yaklaşımlarHalil PaşaGumi – Halil Paşa
yazarın tüm yazıları:

Gumi – Halil Paşa

Yeniçağ podcastını dinleyin

Vasiyla (Karşıyaka) 1963 Aralığında patlak veren çatışmalara kadar Kıbrıslı Rum ve Türklerin yaşadığı karma köylerdendi. Kıbrıs’ta ilk Rum-Türk çatışmasının bu köyde bir düğün sırasında çıktığı bilinir. Yakın zaman önce yaşama veda eden kayınpederim Hamit Üçok’un anlatısında ise iki tarafın erkek milliyetçilerinin dahil olmasıyla büyü(tül)müş sıradan bir olaydı bu. Gelin görün ki hem sağ hem de sol tandanslı tarih yazınımızda, nedense bu çatışmayla öne çıkarılmış köyün kimliği. Halbuki iki cemaat arasında, çalışma hayatından arkadaşlığa, aynı köyde yaşamaktan mütevellit iyi komşuluk ve köylülük ilişkileri de yaşanmış köyde.

Eşim ve dolayısıyla kayınpederimin Vavilyalı (Vasilya’nın küçük sahil köyü) olması, kapıların açılması ve eski köylüleriyle görüşmeye başlaması, benim de dahil olduğum ziyaretlerde pek çok anlatı dinleyip biriktirmemi sağladı. Köşe yazıma başlık olan Gumi ve ailesi ise biriktirdiğim anılar arasında belki de en güzeli.

Belki yazılışı tam böyle değil ama ona seslendiğimiz gibi yazdım ismini. Gumi. Doğma büyüme Vasiyalı. Kıbrıslı bir Elen. Köyün terzisiydi. Dükkanında çalışan Vasilyalı Türk çırağı da vardı. 2003 yılında kapıların açılmasından itibaren ölene kadar onunla da ailece görüştüler.

Kayınpederim dolayısıyla yalnızca Gumi’yi değil eşini, iki kızını, damatlarını, oğlu Yorgos ve torunlarını da tanımış oldum. Covid dönemi dışında, bazen yılda birkaç kez bazen bir ay içerisinde birden çok kez görüştük. Birlikte sofralar kurduk. İki torununun düğününe gittik.

Bir gün yine sofra kurduk yiyip içiyoruz; Gumi, zorunlu askerliğini yapmakta olan masadaki torununu, “Türklere ateş ettiğini duymayım görmeyim ha!.” diye azarlarcasına tembihliyor. Biz de torununa, “madem öyle sen nöbet akşamlarını söyle o gece rahat uyuruz” diye takılıyoruz. Dahası da var. Hasta olduğumuzda doktor randevularımızı ayarlıyor, pasaport ve kimliklerimizi almak için yardımcı oluyor oğul Yorgos.

Bir gün Vasilya’da evimizin kapısından içeriye giriyorlar aniden. Gumi’nin eşi Aligi’ye bir telaş bir telaş. Yunanca bir şeyler söylüyor çıkaramıyorum. Sonra oğul Yorgos İngilizcesiyle araya giriyor. Meğerse Vasilya’da Aligi’ye babasından kalan narenciye bahçelerindeki ağaçları kesiyorlarmış. Yenisini ekmek için değil! Beton dikmek için. Dozerin söktüğü ağaçlara yanaştığında “mal sahibi” olduğunu iddia eden Türk kendisini terslemiş. Yarım yüzyıllık dönümlerce limon ağacının bulunduğu bahçe, o gün beş altı saat içerisinde dümdüz edilmişti. Türkiyeli ya da Kıbrıslı Türk. Hiç fark etmez. Fethedilen ve savaş ganimeti sayılan dönümlerce toprağı, birkaç villa karşılığında müteahhitlere peşkeş çekerek sıçtık biz bu ada yarısına. Hükümette kalmak uğruna, mecliste parmak kaldırarak “Rum mallarına tapu verilmesi” için geçirilmesini sağlayan bu Denktaş yasasından dolayı hala CTP’nin bir özeleştiri yapmamış olması… Hala solcu söylemler sallayıp adalet, demokrasi ve vicdandan bahsederek seçimlerde en çok oyu topladığı bu ada yarısında, yakın gelecekte bir barış olacağından ben ümidimi keseli yıllar oldu deyip buraya bir nokta koyayım…

Biz dönelim konumuza, katledilmekte olan ekşi bahçesine. Eşi Aligi “Lapta polisine gidip ağaçlarını kestiklerini şikayet etsek bu kesme biçme işi durdurulmaz mı?” diye sorduğunda, Yorgos yarı acı, yarı tebessüm bir istihzayla annesiyle dalga geçmiş, Gumi gözleri yaşlı, karısı Aligi hıçkırıklara boğulmuş öylece Limasol’da alt katına sığındıkları iki katlı Türk evine gerisin geriye dönmüşlerdi.

EOKA madalyasına sahip birisiydi Gumi. Kayınpederim de TMT madalyasına. İkisi de madalyalarıyla gurur duyarlardı. Gumi’nin evinde, bir camekan büfenin içerisinde, EOKA resmi geçidinde “rap-rap” “zert” adımlarla yürürken çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Kayınpederimin de yatağının başucundan eksik etmediği dağdaki mücahit günlerinden kalma Lefkoşa’daki resmi geçitlere ait bir başka fotoğrafı. Güya zırhlı ama gerçekte lamarinadan yapılmış aracın üzerine monte edilmiş makineli tüfeğin başında sert bakışlarıyla Hamit Üçok. 1963’den 1974’e, Gumi gibi eşi ve iki kızı bir oğluyla 11 yıl süren bir mücahitlik onun da yaşamından çaldı.

Birisi EOKA’cı diğer TMT’cı. Birisi Elen, diğeri Türk Milliyetçisi Milliyetçiliklerini öteledikçe insanlıkları öne çıktı ve arkadaşlıkları yeniden canlandı. Bu heyecana, yardımlaşmaya, dostluğa zamanla biz çocuklarını da kattılar.

Gumi ile kayınpederim arasında pek yaş farkı yoktu. Kayınpederimi geçen yıl 92 yaşında kaybetmiştik. Onu öldüğü gün gömdüğümüz için Gumi ailesi cenazesine katılamamış ve çok üzülmüşlerdi. Gerçi Gumi istese de cenazeye gelecek kadar sağlıklı değildi ya. En son onu dört ay kadar önce ziyaret etmiştik. Hamidi mu, Hamidi mu… Epey ağlamıştı kayınpederimin ölümüne.

Gumi dün öldü. İki gün sonra gömüleceği için haberimiz oldu ve yarın Limasol’daki cenazesine katılacağız.

Gumi ve Hamit Üçok gitti, dostlukları ve anıları kaldı yadigar. “ÖLÜM ŞİİRLERİ”nin en iyi şairi saydığım Tarancı’nın şiiriyle uğurluyorum.

 

Ölümden Sonra

 

Öldük, ölümden bir şeyler umarak.

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.

Nasıl hatırlamazsın o türküyü,

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,

Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;

Yok bizi arayan, soran kimsemiz.

Öylesine karanlık ki gecemiz

Ha olmuş, ha olmamış penceremiz;

Akar suda aksimizden eser yok

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
203AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin