Bir Madde Olarak “Militarizm” – Ayşe Gül Altınay

253

İlk olarak 1860’larda Fransız anarşist düşünür Pierre Joseph Proudhon tarafından kullanılmaya başlanan ‘militarizm’, en geniş anlamıyla, bir toplumun, bireyin veya kurumun kendisini ‘sivil’ değerlerle değil ‘askerî’ değerlerle tanımlaması, sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik pratiklerini bu değerler etrafında örmesidir diyebiliriz.

Avrupa tarihçisi Michael Howard’a göre militarizm “askerî alt kültüre ait değerlerin toplumun egemen değerleri olarak algılanmasıdır” (1976:109).

Militarizm dediğimizde aklımıza ilk olarak ordu ve askerler geliyor ama yukarıdaki tanımı esas alacak olursak, ordu veya askerlerin varlığından öte, onları tanımlayan özelliklerin topluma yayılma süreçlerine bakmamız gerekiyor.

Bir toplumda böyle bir yayılma varsa bundan kim sorumludur? Şüphesiz, yalnızca askerler değil. Orduyu, savaşmayı, askerî değerleri tüm diğer değerlerin üzerinde tutan veya tutulmasını sorunsallaştırmayan ‘siviller’ de militarist ideolojiye katkıda bulunuyorlar demektir.

İkinci bir yanılgı, militarizmi yalnızca savaşlar bağlamında düşünmek; askerîleşmenin (militaristleşmenin) esas olarak ‘barış’ dönemlerinde gerçekleştiğini, savaşların militarizmin bir ‘sonucu’ olduğunu görmemek.

Üçüncü bir yanılgı, militarizmin birdenbire veya kendiliğinden geliştiğini, hatta “insan doğasında olduğunu” düşünmek. ‘İnsan doğası’ kavramı kendi içinde tartışmalı bir kavram.

Ama insan doğası diye bir şey olduğuna, şiddetin de bu doğanın parçası olduğuna inansak bile buradan yola çıkarak, devasa orduların, yıllar süren askerî eğitimlerin ve yatırımların birer ‘doğal refleks’ olduğu sonucuna varamayız.

Eğer savaşmak bu kadar ‘doğal,’ bu kadar kendiliğinden gelişen bir şey olsaydı, bu derece yoğun ve uzun süreli ideolojik hazırlık ve eğitim gerektirmezdi; “halkı askerlikten soğutmak” gibi ‘suç’lar da olmazdı.

 

“Militarizmin Başarısı Kendisini Gizlemesine Bağlı”

Feminist düşünür Cynthia Enloe’ya göre militarizmin başarısı büyük ölçüde kendisini gizlemesine bağlı. Bir başka deyişle, görünür olmadığı sürece içselleştirilmiş, hayatın içine girmiş oluyor militarizm.

Dolayısıyla, pek çok başka ideolojide olduğu gibi militarizmle mücadelenin birinci aşaması onu görünür kılmaktan geçiyor. Militarizmi anlamak istiyorsak, gözümüzü, savaşmanın meşru kılındığı, maddi-manevi savaş hazırlıklarına yoğun emek ve kaynak harcanan ‘barış’ dönemlerine ve ‘sivil’ alanlara doğru çevirmemiz şart.

Genel bir gözlem olarak, 20. yüzyılın tam bir yıkım yüzyılı olduğunu ve militarizmin bu yüzyıl içinde gelişip yaygınlaştığını kabul etmemiz gerekiyor. Lev Tolstoy’un 1905 yılında yaptığı eleştiriyi hatırlayalım.

“Avrupa’daki iktidar odakları zorunlu askerlik hizmetini hiç itirazsız kabul ettiler; oysa ki kölelikti bu, hem de eski dönemlerdeki kölelik koşullarıyla kıyas kabul etmez bir yozlaşma ve irade kaybı söz konusuydu.” (Tolstoy 1990 [1905], 41).

Eğer Tolstoy’un askerlik hizmetini en kötü kölelik biçimi olarak niteleyen bu sözleri, tam bir yüzyıl sonra dünyanın pek çok yerinde kulağa hâlâ çok radikal (belki daha radikal) geliyorsa, militarizmin 20. yüzyıl boyunca hangi süreçlerle ‘normalleştiğine’, içselleştirildiğine daha yakından bakmamız gerekiyor.

 

“Her Türk Asker Doğar”

“Her Türk asker doğar” anlayışının gerek resmî söylemler, gerekse ‘sivil’ değerlendirmelerde yaygın olarak yeniden üretildiği 21. yüzyıl Türkiye’sinde, militarizmi anlamak, görünür kılmak ve alternatif ‘sivil’ tahayyüller geliştirmek kolay değil.

Militarizmin eleştirisini yaparken tek taraflı olmamak, hiyerarşik, şiddete dayalı, ölümü kutsayan (resmî veya muhalif) her türlü siyasi yapılanmayı sorunsallaştırmak önemli bir başlangıç noktası. Bir o kadar önemlisi, militarizmin milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, ve karşıcinsiyetçilik (heteroseksizm) gibi ideolojilerle ilişkisini anlamak.

Militarist değerler ve pratikler (örneğin askerlik) erkeklikle özdeşleştirildiği ölçüde onları sorgulamak hâkim erkeklik anlayışını da sorgulamayı gerektiriyor.

Eşcinsel vicdani retçi Mehmet Tarhan’ın kendi mücadelesini tanımlama biçimi, kadın vicdani retçilerin ortaya çıkması, 2004’ten bu yana antimilitaristler tarafından düzenlenen Militurizm Festivalleri ve 2006 yılında Çıplak Ayaklar Kumpanyası tarafından sergilenen Mehmet Barış’ı Seviyor performansı (ve tüm bunların Açık Radyo’da konuşuluyor, tartışılıyor olması) Türkiye’de militarizm analizlerinin derinleştiğine, antimilitarist dil ve tahayyülün gelişmekte olduğuna dair umut verici örnekler. (AGA/BA)

* Metin 18 Ağustos 2011’de Açık Radyo’da Açık Dergi programında yayınlandı. Dinlemek için burayı tıklayın.

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=64291

 

Militarizm – Ayşe Gül Altınay

 

Tarihçe ve tanım 

Ordu kavramının Fransızca karşılığı olan militaire (Ingilizce, military) etimolojik olarak Latince ‘askerlik ve savaşa dair’ anlamına gelen militaris’e dayanmaktadır. Dolayısıyla, militarizm (Fr. militarisme, Ing. militarism) kavramını Türkçe’ye orduculuk veya askercilik olarak çevirmek mümkün.(1) Militarizm kavramı ilk olarak 1860’larda Fransız anarşist düşünür Pierre Joseph Proudhon tarafından kullanılmaya başlanmış; bu kavramın yüzyılı aşan tarihçesi bir yandan tarihsel olaylar, bir yandan da düşünsel gelişmelerle şekillenmiştir. Tarihçi Volker R. Berghahn’a (1982) göre militarizm tartışmalarının önemli bazı referans noktaları şöyledir: 19. yüzyılda zorunlu askerlik pratiğinin gelişmesi ve yaygınlaşması, iki dünya savaşı, Japon ve Almanya’nın militarizm deneyimleri, liberalizm ve Marksizmin farklı militarizm tanımlamaları, özellikle ‘üçüncü dünya’ ülkeleri bağlamında yürütülen ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmaları ve Batı’da gelişen ‘askeri-sinai kompleks’. Berghahn’ın 1980’lerin başında yaptığı bu listeyi güncellemek gerekirse, uzaya kadar uzanan silahlanma yarışı ve nükleer silahların yaygınlaşması (1980’ler), soğuk savaşın sona ermesi, feminist ve post-yapısalcı militarizm eleştirileri, Israil-Filistin çatışması ile Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel askeri hegemonyası eklenebilir.

Militarizm ve militarizasyon (veya militaristleşme) kavramları çoğu zaman eşanlamlı olarak kullanılmışlardır.(2) Ancak, son yıllarda birçok yazar, ideolojik oluşumları incelerken militarizm kavramına, militarizmin yaygınlaşma ve kurumsallaşma süreçlerini incelerken ise militarizasyon (veya militaristleşme) kavramına başvurmaktadırlar (Chenoy 1998, 101; Enloe 2004, 219).

Militarizmin birçok tanımında ‘savaş’ ve ‘savaş hazırlığı’ ön plana çıkmaktadır. Örneğin, Michael Mann’a göre (1988, 124) militarizm “savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilir bir sosyal etkinlik olarak algılayan tüm yaklaşımlar ve kurumsal oluşumlardır.” Mann’ın tanımındaki ‘savaş hazırlığı’ ifadesi önemlidir zira militarizmin savaşlarla özdeşleştirilmesi, yalnızca savaş bağlamında düşünülmesi yanıltıcıdır. Geçtigimiz yüzyılda militarizm üzerine en kapsamlı çalışmalardan birini yapmış olan tarihçi Alfred Vagts’ın (1959, 15)deyimiyle, “militarizm savaş zamanından çok barış zamanında gelişir.” Başka militarizm tanımlarında, ordunun siyasal ve toplumsal hayatta etkin rol alması, sorunların çözümünde şiddet kullanımının meşru görülmesi, hiyerarşinin yüceltilmesi, erkekliğin şiddet kullanımı kadınlığın ise korunma ihtiyacı ile özdeşleştirilmesi gibi özellikler de vurgulanmaktadır (bkz. Shaw 1991, Lutz 2002, Enloe 2004).

Militarizmin en genel tanımlarından birini Avrupa tarihçisi Michael Howard (1976, 109) yapmıştır: “askeri altkültüre ait değerlerin toplumun egemen değerleri olarak algılanması.” Bu ifade biraz daha genişletilerek militarizm, askeri değer ve pratiklerin yüceltilmesi ve sivil alanı şekillendirmesi olarak tanımlanabilir. Ancak bu şekillendirmeyi tek taraflı, öznesi belli bir ilişkiyle sınırlı görmek yanlış olacaktır. Askeri darbelerde olduğu gibi bazı durumlarda ordu veya askeri kesim militaristleşme süreçlerinde doğrudan etkin bir rol oynarken birçok başka durumda militarizm, öznesi/özneleri belli olmayan, sivillerin aktif katılımı ve rızasını içeren süreçlerle yaygınlaşır. Bu tespitlerden yola çıkan araştırmacılar, son yıllarda militarizmi incelerken savaşlar ve askerler kadar ‘barış’ dönemleri ve ‘sivil’ pratikleri de ciddiye almaya başlamışlardır.

 

Ordu 

Militarizm tartışmalarında ön plana çıkan başlıkları incelemeye geçmeden önce ordu ve militarizm arasındaki ilişkiye kısaca bir göz atalım. Militarizm çalışmaları ile ordu çalışmaları birebir örtüşmemektedirler. Orduyu bir kurum olarak merkezine alan çeşitli araştırma alanları vardır. Bunların başında gelen Askeri Tarih, tarih disiplininin önemli bir alt dalıdır. Alfred Vagts’a göre Askeri Tarih militarizmi sorunsallaştırmak bir yana, orduların ve savaşların meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır (Vagts 1959, 26)(3). Bunun yanında 20. yüzyılın ikinci yarısında, orduya ilişkin kurumsal incelemelerde bulunan çalışmalar Ordu Sosyolojisi adı altında yaygınlaşmış; hatta bu alandaki araştırmaların bir kısmı bizzat orduların talebi ve desteğiyle gerçekleşmiştir.(4) Vagts’ın Askeri Tarih için yaptığı gözlemin büyük ölçüde Ordu Sosyolojisi alanı için de geçerli olduğu söylenebilir.(5) Bu alanda militarizm analizlerine çok ender rastlanması bunun en çarpıcı göstergesidir.

Siyaset Bilimi alanında gelişmiş olan ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmalarında da ordunun son derece merkezi bir yeri vardır. Ancak bu çalışmalarda Genelkurmay Başkanları, kuvvet komutanları ve diğer askeri karar alıcıların siyaset alanıyla ilişkileri ele alınırken ordu kurumu üstdüzey subaylarla sınırlandırılır. Orduların çoğunluğunu oluşturan erler ve ordunun iç yapılanması bu analizlerin dışında bırakılır.(6)

Militarizm çalışmalarına baktığımızda, bazı yazarların ordunun kendisini militarist bir kurum olarak ele aldığını ve orduların varlığına topyekün karşı çıktığını, başka yazarların ise orduyu devletin diger kurumlarından biri olarak değerlendirdiğini ve bu kurumun militarist ve militarist olmayan biçimlerde örgütlenebilecegini savunduğunu görürüz (bkz. Shaw 1991). Örnegin, tarihçi Alfred Vagts, sivil militarizm ile askeri militarizmi birbirinden ayırarak, askeri militarizmi, ordunun askeri çıkarlar değil askerlerin çıkarları yönünde hareket etmesi olarak tanımlamıştır (1959, 15). Bu görüşe göre, ordu bağlamında militarizm ancak askeri çıkarlardan sapıldığı ölçüde geçerlidir. Ordunun sivil hayata etki etmesi, askerlerin ve askeri değerlerin siyasette ve toplumsal hayatta yüceltilmesi ise sivil militarizm başlığında incelenmektedir.

 

Milliyetçilik: Zorunlu askerlik, Eğitim ve Toplumsal Cinsiyet

Son yıllarda yapılan militarizm tartışmalarında milliyetçilik merkezi bir yere sahiptir. Milliyetçilik ve militarizm son iki yüzyılın kaderini tayin etmiş, bunu yaparken de birbirlerini tamamlamış, içiçe geçmiş ideolojiler olarak ele alınırlar(7) . Bu ilişkiye iki ana eksende bakılabilir. Birincisi savaşlar, ulus-devletler ve modern milliyetçilikler eksenidir. Sosyolog Charles Tilly’nin (1985) gösterdiği gibi tarihsel olarak bakıldığında Avrupa’da modern, ulusal devletin kurulması savaşlar sonucunda olmuştur. Bu durum bağımsızlık savaşları sonrasında kurulan Üçüncü Dünya devletleri için de ulus-devletlerin doğduğu yer olan Avrupa için de böyledir. Bu yüzdendir ki belirli savaşlar (ve savaş meydanları) ulus-devletlerin simgeleri haline gelmiştir: Marengo, Austerlitz ve Jena Fransa’nın, Trafalgar Britanya’nın, 1812 zaferi Rusya’nın, Gravelotte ve Sedan Almanya’nın ulusal simgeleridir (Howard 1978:9). Türkiye için bu savaş Sakarya Savaşı’dır; daha geniş anlamıyla Milli Mücadele’dir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin savaş sonrasında kurulmuş olması onu, çoğu zaman düşünülenin aksine, dünya üzerinde biricik ve özel kılmaz. Hemen her ulus-devlet için savaşlar ve ordular kurucu bir rol oynamışlardır.

Milliyetçilik-militarizm ilişkisini anlamak açısından önemli ikinci bir eksen ise vatandaş orduları, zorunlu askerlik ve eğitim eksenidir. Ulus-devlet anlayışı yeni bir orduyu ve savaşma biçimini de beraberinde getirmiştir: vatandaş ordusu (citizen-army). Vatandaş ordularına ilk örneği Fransa vermiştir. 19.Yüzyılın başından itibaren Fransa’yı örnek alan Avrupa’da paralı askerlik üzerine kurulu imparatorluk orduları, yerlerini zorunlu askerlik görevine dayalı milli vatandaş ordularına bırakmaya başlamışlardır(8) . Bu ordular uluslaşmanın hem sonucu hem de aracı olmuşlardır. Sosyolog Eugen Weber’in (1976) deyişiyle, Fransa’da köylülerin “Fransız”a dönüşmeleri sürecinde askerlik ve eğitim merkezi rol oynamışlardır. Her iki pratik de 18. yüzyıldan itibaren önce Avrupa’da daha sonra (veya eşzamanlı olarak) başka coğrafyalarda özel alanlarından sıyrılıp belirli sınıfların tekelinden çıkmış, herkesi kapsayan (en azından niyet bazında) ve hatta “zorunlu” bir nitelik kazanmışlardır. Yeni bir “disiplin” anlayışının geliştirilip uygulandığı bu iki kurum aracılığıyla, aynı üniformayı giyen, aynı dili konuşan, aynı marşları söyleyen itaatkar ve üretken bedenler (Foucault 2000), milliyetçi ve sadık vatandaşlar yaratmak hedeflenmiştir (Mosse 1993).

Ulus-devlet sisteminin gelişimiyle yaygınlaşmış olan zorunlu askerlik uygulaması toplumların ve uluslararası ilişkilerin militaristleşmesinde önemli bir rol oynamış (Tolstoy 1905, Vagts 1959), eğitim kurumları da bu süreçte etkin olmuştur. Türkiye’de 1926’dan beri müfredatta bulunan zorunlu Milli Güvenlik Bilgisi (eski adıyla Askerlik) dersleri bu etkileşimin en çarpıcı örneklerindendir. Benzer uygulamalar başka ülkelerde de görülmüş, eğitimin militaristleşmesi önemli bir tartışma alanı yaratmıştır (bkz. Langdon-Davies 1919, Lutz ve Bartlett 1995). Eğitim felsefecisi John Dewey, Birinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’ndeki beden eğitimi derslerinin askeri eğitim amaçlı kullanılmasına karşı çıkmış, burada amaçlananın gençlerde savaşmayı teşvik edecek bir duygusal donanım yaratmak olduğunu savunmuştur (Dewey 1990, 124). Kısacası, zorunlu askerlik anlayışına dayalı vatandaş orduları ile ulus-devletler, militaristleşme ile uluslaşma, militarizm ile milliyetçilik modern dünyanın birbirini etkileyen, hatta şekillendiren kurum, süreç ve ideolojileri olmuşlardır diyebiliriz.

Zorunlu askerlik yalnızca “yurdun müdafaasına” yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek (ve kadınlar asker olmadığı için farklılaştıracak) bir uygulamadır. Bu farklılaşma, devlet eliyle yapılmış olması ve devlet kavramını toplumsal cinsiyet bazında biçimlendirmesi açısından toplumda yaşanan kadın-erkek farklılaşmasından ayrılır. Bu yolla erkeklik-devlet-askerlik arasında güçlü bir bağ kurulmuş, “en kutsal vazife” olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilmiştir (bkz. Enloe 1993 ve 2000, Feinman 2000, Altınay 2000). Kadınların bu kurguda iki ayrı konumları vardır: kutsanan annelik (özellikle de asker anneliği) ve istisnai durumlarda savaşçılık(9) . Bu konumlardan birincisi her kadın için her koşulda belirleyicidir. İkincisi ise izin verildiği ve ihtiyaç duyulduğu ölçüde mümkün olacaktır.

Militarizmin toplumsal cinsiyet bağlamında ilk analizlerinden birini 1938 yılında Virginia Woolf yapmıştır. Günümüzde yapılan feminist analizler de Woolf’la benzer bir çizgi izleyerek kadınların askerlik uygulamalarından ve savaşlardan dışlanmalarını sorunsallaştırırken çözümü kadınların da bu süreçlere katılmalarında değil, toplumsal hayatın, erkeklerin ve erkeklik anlayışının sivilleşmesinde aramaktadırlar(10) . Bu anlayışa göre farklı biçimlerde de olsa militarizm, kadınlara olduğu kadar erkeklere de zarar vermektedir. Birinci sınıf vatandaşlığın ve egemen erkeklik anlayışının askerlik ve savaşma üzerinden tanımlanması yalnızca kadınlar ve erkekler arasında bir ayrım yaratmaz, aynı zamanda sakat erkekler, eşcinsel erkekler ve vicdani retçiler gibi askere gitmeyen veya gidemeyen erkekleri de ikincil bir konuma indirger.(11) Güney Afrika’lı sosyolog Jacklyn Cock (1991, 91) erkekliğin şiddet ve saldırganlıkla özdeşleştirilmesini ‘zalim bir efsane’ olarak tanımlar ve şöyle devam eder: “Birçok erkek savaşa kahraman olma umuduyla gider. Oysa savaş, erkekleri her türlü bireysel özerklik, sorumluluk ve seçimden yoksun bırakarak onları iktidarsızlaştırır. Askeri eğitim, sorgulamadan itaat etmenin öğretildiği bir çeşit sosyal programlama işlevi görür. Savaşta erkekler kurta değil kuzuya dönüşürler; izler ve itaat ederler.” Benzer bir analiz yüzyılın başında yazar Leo Tolstoy tarafından yapılmıştır. Tolstoy’a göre (1905, 41) askerlik “içerdiği aşağılanma ve kaybın derecesi açısından eski zamanların kölelik koşullarıyla bile karşılaştırılamaz. ”

 

Ekonomi, Güvenlik, ve Uluslararası Siyaset 

Ekonominin militaristleşmesi 20. yüzyıl boyunca özellikle soğuk savaş döneminde gelişen ‘askeri-sinai kompleks’ bağlamında çok tartışılmıştır. Bu alanda yapılan çalışmalar, militarizm-kapitalizm ilişkisinin kuramsal olarak irdelenmesinden, silah lobilerinin siyasete etkilerine, uluslararası silah ticaretinden savunma sanayiinin kalkınmayla ilişkisine kadar geniş bir alana yayılmıştır (bkz. Shaw 1991). Türkiye’de de son yıllarda gelişen bu çalışmalar, OYAK’ın (Ordu Yardımlaşma Kurumu) özel konumuna ve savunma bütçelerine dikkat çekmektedir (bkz. Parla 1998, İnsel ve Bayramoğlu 2004).

Militarizm bağlamında son yıllarda gelişen bir başka önemli tartışma ‘güvenlik’ kavramı etrafında dönmektedir. Soğuk savaş döneminde yaygınlaşan ‘ulusal güvenlik’ anlayışı, soğuk savaşın bitmesiyle birlikte daha yoğun sorgulanmaya başlanmıştır. Başta Uluslararası İlişkiler disiplini olmak üzere sosyal bilimlerde yaygın olarak kullanılan ‘ulusal güvenlik’ kavramı bir yandan ‘Kimin güvenliği?’ ‘Ne tür güvensizliklerin pahasına?’ gibi sorularla yapısökümüne uğratılırken, bir yandan da yeni kavram arayışları ortaya çıkmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Uluslar veya ulus-devleti değil insanları merkezine alan ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerden çevre kirlenmesine, cinsiyetçilikten ırkçılığa pek çok bağlamda ‘güvensizlik’ üreten süreçleri aynı anda sorunsallaştıran ‘insan güvenliği’ kavramı gerek akademik tartışmalar, gerekse siyasal yapılar (örneğin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği) düzeyinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Uluslararası hukukun gelişmesi de militaristleşmiş güvenlik anlayışının sivilleşmesine katkıda bulunmaktadır.(12)

Soğuk savaşın sona erdiği, güvenlik anlayışının sivilleşmeye başladığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarının etkinlik kazanabileceğine dair umutların arttığı 1990’ların ardından dünya siyaseti tekrar hızlı bir militaristleşme sürecine girmiştir. 11 Eylül 2001 sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği oluşumlar önce Afganistan (2001), sonra Irak (2003) savaşlarıyla büyük yıkım ve kayıplara sebep olmanın yanı sıra uluslararası hukuk alanını ve Birleşmiş Milletleri işlevsizleştirmişlerdir.(13) Artık birçok düşünür, dünya siyasetinin yeni bir ‘imparatorluk’ çağına girdiğini, bu yeni dönemin belirleyici özelliklerinden birinin ise gerek uluslararası gerekse ulusal ve yerel düzlemde yıkıcı bir militarizm olduğunu savunmaktadırlar (Hardt ve Negri 2001, Chomsky 2003, Johnson 2004).

Kısacası, militarizm gerek 20. yüzyılı gerekse günümüz dünyasını anlayabilmek için ihtiyaç duyduğumuz ana kavramlardan biridir diyebiliriz. Böyle olmasına karşın bu kavramın yaygın olarak kullanılmaması düşündürücüdür. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Birincisi, feminist düşünür Cynthia Enloe’nun (2004) ısrarla vurguladığı gibi militarizm –diğer ideolojiler gibi- normalleştiği ölçüde etkin olur. İçerdiği değerler ve varsayımlar normalleştikleri sürece sorgulanmazlar; hatta görünmez kalırlar. Militarizmin yaygın ama militarizm analizlerinin seyrek oluşunun önemli bir sebebi militarizmin toplumsal hayat kadar entelektüel hayatta da normalleşmiş olmasıdır diyebiliriz(14) . İkinci bir sebep milliyetçiliğin gündelik hayatın ve kimliklerin şekillenmesindeki rolünde aranabilir. Milliyetçiliğin birçok ifadesi militarizmi normalleştirme işlevi görür. Örneğin Türkiye’de zorunlu askerlik, vatandaşlık sözleşmesinin bir maddesi olarak değil, ‘ordu-millet’ teziyle, milletin özü olarak tanımlanmıştır. Bu kültürelleştirilmiş askerlik kurgusu zorunlu askerliği tartışmayı zorlaştırmaktadır (bkz. Altınay ve Bora 2002). Militarizmin anlaşılması ve eleştirilmesi yönündeki üçüncü bir engelin cinsiyetçiliğin yaygınlığı olduğu söylenebilir. Militarist değerler ve pratikler (örneğin askerlik) erkeklikle özdeşleştirildiği ölçüde onları sorgulamak hakim erkeklik anlayışını sorgulamayı gerektirmektedir. Feminist eleştirinin ve analizin gelişmesiyle birlikte militarizmin daha yaygın gündeme gelmesi rastlantısal değildir. Son olarak, militarizmin görünür kılınması önündeki engellerden bir başkası muhalif siyasi kültürlerin militarizminde aranabilir. Antimilitarizm yüz yıllık tarihi boyunca sağ siyasi hareketler kadar sol siyasi hareketler tarafından da yadırganmış, yok sayılmıştır. Militarizm eleştirileri ağırlıklı olarak tek taraflı (egemen siyasete yönelecek şekilde) yapılmış, muhalif siyasi oluşumların militaristleşmesi çok ender sorunsallaştırılmıştır.(15)

(1) Türkçe’de bu kavramın neden militarizm olarak yerleştiği ve neden ordu veya asker kavramları üzerinden üretilmiş herhangi bir analitik veya eleştirel kavramın olmadığı tartışılmaya muhtaç sorulardır.

(2) Bazı tartışmalar çerçevesinde ayrışmışlar; örneğin, militarizm siyasal alanla, militarizasyon ise silahlanma ile özdeşleşmiştir (bkz. Shaw 1991).

(3) Benzer analizler için bkz. Scarry 1985, Shapiro ve Hayward 1996.

(4) 1973 yılından beri çıkmakta olan Journal of Political and Military Sociology Ordu Sosyolojisi alanının ana yayın ayaklarından birini oluşturmaktadır.

(5) Uluslararası İlişkiler disiplini için de benzer eleştiriler yapılmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Şüphesiz aynı zamanda her iki alanda da militarizm tartışmalarına önemli katkılar olmuştur.

(6) Türkiye’de sivil-asker ilişkilerine dair burada bahsedilen zaaflara teslim olmayan nüanslı bazı analizler bkz. İnsel ve Bayramoğlu 2004.

(7) Bu bölümdeki analizler daha önce yayınlanmıştır: Altınay ve Bora 2002. Benzer analizler için bkz. Altınay 1999, 2000, ve 2003; Sinclair-Webb 2000.

(8) Bu çerçevede yapılmış önemli bir çalışma için bkz. Zürcher 2003.

(9) Bu istisnaların en çarpıcı örneklerinden biri Dersim’in bombalanmasına katılarak dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen’dir (bkz. Altınay 2000).

(10) Bunun yanında kadınların ordulara katılımlarının artması gerektiğini savunan ve ‘liberal feminizm’ olarak adlandırılabilecek bir akım da vardır.

(11) Türkiye’de de 1990’lardan bu yana bu ilişkileri sorunsallaştıran bir vicdani ret hareketi gelişmiştir (bkz. Altınay 2004). 2005 yılında tutuklanan gay hakları savunucusu ve vicdani retçi Mehmet Tarhan üzerinden bu konu daha yoğun tartışılmaya başlanmıştır (bkz. www.bianet.org ve www.savaskarsitlari.org)

(12) Etkinliği henüz tartışmalı olsa da Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin kurulması veya Pinochet’nin başka bir ülkede tutuklanması gibi gelişmeler hukuki bağlamda insan güvenliğinin ulusal güvenliğin önüne geçmesi yolunda atılmış önemli adımlardır.

(13) Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma için bkz. www.worldtribunal.org

(14) Türkiye’de militarizm olgusuna ilk dikkat çeken düşünürlerden biri Taha Parla olmuştur (1991 ve 1998). Araştırmacı Serdar Şen’in çalışmaları da bu alandaki ilklerdendir (1996, 2000). Birikim Dergisi ve 2004’te Ahmet İnsel ve Ali Bayramoğlu (2004) tarafından derlenen Türkiye’de Ordu kitabı, ordu ve militarizm çalışmalarının derlenip yaygınlaşmasına önemli katkılar yapmışlardır.

(15) Şüphesiz ki bunu söylerken antimilitarist analizlerin katkılarını azımsamak gibi bir niyetim yok. Yalnızca, neden daha fazla yaygınlaşamadıklarını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye bağlamında her türlü militarist oluşuma eleştirel bakan bir çalışma için bkz. Ülker ve Üsterci, 1998.

Kaynakça: 

Altınay, Ayşe Gül. 2004. The Myth of the Military-Nation: Militarism, Gender, and Education in Turkey. New York: Palgrave Macmillan.

Altınay, Ayşe Gül. 2003. Militarizm ve Insan Hakları Ekseninde Milli Güvenlik Dersi. In Ders Kitaplarında Insan Hakları: Tarama Sonuçları, eds. Betül Çotuksöken, Ayşe Erzan, and Orhan Silier, pp.138-157. Istanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Altınay, Ayşe Gül. 2000. Vatan, Millet, Kadınlar. Istanbul: İletişim Yayınları.

Altınay, Ayşe Gül. 1999. Askerlik ve Eğitim. Birikim 125/126 (September/October): 200-208.

Altınay, Ayşe Gül ve Tanıl Bora. 2002. “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik” Milliyetçilik:

Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 4 içinde, der. Tanıl Bora, s. 140-154. Istanbul:

İletişim Yayınları.

Andreski, Stanislav. 1968. Military Organization and Society. London: Routledge and Kegan Paul.

Chenoy, Anuradha M. 1998. “Militarization, Conflict, and Women in South Asia,” The Women and War Reader içinde, der. Lorentzen, Lois Ann ve Jennifer Turpin, s.101-110. New York: New York University Press.

Chomsky, Noam. 2003. Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. New York: Metropolitan Books.

Cock, Jacklyn. 1991. Colonels and Cadres: War and Gender in South Africa. Cape Town: Oxford University Press.

Cohen, Eliot A. 1985. Citizens and Soldiers: The Dilemmas of Military Service. Ithaca and London: Cornell University Press.

Dewey, John. 1990. “On Military Training in Schools,” John Dewey: The Later Works, 1925-1953 içinde, der. Jo Ann Boydston. Carbondale: Southern Illinois University Press.

Enloe, Cynthia. 1993. The Morning After: Sexual Politics at the End of the Cold War. Berkeley: University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2000. Maneuvers: The International Politics of Militarizing Women’s Lives. University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2004 [2000]. “Feminizm, Milliyetçilik ve Militarizm” Vatan-Millet-Kadınlar içinde, der. Ayşe Gül Altınay. Istanbul: İletişim Yayınları.

Feinman, Ilene Rose. 2000. Citizenship Rites: Feminist Soldiers and Feminist Antimilitarists. New York: New York University Press.

Foucault, Michel. 2000. Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Istanbul: İmge Yayınları.

Hardt, Michael ve Antonio Negri. 2001. İmparatorluk. Çev. Abdullah Yılmaz. Istambul: Ayrıntı Yayınları.

Howard, Michael. 1978. War and the Nation State. Oxford: Clarendon Press.

İnsel, Ahmet ve Ali Bayramoğlu (der.). 2004. Bir Zümre, Bir Parti: Türkiye’de Ordu. Istanbul: Birikim Yayınları.

Johnson, Chalmers. 2004. The Sorrows of Empire: Militarism, Secrecy, and the End of the Republic. New York: Metropolitan Books.

Liebknecht, Karl. 1917. Militarism. New York: B.W. Huebsch

Lutz, Catherine. 2002. “Making War At Home in the United States: Militarization and the Current Crisis”. American Anthropologist, 104(3):723-735.

Lutz, Catherine. 2001. Homefront: A Military City and the American 20th Century. Boston: Beacon Press.

Lutz, Catherine ve Lesley Bartlett. 1995. “JROTC: Making Soldiers in Public Schools”. The Education Digest 61(3)9-14.

Mann, Michael. 1988. States, War and Capitalism: Studies in Political Sociology. Oxford and New York: Basil Blackwell.

Mosse, George L. 1993. Confronting the Nation: Jewish and Western Nationalism. Hanover and London: Brandeis University Press.

Parla, Taha. 1998. Mercantile Militarism in Turkey, 1960-1998. New Perspectives on Turkey. 19 (Fall):29-52.

Parla, Taha. 1991. Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt:2: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Istanbul: İletişim Yayınları.

Posen, Barry R. 1995. “Nationalism, the Mass Army, and Military Power,” Perspectives on Nationalism and War içinde, der. L. Comaroff ve P. C. Stern, J. Luxembourg, Gordon and Breach Publishers.

Scarry, Elaine. 1985. The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World. Oxford, Oxford University Press.

Shapiro Michael J. ve Hayward R. Alker (der.). 1996. Challenging Boundaries: Global Flows, Territorial Identities. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Shaw, Martin. 1991. Post-Military Society: Militarism, Demilitarization, and War at the End of the Twentieth Century. Philadelphia: Temple University Press.

Sinclair-Webb, Emma. 2000. “‘Our Bülent is Now a Commando’: Military Service and Manhood in Turkey”. Imagined Masculinities: Male Identity and Culture in the Modern Middle East içinde, der. Mai Ghoussoub and Emma Sinclair-Webb, s. 65-91. Londra: Saqi Books.

Şen, Serdar. 2000. Geçmişten Geleceğe Ordu. İstanbul: Alan Yayıncılık.

Şen, Serdar. 2005 [1996]. Cumhuriyet Kültürünün Oluşum Sürecinde Bir İdeolojik Aygıt Olarak Silahlı Kuvvetler ve Modernizm. Istanbul: Nokta Kitap.

Tilly, Charles. 1985. “War Making and State Making as Organized Crime,” Bringing the State Back In içinde, der. P. B. Evans, D. Rueschemeyer ve T. Skocpol, Cambridge University Press.

Tilly, Charles. 1992. Coercion, Capital, and European States, AD 990-1992. Cambridge, Blackwell.

Tolstoy, L. 1905. “Patriotism and Government”. Classics of International Relations içinde, der. J. A. Vasquez. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall.

Ülker, Ferda ve Coşkun Üsterci (der.) 1998. Şiddet Kültüründe Şiddetten Arınmış Eylem. Izmir: Ilke-SKD Yayınları.

Vagts, Alfred. 1959 [1937]. A History of Militarism: Civilian and Military. Meridian Books, Inc.

Weber, Eugen. 1976. Peasants Into Frenchmen: The Modernization Of Rural France, 1870-1914. Stanford: Stanford University Press.

Weldes, Jutta, Mark Laffey, Hugh Gusterson, ve Raymond Duvall (der). 1999. Cultures of Insecurity: States, Communities, and the Production of Danger. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Woolf, Virginia. 1938. Three Guineas. San Diego: Harcourt.

Zürcher, Eric Jan (der.). 2003. Devletin Silahlanması: Ortadoğu’da ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik (1775-1925). Çev. M. Tanju Akad. Istanbul: Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Kaynak: Kavramlar Sözlüğü-I (Özgür Üniversite Yayınları)

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=6&ArsivAnaID=29713

 

 

Anti-militarizm – Pınar Selek-Oğuz Sönmez

 

Militarizme, militarizmin dayandığı egemenlikler sistemine karşı bir özgürlük savunusu olan anti militarizm, aynı zamanda tutarlı bir savaş karşıtlığıdır. Savaş araçlarının üretim ve transferine, nükleer-kitle imha silahlarına, uzayın askerileştirilmesine, askeri organizasyon ve yapılanmalardaki stratejilerin, “terör” gerekçesiyle, “sivil” hayatı daha çok içeren ve tehlikeli hale getiren değişimine, askeri sanayinin “sivil”leşmesine ya da ekonomik yapının askerileştirilmesine dikkat çeker. Anti militarizm, belirli savaşların değil, savaşın karşıtlığıdır. Dolayısıyla ilkeleri vardır. Nedeni ya da gerekçesi ne olursa olsun, politikanın bir yöntemi olarak savaşı olumsuzlar. Savaşı, haklı-haksız diye kategorilere ayırmadan reddeder. Bu reddediş, sınıfsal, cinsel, kültürel çıkarlar nedeniyle değil, ahlaki ve politik nedenlerle alınan bir tavırdır. Dolayısıyla, anti militarist, politik tutum olarak savaşmadığı gibi, öldürmeyi öğrenmeyi, askere gitmeyi, orduya ve yan kuruluşlarına hizmet etmeyi de reddeder. Vicdani ret tavrı, savaşın bir unsuru olmanın reddedilmesi nedeniyle, savaş karşıtı çizginin bir gereği ve mesajıdır.

Anti militarizm, askeri aygıtların, askeri uygulama ve politikaların yanında, militarizmin zihniyetine, yapısına, yöntemlerine, işleyişine, politikalarına ve toplumsal-siyasal dayanaklarına karşı çıkan politik bir duruştur.

Şiddeti de kökten sorgulayan anti militarizm, şiddetin kurumsallaşmış hali olan iktidara, gündelik yaşamın kulisinde depolanmış şiddetin örgütlenip sistematikleşmesine, ordulaşmasına, devletleşmesine, yani militarizme yönelik bir ret çıkışıdır. İktidarlar arası ittifakın ya da içkinliğin politik kurumsallaşması olan devleti ve onun “sivil” uzantılarını militarizmden ayrı görmez. Kamusal otoritenin sosyal otoriteyle bütünleşme noktalarını tespit eder. Bu çizgi, militarizmi, toplumsal iktidarların sarmalanarak devlet mekanizmasında yoğunlaştıkları bir sistemde, cinsiyetçilik – milliyetçilik -heteroseksizm – sakat dışlama – insan merkezlilik – sömürgecilik gibi tüm iktidar türlerinin bileşkesi, iktidarlar ittifakının kalesi olarak ele alır. Buna göre, geleneksel tahakküm pratiklerini kombine edip etkilerini iyice arttıran militarizm, iç içe olan mikro iktidarlardan beslenir ve tüm iktidarları en ideal, en yoğunlaşmış bir şekilde kendi laboratuarında yeniden üretir. Toplumsal yaşama militer değerlerin ve gündemlerin nasıl hâkim olduğunu sorgulayan anti militarizm, militarist düşünce ve politika üretiminin ayrılmaz bir parçası olan cinsiyet ilişkilerine özel bir önem atfeder. İnsanı tutsak eden tüm iktidar ilişkilerini reddeden anti militarizm, ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal bir yapıya sahip olan ve çok etkenli bir süreç olan militarizme karşı, tek bir kimliği merkeze oturtarak değil, farklı hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerini sorgulayarak mücadele eder. Kültürel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm değişimleri izleyerek emek sömürüsü, cinsiyetçilik, insan merkezlilik, heteroseksizm, yaş hiyerarşisi, milliyetçilik gibi iç içe işleyen, söylemlerini ortaklaştıran, kimlik ve değerlerini birlikte kurgulayan, birbirine içkinleşen iktidar biçimlerini çözümler. Bu anlamda, tahakküm karşıtlığını da içeren anti militarizm, özgürlük için tüm toplumsal ilişkilerin anti militarist bir perspektifle yeniden sorgulanması, insanın toplumsallığında sıkıştığı zincirlerin tek tek kavranması gerektiğini savunur. Okullar, kışlalar, hastaneler, toplama ve çalışma kampları, hapishaneler, çocuk esirgeme kurumları, işyerleri, psikiyatri merkezleri, gemiler, manastırlar gibi alanları insanı vesayet altına alan kurumları sorgular.

Militarizmin, toplumsal yaşamın güvenlik algılamalarıyla biçimlendirilmesi olarak da kavranırsa, anti militarizm, “güvenlik mi özgürlük mü?” sorusuna “özgürlük” cevabı verecektir. Oysa mevcut yaşam koşullarında, özgürlük değil, “zorunlu” sayılan güvenlik bir gerçektir. Bu durumda, anti militarizm, var olan gerçeğin dışında gelişen bir arayıştır, gerçekliğe isyandır.

Anti militarizm, askeri değer ve pratiklerin yüceltilmesine, devlet organizasyonlarına, itaat mekanizmalarına ve militarizasyona karşı, birey iradesini ve doğayı savunur. “Toplum mu, birey mi” sorusuna “birey” yanıtı veren anti militarizm, hiçbir toplumsal tasavvur kurgulamaz.

Her türlü askeri örgütlenmeye, bu örgütlenmenin toplum üzerindeki hegemonyasına, örneğin askeri yargılamalara karşı duran anti militarizm, ekonominin militarizasyonuna, toplumun geniş kesimlerine uygulanan bütün seferber etme ve disiplin altına alma tekniklerini de çözümler. İktidar, aynı zamanda kutsalın yönetimidir. Militarizm, çeşitli kutsallıklar aracılığıyla, tüm şiddet biçimlerini, kendi varlığı adına meşrulaştırır ve toplumsallaştırır. Anti militarizm, egemenlik sistemine hizmet eden tüm kutsallıklara karşı bir özgürlük çizgisidir.

Anti militarizm, şiddetin etkin kullanımını, her türlü gözetleme ve denetleme yöntemlerine, bedenlerin işleve göre etkin konumlanmasını sağlayan, kişi üzerinde sosyal denetim kuran disiplin sistemine karşı mücadele eder. Ötekileştirme, dışlama, kapatma, düzenleme, rehabilitasyon, terbiye etme, asimilasyon, ayrımcılık, kendine bağlama, toplumsal mühendislik gibi şiddet biçimlerini reddeder. Her türlü biçim vermeye, şekillendirmeye, davranış-giyim-dil kalıplarına, davranışların kodlanmasına karşı çıkar. Bilimin egemenlik aracına dönüşmesine, insanların normalleştirilip üretim mekanizmasına katılmasına, disiplin kurucu güçlerin her türlü operasyonlarına, politik ortopediye, disiplin toplumuna karşı durur, itaat üretimine karşı itaatsizliği öne çıkarır.

Özgür bir yaşam için, devlet kimliğinden sıyrılmayı savunan anti militarizm devlet odaklı olmayan bir yaşam anlayışında yoğunlaşır. Buna göre, devlet aşılmadan ya da buna göre anti militarist bir hat çizmeden yapılacak her çalışma, iktidar aracı haline gelir, iktidarı besler, güçlendirir.

Özgürlüklerin, tarihin hiçbir evresinde görülmeyecek bir biçimde sınırlandığı, toplumsal iktidarların daha derin, daha bilimsel, daha ince yöntemlerle, toplumsal denetimi ve yönlendirmeyi sağlayabildiği Küreselleşmeyle birlikte, anti militarizm, yeniden yapılanan devletin yeni işleyişini çözümleyerek yeni iktidar mekanizmalarına, “insan güvenliği” söylemiyle gelişen yeni kontrol sistemlerine karşı durur.

Anti militarizm, tutarlı bir özgürlük savunusudur. Anti militarist olmadan, insan-doğa, insan-toplum, toplum-devlet ilişkilerine alternatif bir cevap oluşturmanın, siyaset mekanizmaları konusunda bir şey söylemenin koşulunun olmadığını, militarizm çözülmeden, buna karşı bir perspektif geliştirmeden sağlanacak bir “kurtuluşun”, özgürlük arayışına hizmet etmeyeceğini savunur.

Anti militarizm, militarizmin, aklın işleyişine, üsluba ve söyleme yansımasına yönelir. Örneğin pratik ve düşünsel merkeziyetçiliği hayatın her alanında aşmaya çalışır.

Anti militarizm, şiddetten arınma, barışçıl yaşam ve özgürlük ahlakı geliştirme arayışıdır. İktidarın ürettiği şiddetin aşılmasının, aynı zamanda iktidarın ihtiyaç duyduğu itaatin, işbirliğinin, rızanın, edilgenliğin ve uyumun aşılması olarak görür. Buna göre, şiddetin aşılması, çatışmanın aşılması değildir. İktidar, en baskıcı rejimlerde bile, tahakküm edilenlerin rızasına dayanıyorsa, şiddetten arınma, aynı zamanda iktidarın ihtiyaç duyduğu itaatin, işbirliğinin, statükonun, rızanın ve uyumun aşılması sürecidir. Bu süreçte gerçekleşecek çatışmaların tarzı üzerinde durulur. Şeffaflık, iç tutarlılık, kendini karşı tarafın yerine koyma, karşısındakini kabul etme, değişime hazır olma gibi ilkelerin hayata geçirilmesi, çatışmanın şiddetten arınmasını ve çözüme daha kolay ulaşmasını sağlar.

Anti-militarizm; kendi örgütsel işleyişinde, hiyerarşiyi, otoriteyi ve ayrımcılığı dışlayan bir anlayışı geliştirmeye çalışır ve karar almada konsensüs yöntemini savunur. Konsensüs; sanılanın aksine bir uzlaşma değildir. Ortak ve özgür irade temelinde, bütün muhatapların kabul edebileceği kararlar almak olarak tanımlanan konsensüs, farklı görüşlerin ifade edilmesinin, katılımın ve paylaşımın yeni fikirler için bir zenginlik yarattığının benimsenmesidir. Hedef; tahakkümsüz ve şiddetsiz bir yöntem uygulayarak, azınlığın yok sayılmamasını, ezilmemesini sağlamaktır. Her birey diğerinin farklılığını, çözüm önerilerini kabul etmelidir. Böylece, farklılıkların olumlu bir şekilde değişebilmesi imkânı ortaya çıkabilir. Burada tek ön koşul; grubun benzer bir siyasi anlayışa ve aynı hedefe yönelmiş olmasıdır.

Anti-militarizm, vicdani ret örneğinde olduğu gibi, eylemlerinde itaatsizliği, bir yöntem olarak benimser. İtaatsizlik, toplumsal değişimin ya da bireyin kendi yaşamını özgürce sürdürme arzusunun önüne geçen/geçirilen gelenek, buyruk, hukuk gibi statüko yapılarına karşı geliştirilen bir direnmedir.

Anti militarist itaatsizlik, şiddet içermez, meşruiyetini yasalardan değil, toplumun adalet duygusundan alır, eylemin amaç ve biçimini açık, anlaşılır bir şekilde ortaya koyar, çifte standarda düşmemeyi, bir sistem projesi sunmamayı esas alır. Hukuk sisteminin ya da otoritenin kabulünü değil aksine var olan statükoya karşı bir direnmeyi ifade eden itaatsizlik tutumunun özneleri, eylemin sonuçlarına katlanmaya hazırdır. Dolayısıyla anti militarizm, bilinçli ve ahlaklı özneler tarafından sergilenen politik bir tutumdur.

Kaynak: Kavramlar Sözlüğü -II (Özgür Üniversite Yayınları)

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=36778