deyimiyle “sınıfı” vardı. Arkalarında harabeye dönmüş bir ulus bıraktılar ama aynı zamanda dünyaya edebiyat, resim, müzik ve mimari alanlarındaki en büyük başarılarından bazılarını miras bıraktılar.

Son nesil Amerikan kültürü üzerine düşünen herhangi biri —vaaz veren filmler, kent manzaralarının çirkinliği, sıradan kalıplaşmış müzik, çağdaş sanat sahnesinin damlaları ve sıçramaları— ABD hakkında aynı şeyi dürüst bir yüzle söyleyebilir mi? Ne yazık ki bu soruyu sormak, cevaplamak demektir.

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
248AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin