Kıbrıs iktibasNiyazi KızılyürekPost-Kemalist ve Post-İslamcı Türkiye’ye Doğru Mu? - Niyazi Kızılyürek
diğer yazılar:

Post-Kemalist ve Post-İslamcı Türkiye’ye Doğru Mu? – Niyazi Kızılyürek

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıyeniduzen.com

Modern Türkiye, daha kuruluş aşamasında radikal reformlara sahne oldu. Mustafa Kemal ve çalışma arkadaşları Osmanlı İmparatorluğu’ndan arda kalan topraklarda bir ulus devlet, daha doğrusu devlet-ulusu kurmaya yöneldiler ve Osmanlı-İslam geçmişinden radikal bir kopuş arayışı içine girdiler. Ülkenin nihayi dış sınırları Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonrasında imzalanan Lozan Antlaşmasıyla belirlendiğinde, sıra ulus-inşasına gelmişti. Mustafa Kemal’in bu konuda kafası netti. Zaten Jön Türkler döneminde yapılan tartışmalar, başta Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’ın ileri sürdüğü tezler halihazırda önemli bir külliye oluşturuyordu. Türk ulusu dini bağlar yerine milli bilinç üzerine kurulacaktı ve yüzünü Batı’ya dönecek, Batı Medeniyeti seviyesine çıkartılacaktı. Bu medeniyet projesi, İslam dini ve geleneklerinin baskın olduğu bir toplumda bir dizi radikal değişikliğe imza atmak anlamına geliyordu. Jön Türklerden beri devam eden pozitifist anlayışa göre din, toplumun geri kalmasında en önemli etkendi ve ilerleme/modernleşme için dinin toplumsal gücünü kırmak gerekiyordu. Bu modernleşme paradigması çerçevesinde Halifelik tasviye edildi, din dersleri okullardan kaldırıldı, ezan Türkçeleştirildi, dini nikah yasaklandı, fes yerine şapka dayatıldı, Latin alfabesi benimsendi ve Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak din, devlet denetimi altına alındı. Açıkçası, Laiklik ilkesi Kemalizmin en önemli ilkelerden biri oldu. Fakat bu Laiklik anlayışı Batı’da gördüğümüz laiklik anlayışından farklıydı. Din ile devlet işlerinin ayrılması ve inananların dinini özgürce, kendi vicdanlarına göre yaşamasının olanakları sınırlandırıldı ve din, devletin kontrolü altına alınarak resmi bir özellik kazandı.

Kemalist reformlar bir yandan Laiklik ilkesi temelinde toplumu yeniden örgütlemeyi amaçlarken, diğer yandan da Türk milliyetçiliği temelinde milli bilincin kurgulanıp güçlendirilmesini hedefliyordu. Dini bağların bir arada tuttuğu toplum, bundan böyle Türklük milli bilinci temelinde örgütlenecekti. Laiklik ile laik milliyetçilik ilkeleri temelinde yol alan Türkiye toplumunda bir yandan modernleşme/batılılaşma hamleleri yapılırken, diğer yandan önemli sorunlar ortaya çıktı. Kemalist reformlar süreç içinde birden fazla Türkiye’nin oluşmasına yol açtı. Kürtlerin varlığı inkar edilerek devlet eliyle asimilasyon politikaları uygulanırken, kendini öncelikle Müslüman olarak tanımlayan geniş kitleler aşağılandı.

Peyami Safa’nın sözleriyle, “iki ayrı kıta, iki ayrı hayat anlayışı, iki ayrı metafizik” oluştu. Benzer bir değerlendirmeyi Yakup Kadri de yapmıştı. “Ankara” adlı romanında, bir yanda “viskili ziyafetler, balolar, iğreti bir dekor içinde kuklalar gibi zıplayan salon adamları, diğer yanda, “kerpiç duvarlar arasında bir örümcek gibi yaşayanlar, nalınlı dindarlar, şerebetli mevlutun oluşturduğu bir iptidailik…” (Yakup Kadri’den aktaran Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı, Metis Yayınları, İstanbul, Beşinci Basım, 2021, s.94.)

Aslında modern Türkiye bir anlamda Ziya Gökalp’ın yolundan ilerliyordu. Türkleşmek, İslamlaşmak ve Medenileşmek sentezini ileri süren Gökalp, Türkiye toplumunun Türk-İslam kimliği temelinde medenileşceğini ileri sürüyordu ve gerçekten de ampirik veriler bu kimlik sentezine işaret ediyordu. İslamı dışlayan bir Türklük bilinci toplum tarafından kabul görmüyordu. Nitekim çok partili düzene geçildiği 1950’den itibaren Türk-İslam sentezi de öne çıkmaya başladı. Fakat ayrı bir koldan ilerleyen İslamcı hareket de giderek büyüyordu. Ayrıca, bastırılan Kürt kimliği de giderek daha büyük oranda kamusal alana taşınıyordu.

Kemalist ordunun siyasal yaşama yaptığı müdahaleler ve darbeler, ne İslamcı hareketin büyümesini engelleyebildi, ne de Kürt hareketinin önünü kesebildi. Tam tersine, her darbeden sonra Tükiye’nin çoğulcu yapısı daha da güçlendi ve Kemalist tek-tipçi kimlik kurgusu daha da geriledi. Bir noktadan sonra Kemalizm, çoğulcu Türkiye’nin demokrasi talebine yanıt veremez oldu ve Kemalist asker ve sivil bürokrasi lejitimasyon krizine girdi.

Kemalizm gerilerken Kürt hareketi ve İslamcı hareket güçleniyordu. İslamcı kesime karşı yapılan son darbeden sonra (27 Şubat Süreci) ortaya çıkan ve Adalet ve Kalkınma Partisini (AKP) kuran yenilikçi İslamcılar, sağın merkez partilerinin çoküşüyle birlikte 2002 sonunda iktidara talip oldular. 2002 yılında yapılan genel seçimlerde yarışan 18 parti arasında AKP oyların %34,26’sını alarak birinci parti oldu ve parlamentodaki 550 sandalyeden 363’ünü kazandı. Kemalizme karşı kazanılan bu zafer siyasi bir depremdi. Türk basını AKP’nin başarısını “Anadolu Devrimi” olarak nitelendiriyordu. Bu kısmen doğruydu. Recep Tayyip Erdoğan, 29 Şubat 2000 tarihinde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Benim hikayem bu milletin hikayesidir. Ya bu millet kazanacak ve iktidara gelecek, ya da Anadolu’ya istikrahla bakan ve Anadolu’nun gerçeklerine yabancı olan kendini beğenmiş ve baskıcı azınlık grup iktidarda kalmaya devam edecektir. Karar verme yetkisi millete aittir. Yeter, egemenlik milletindir.”

Türkiye halkı AKP’yi hükümete taşımıştı ama Türkiye’de hükümet etmek, iktidar olmak anlamına gelmiyordu. Kemalist vesayet rejimi devam ediyordu ve en büyük sorun demokratikleşme sorunuydu. AKP bu konuda geçmişteki siyasi partilerden biraz daha şanslıydı. Türkiye’nin gündemine oturan ve büyük bir halk desteğine sahip olan AB üyeliği, doğru kullanıldığı takdirde, AKP’ye, Türk ordusu ve Kemalist bürokrasiyle doğrudan kavga etmeden demokratikleşmeye yönelme olanağı sunuyordu. Nitekim AKP bütün stratejisini Türkiye’nin AB yolunda ilerlemesine dayandıracaktı. AB yolunda ilerlemek, Atatürk’ün temel hedefi olan “Muasır Medeniyet” seviyesine çıkmak demekti. Böylece, AKP, Atatürk’ün Batılılaşma politikasını kendine referans edinmiş görünüyordu ve bu stratejik söylemle meşruiyet sorununu çözmeye çalışıyordu.

Kürt ve İslami kesimler dışında başka toplumsal güçler de, örneğin TÜSİAD ve Atatürkçülüğü ile tanınan basın, Kemalizm adına AB üyeliğini militanca destekliyorlardı. Bu, Kemalist alanın yırtılmasını beraberinde getirdi. AB karşıtı izolasyoncu milliyetçi, egemenlik paylaşımını reddeden, Türkiye’nin “laik ve üniter” yapısını korumaya çalışanlar ile Kemalizmi AB yolunda ilerlemekle uyumlu yorumlayanlar karşı karşıya geldi.

AB ile üyelik müzakerelerine başlayan AKP hükümeti süratle reformlara yöneldi ve Türkiye’nin çehresini değiştiren önemli değişiklikler yaptı. Ordunun kurumsal gücünü kırdı ve Kemalist blokun önüne koyduğu engelleri tek tek aşarak önemli başarılara imza attı. AKP’yi kapatmaya yönelik girişimler, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını engellemeye dönük çabalar, “Beyaz Türkleri” harekete geçiren “Cumhuriyet Mitingleri” sekteye uğratıldı. AKP, her seferinde sandıktan daha güçlü çıkarak yoluna devam etti ve esaslı anayasal değişiklikler gerçekleştirdi. 2007 yılında Ordunun internet üzerinden verdiği muhtıraya karşı cesurca karşı çıkması ve ordunun geri adım atmak zorunda kalması tam bir kırılma noktasıydı. Askerlerin bu girişiminden sonra karşı saldırıya geçen AKP hükümeti, darbe girişimlerinde adı geçen subayları, hatta darbeyi düşünmüş olanları bile yargı önüne çıkardı. Bu, AKP’nin sadece hükümeti değil, artık iktidarı da ele geçirdiğinin en açık kanıtıydı.

Recep Tayyip Erdoğan bu girişimleriyle bir yandan geniş halk yığınlarını mıknatıs gibi yanına çekerken, diğer yandan da giderek artan bir şekilde dış dünyanın sempatisini kazanıyordu. Yabancı basında çıkan makalelerde kendisinden övgü dolu sözlerle bahsediliyor, Atatürk’ten sonra en büyük lider olduğu söyleniyordu. Özellikle, 2007 ve 2010 yıllarında yapılan anayasal reformlar Erdoğan’ı ve partisini Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin en önemli taşıyıcısı kılmıştı veya öyle görünmelerine neden olmuştu.

Recep Tayyip Erdoğan hızlı bir tırmanış trendi yakalayıp Kemalist vesayet rejimini yıkarken sadece kendi seçmeninden değil, çok geniş çevrelerden de destek buluyordu. 2011 seçimlerinde %49.8 oranında oy alan AKP başarının doruklarında geziniyordu. Fakat gücü artıp iktidarı sağlamlaştıkça, otoriterleşme eğilimleri de görülmeye başlandı. AKP’nin kuruluş aşamasında ilan ettiği “Muhafazakâr-Demokrat” anlayışın “demokrat” kulpu giderek silinmeye yüz tuttu. Kemalist modernleşme Osmanlı/İslam geleneğini “Öteki” olarak kurgularken, AKP Kemalist radikalliğin doruk noktaya ulaştığı Tek-Parti dönemini “Öteki” olarak kurguluyor ve giderek daha büyük oranda Osmanlı/İslam geleneğini ihya etmeye yöneliyordu. Adalet ve Kalkınma Partisi, “Adalet”ten sadece “İslam’a dayalı Milli Kültür” ve “Milli İradeyi” anlarken, kalkınmadan da Neo-Liberal bir modernleşmeyi anlıyordu. “Dindar Kuşaklar” yetiştirmeye yönelirken muhafazakarlıkla bağdaşmayan tam bir toplum mühendisliği uyguluyordu. “Batının teknolojisine ‘Evet’ maneviyatına ‘Hayır’ diyerek Ziya Gökalp’ın yolundan gidiyor, Batı karşıtı söylemleri ön plana çıkarıyordu. Yola çıktığı zaman Menderes ve Özal’dan söz ederken –bu bir bakıma muhafazakar demokratlık vurgusuydu- şimdi Necmettin Erbakan’ı da “sentezine” dahil ediyordu. Daha düne kadar Erdoğan’ı destekleyen liberal ve sol aydınlara karşı son derece anti-entelektüel bir tavır sergiliyor, onları aşağılamak için Cem Karaca’nın “Yarım Porsiyon Aydınlık” şarkısına atıf yapıyordu. Kürtaj üzerine söylenenlere ve “güçlü toplumu annelerin doğurganlığı” üzerinden tasarlayan anlayışına baktığımız zaman belki “muhafazakâr” özellikler görebiliyorduk ama bunları demokratlıkla bağdaştırmak imkansızdı. Erdoğan’ın güçlü ve otoriter devlet anlayışını ön plana çıkarması gerçek bir demokratikleşmenin önünde büyük bir engel oluşturuyordu.

Yukarıda aktardıklarımızdan da anlaşılacağı gibi, AKP giderek muhafazakâr dozunu artıran ama “demokratik” duyarlılıktan tamamen ayrılan bir parti olma yolunda ilerliyordu. Oysa Kemalist vesayet rejimine son verdikten sonra demokrasiye yönelmesi bekleniyordu. Fakat gerçek şudur ki, AKP aslında Kemalizm’i baş aşağı çevirmişti. Nitekim Kemalizm’in otoriter devlet anlayışı ile toplum mühendisliği metoduna bağlı kalarak kültürel kimliğin yukarıdan müdahalelerle yeniden yapılandırılması gerektiğini ileri sürüyordu. “Büyük Lider” temelinde tahayyül edilen ve giderek milliyetçi bir saplantı haline gelen “Güçlü Devlet” fikri demokrasinin alanını daraltıyordu. Açıkçası, Post-Kemalist Türkiye’de “Elitist-Laik-Otoriter Düzen” sona ermişti ama onun yerine “Muhafazakâr-Demokrat” bir düzen kurulmamıştı.

AKP giderek daha büyük oranda ahlak ve din kalıpları içinde şekillenmiş tek tip yurttaş anlayışına yönelmişti. Türkiye’nin çoğulcu, katılımcı demokrasiye doğru yol almasını frenleyerek, belirli kalıplar içine sıkıştırılmış tek tip vatandaş yaratma peşinde koşuyordu. Oysa kimlikleri, yaşam tarzları birbirinden farklılıklar gösteren büyük insan gruplarının yaşadığı Türkiye’nin temel sorunu çoğulcu-demokrasi sorunuydu. Bu çeşitliliği tek-tipliliğe mahkum etmek için yapılan her şey ister istemez otoriterleşme anlamına geliyordu.

Beklentilerin tersine, Post-Kemalist Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan “milli iradeyi” ileri sürerek adeta “tek hakikatli” bir toplum kurmaya yöneldi. Vicdan muhasebesini kendi bilinciyle yapan özgür bireyler yerine, neyin doğru neyin yanlış olduğu kendilerine tebliğ edilen itaatkar yurttaşlar makbul sayılıyordu. Demokrasinin gereklerinden çok, liderle özdeşleşen “halkın istekleri” ön plana çıkarılıyordu. Bu istekler, “bir zamanlar ezilen horlanan halkın” istekleri olarak sunuluyor, Erdoğan da “ezilen halka acıyan merhametli lider” görüntüsü çiziyordu. Fakat aslında bu intikamcı bir yaklaşımdı. Toplumun yarısının desteğini sağlamış olması ülkeyi demokratikleşmeye götürecek meşru yol olarak görülecek yerde, diğer yarısını “ötekileştirmek” için araçsallaştırılıyordu.

İşte Gezi Parkı Olayları böyle bir ortamda patlak verdi. Ekolojik kaygılarla Gezi Parkı’nı korumak isteyen eylemcilere karşı şiddet uygulandı. 10 Haziran 2013 tarihinde Taksim Meydanı, 15 Haziran’da da Gezi Parkı Erdoğan’ın emriyle eylemcilere karşı harekete geçen devlet güçleri tarafından orantısız şiddet kullanılarak arındırıldı. Çıkan olaylarda altı kişi öldü, ondan fazla insan gözünü kaybetti.

Kanaatimce Erdoğan için sonun başlangıcı Gezi Parkı Olayları oldu. Gezi Parkı Olaylarından sonra Erdoğan giderek daha da otoriter tavırlar sergilemeye başladı. Bir zamanlar kendisini destekleyen dış dünyayı şimdi kendisini devirmek istemekle suçluyor, ülke içindeki muhalefeti darbeci olarak adlandırıyordu.

15 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan’ın “Tanrı’nın lütfü” saydığı başarısız darbe girişiminden sonra Türkiye’de resmen Tek-Adam-Yönetimi kuruldu. Yapılan anayasa değişikliğiyle partili cumhurbaşkanı modeline geçildi ve güçler ayırımı ortadan kaldırıldı. Artık bütün yetkiler 2018 yılında Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın elinde toplandı ve bütünüyle baskıcı ve keyfi bir yönetim biçimi oluşturuldu.

 

2023 Seçimlerinin Önemi

Modern Türkiye’nin yüzüncü kuruluş yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri Türkiye’nin demokrasi arayışında bir mihenk taşı oluşturabilir. Seçimler, modern Türkiye’de baskın olan iki Büyük Anlatı’nın da yara aldığı bir konjonktürde gerçekleşiyor. Klasik Kemalizm’in ve İslamcılığın Türkiye’nin sorunlarına çare olmadığı ve olamayacağı ortaya çıktı. Artık bu reçetelerle toplumun önünü açmak mümkün değildir. Tarihsel açıdan bakacak olursak, Türkiye’nin kalıcı demokrasiye geçmesinin koşullarının oluştuğunu söyleyebiliriz. Ancak büyük demokrasi hamlesinin 2023 seçimlerinden sonra mı gerçekleşeceği, yoksa başka bahara mı kalacağını Mayıs ayında göreceğiz…

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
248AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin