yaklaşımlarHare YakulaMeşru müdafaa öldürmek değil hayatta kalmaktır! - Hare Yakula
yazarın tüm yazıları:

Meşru müdafaa öldürmek değil hayatta kalmaktır! – Hare Yakula

Yeniçağ podcastını dinleyin

Kadınlar cinayet, tecavüz, taciz şiddet sarmalı içinde sürekli “mağdur” rolüne hapsedilmiş durumdadır. Şiddeti önleyici sistem karşıtı politikaların yetersizliği, cinsiyeti veya cinsel yöneliminden dolayı şiddete uğrayan birçok bireyin yaşamına mal oluyor. Kıskançlık veya tokat ile başlayan süreç kartopu misali büyüyor. Şiddet sarmalı içerisinden çıkamamış yalnızlaştırılmış kadınlar, sevgilileri-kocaları ve çevresindeki erkekler tarafından fiziksel, ekonomik, cinsel ve dijital şiddete uğruyor, öldürüyor.

Sosyal politikaların ve uygulamaların yetersiz kaldığı durumlarda kendini ve çocuklarını korumak için şiddete başvurmak zorunda kalan kadınların sayısı az değildir. Özellikle kadın, çocuğuna zarar geleceği korkusuyla kendisine ve çocuğuna yönelen şiddeti durdurmak için harekete geçebilir. Öldürüleceğini hissettiği anda öldürebilir. Kadınları ölüme götüren bazen yıllar süren şiddeti durdurmak için başka bir yol bulamamanın birikimi ve kararlılığı, bazen de kendilerini öldürecek erkekten kendini korumak için ani bir hamledir. Ama asla cinnet hali değildir!

Kadınların erkek şiddetine karşı çaresiz bırakıldığı erkek egemen sistemde, kendini kurtarmak için yaptıkları her savunma meşru müdafaadır. Kadınlar kendilerini korumak için şiddete başvurmak zorunda kalıyor. Maalesef ki aile, medya, toplum, yargı çoğunlukla erkek şiddetini meşru gördüğü için kadınlar bu cendere içinde kendilerine bir çözüm yaratmak zorunda kalıyor. Kadınlar cinayetleri erkekler gibi keyfi olarak “boşanmak istedi”, “kıskanıyordum”, “sözümü dinlemedi” gibi gerekçelerle değil zorunluluktan işliyor ve bunu da inkâr etmiyor.

90’lı yıllarda erkek şiddeti ve kadınların direniş hikayeleri…

12 Eylül 1987’de Taşkent köyü yakınlarındaki Selvili Koru mevkii’nde Kubilay Üntaş isimli taksi şoförü öldürülür. Yapılan araştırma sonunda karakola getirilen Kezban karakolda şöyle der: “Herşeyi kızım için yaptım. Kubilay’ı ben öldürdüm.

1989 yılında genel yayın yönetmeni Fatma Azgın olan “Hanımeli” dergisinin 2. sayısında “Hapishanede Çiçek ve Yaşama Sevinci Büyüten Kadın Kezban” başlıklı röportajdan alıntıdır. Kezban’ın, kocası şehit olur. 19 yaşında ‘dul kadın’ olan Kezban, kızı ile “korunmak için” annesinin yanına yerleşir. Yoksulluk vardır. Her işe yetişmeye çalışır. Kezban, onu isteyenlerin olduğunu fakat babasının vermediğini söyler. “Diğer taraf(kocamın tarafı) da “Aldın; kadrini gördün; başka kocayı ne yapacan” dermiş. “Bir yere gitsem arkadaşım kocasını kıskanırdı. Oğulları olan bir yere gitsem hemen oğullarından çekinirdi. Bazen de erkeklerin yaklaşımları olurdu.” Sonra Kubilay ile tanıştırılır. Kezban’ın babası kısa bir araştırma sonrası bu birlikteliği reddeder. Eniştesi de ona uygun olmadığını söyler ve Kubilay’ı Kezban’dan şu sözlerle uzaklaştırmaya çalışır: “Bu kadının peşini bırak. Şehit karısıdır. Sen kaç insanın, kadının, kızın ırzına girdin. İyi niyetli değilsin. Bu kadın susuz bir balık gibidir, ilgini kes.” Kezban ilgi ve sevgiye aç olduğunu ve Kubilay’ın ilk zamanlarda böyle olmadığını söyler. Kezban’ın kendisine yetebildiğini ve böylelikle uzaklaştığını gören Kubilay bunu kabullenemez ve daha da hırçınlaşır. Çoğu zaman kapıyı açmak istemeyen Kezban’a “içeride biri var onun için açmıyorsun kapıyı” diyerek suçlardı. Kubilay, etkisinin azaldığını hazmedemedi. Kezban’ı ise korkutan ve harekete geçiren kızı hakkındaki düşünceleri idi. Cinayetin nedenini şöyle açıklanıyor Kezban: “Ona Zarif’ten uzak durmasını söylediğimde banaBir adam, bir ağacı besler büyütür sonra meyvesini kendi mi yer yoksa başkası mı?…Bu adam dört kızın ırzına geçti. Mahkemede de söyledim ben hem kızımı hem de çoğunu kurtardım.

Kezban Çelinant’ın tutukluluğu, o yılın ceza hukukuna göre temyiz mahkemesiyle 18 yıldan 8 yıla indi. İyi hallerinden dolayı ve izinleriyle bu süre 4 yıl olarak hesaplandı. Yani Kezban 33 yaşında iken tahliye olmuş olmalı.

1987’de olayın gerçekleştiği yıllarda Kıbrıs’ta kadına yönelik şiddet ayıplanıyor veya cezalandırılıyor muydu? Sosyal politikalar var mıydı? Ev içi şiddeti önleyici veya kadınları destekleyici programlar var mıydı? Aynı yıllar içerisinde öldürülen kadın belediye başkanı Sevim Akbaş’ın cinayeti dahi halen 33 yıl geçmesine rağmen aydınlatılmadı. Kültürümüzdeki “Kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” sözü varolan zihniyeti ve inşasını devam ettiriyor. Günümüzde arkadaşlar arasında şaka olarak söylense dahi bazen şaka ciddiyeti de barındırır değil mi?

90’lı yıllarda ABD’de birçok kadın meşru müdafaa gerçekleştirerek yaşam hakını savundu. Sally McNail kendisine yıllarca şiddet uygulayan kocası arbede esnasında hayatını kaybeder. Netflix’te gösterimde olan belgesel Sally ve çocuklarının uzun yıllar akıl almaz şekilde şiddete maruz kaldığını ve yargı sürecinin bunu görmezden geldiğini, dönemin cinsiyetçi tutumlarını açık ediyor. Sally’nin kaslı bir bedene sahip olması nedeniyle kadın sayılamayacağını iddia edenler bile olmuştu. Yine ABD’de yıllarca ev içi şiddete katlanan ve kocası tarafından defalarca tecavüze uğrayan Lorena Bobbitt, yine tecavüze uğradığı bir gece kocasının penisini keser. Bu olay herkesi şaşkına çevirir ve mizah malzemesi olarak kullanılır. Mahkeme Lorena’nın cezasızlığıyla sonuçlanır. Olayın üzerinden 25 yıl geçtikten sonra çekilen belgesel o yıllarda kadına yönelik şiddete dair toplumun, medyanın, yargının yaklaşımlarını içeriyor.

Meşru müdafaa cezasızlığı

Türkiye’de 2015 yılında yastığının altında tabanca tutan kocasını direniş esnasında öldüren Çilem Karabulut “Pişman mısınız?” sorusuna “Kadınlar ölmesin, biraz da erkekler ölsün” cevabını verir. Kocası tarafından yıllarca şiddete maruz kalan Çilem cezasız tahliye edilir. Bahsi geçen dört olay birer kahramanlık değil direniş hikayesidir!

Kadın beyanı esastır…

Şiddet çözüm olmayabilir, ancak yaşam hakkı tekelinde olan birinin kendisini savunması çözümdür. Kadınlar güçsüz oldukları için değil erkek egemenliği kadınları güçsüzleştirdiği ve toplumsal olarak şiddete tepki verilmediği gibi, kadınlar suçlandıkları için çaresizlik hissediyor. Kişinin rızasına rağmen yapılan her zorlama cinsel saldırıdır. Burada rıza sorgulanmadan kadın beyanı esas alınmalıdır. Çünkü davanın ezileni, mağduru kadındır. Kadın travma yaşarken maalesef ki ispat derdine düşer. Halbuki tecavüze uğrayan kadın “uygun kadın”, “hafif kadın” olarak yaftalanır ve bu ömür boyu sürer. Kadınlar deli mi ki tecavüze uğramadığı halde böyle yaftalanmayı ve ömür boyu bu şekilde anılmayı göze alsın? Farz edelim ki kadın erkeğe “tecavüzcü” diye komplo kurdu. Bunun tali sebebine dikkatle bakmak lazım. Burada başka biçimde örtülü erkek şiddeti vardır, kadın başka türlü o işten çözüm yolu bulamamıştır.

Aile, kadınların cinsiyetçi rollerle bağımlı kılındığı yerdir.

AKP aile merkezli politikaları kadınlara evde olmayı, anne olmayı dayatırken, ailenin kadınlar için nasıl bir şiddet yuvası olduğunu her fırsatta dile getirmekten vazgeçmemeliyiz. Cinsiyetçi rollerin dayatıldığı ve kadınların bağımlı kılındığı yer ailedir. Şiddet olaylarının çoğu aile bireyleri tarafından ev içinde gerçekleşmektedir. Erkek şiddetini önlemek için aileyi değil kadını güçlendirecek, boşanmayı değil şiddeti engelleyecek politikaların oluşturulması gerekir.

KKTC 1. Aile Çalıştayı ile başlayan süreç Ocak 2023’te TC Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık ve KKTC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Hasan Taçoy’un imzaladığı İşbirliği Protokolü ile devam ettirildi. Kuzey Kıbrıs’ta kadınları aileye hapseden zihniyetin desteklenmeye devam edeceği, uygulamaların hız kazanacağını aşikâr. Geçmiş olsun!

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
233AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin