yazılarröportajTuncer Bağışkan'ın hayat hikayesi... - Sevgül Uludağ
diğer yazılar:

Tuncer Bağışkan’ın hayat hikayesi… – Sevgül Uludağ

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıyeniduzen.com

Sevgül Uludağ: Hiç beklenmedik biçimde, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz değerli araştırmacı-yazar, arkeolog Tuncer Hüseyin Bağışkan abimizi, 2005’te onunla bu sayfalar için yaptığımız geniş bir röportajla anmak istiyoruz…

“Lefkoşa’nın belleğine yolculuk” başlıklı bir dizi röportaj çerçevesinde, Tuncer abimizle de konuşmuştuk… Bu röportajında bize hayatını ve Lefkoşa’yı anlatmıştı… Tuncer abimizle bu röportajımız Kasım 2005’te YENİDÜZEN’de yayımlanmıştı…

Röportajımız, “Ömerge mahallesinde doğan, Kaymaklı’da büyüyen Tuncer Bağışkan anlatıyor: Ömerge mahallesinde Karagöz oyunları” başlığını taşıyordu.

Tuncer Bağışkan, bir kuşağın, çocukluğunu ve gençliğini yaşayamamış bir kuşağın simgesi gibi… Lefkoşa’da doğmuş, büyümüş – ilk gençlik yılları mevzilerde geçmiş… Onu tanımayan yok gibi… Kıbrıs’ın tarihi ve kültürel mirasının korunması için ömrünü mücadele içinde geçirmiş… Eski eser kaçakçılıklarını ya da tarihi-kültürel mirasımızın nasıl yok edilmekte olduğunu onun kaleme aldığı yazılardan okuyoruz…

Onunla Kumsal’daki evinde Lefkoşa’yı konuşuyoruz.

Röportajımız şöyle:

Soru: Tuncer bey, hangi sene doğdunuz?

Tuncer Bağışkan: 21 Ocak 1947… Biz o zaman Ömerge mahallesinde oturuyorduk… Ömerge mahallesi dediğim, Ömerge camisinin hemen arkasında otururduk…

Soru: Şimdi Rum tarafında kaldı…

Tuncer Bağışkan: Evet…

Soru: Karışık bir mahalle miydi orası?

Tuncer Bağışkan: Türk ve Rum mahallesiydi orası… Belediyede çalışan Eşref Beyler orada otururdu, Onbeşoğlu vardı kırtasiyeci, oralarda otururlardı, Pervin teyzem otururdu, Peyker teyzem otururdu… Bir Münevver hanım vardı, o otururdu… Küçüklük aklımla hatırlayabildiğim kadarıyla bunlar vardı…

Soru: Babanız imam mıydı?

Tuncer Bağışkan: Yok, esasında benim babam kunduracıydı… Biliyorsunuz, o dönemde kunduracılık, Türklere özgü bir meslek dalıydı… Ancak İkinci Dünya Savaşı gelince, kunduracıların çoğu işsiz kaldı. Bu insanlar işsiz kalınca, mesela babamın örneğinde olduğu gibi, askere yazıldı… Babamın adı Hüseyin Nevzat Hasan… Annemin de Ayşe Hüseyin…

Soru: İkisi da Lefkoşalı mıydı yoksa birceez köyden mi geldiydiler?

Tuncer Bağışkan: Babam esasında Mitsadalı idi, annem İstincolu, Baflı idi. Ancak biliyorsunuz o dönemde çok fakirlik olduğu için, çoğu Baf köylerinin insanları, yerlerini bırakmak suretiyle Lefkoşa’ya gelip yerleşmek, hatta bazıları, kız çocuklarını besleme olarak vermek için gelirdi… Dedem Mitsada’dan kaçıp buraya geldiği zaman arabacılık yapmaya başladı, katır arabası varmış o zamanlarda… Katır arabası sahibi olmak, bir avantaj sayılıyormuş çünkü o dönemlerde İngilizler yolları asfaltlarlardı ve benim Hasan dedem de, epeyi de güzel para kazanırmış… Parası güzelmiş galiba.

Soru: Bütün sömürgeciler de yol yapmayı sever galiba!…

Tuncer Bağışkan: Kayıtları da karıştırdığım zaman, mesela bir köyün yanından bir yol geçecekse, o köyün insanlarını da alırlarmış ve orada ücretsiz olarak çalıştırırlarmış. Yani öyle bir kayıtlar da bulabildim ve ilginç geldi bana, böyle bir angarya çalıştırma! Babam o zaman kunduracılığı öğrendi, kardeşi de kunduracıydı esasında…

Soru: Dükkanları neredeydi?

Tuncer Bağışkan: Dükkanları yoktu bunların, daha ziyade başkalarının yanında çalışıyorlardı. Mesela son Kamil Tuncel beyin sendikacılıkla ilgili son kitabını okudum. Amcam Halil Dinçer’di – Kamil Tuncel, bu kitabında, ustalarından birinin de o olduğunu ve PEO’da idareci pozisyonda birileri olduğunu yazıyor. Bu da çok hoşuma gitti. Tabii, daha sonraki dönemlerde amcam Kıbrıs’tan kaçmak durumunda kaldı, o kaçtı, biliyorsunuz, kaçmayanların durumunun da ne olduğunu… Öyle bir olay oldu. Babam esasında kunduracılıkta işsiz kaldığı için 46 yılında askere yazıldı. Süveyş’e gitti… İzinli geldi buraya, sonra ayrıldı, ben 1947’de doğdum – geldiği zaman beni hazır buldu. Sık gelme yoktu o dönemlerde. Annemin söylediğine göre ben Genel Hastane’de doğdum… Ablam Selma, benden 2 yıl büyüktür. O evde doğmuş, ben hastanede doğdum. Babam, Ömerge’de iç güveyisiydi. Hacıyorgacis Gornesius’un – o şu anda müzedir – yanındaki dar sokağın içerisinde kalıyorduk… Komşularımız arasında üç Türk vardı, öbür komşularımızın hepsi Rum’du… 53 yılındaki depremi hatırlarım… 53 yılındaki depremde, bir duvar kenarındaydım… 5-6 yaşlarındaydım ama o beni öyle bir etkilemişti ki onu hala daha unutmam… Duvarın böyle dibine sindiydim – zaten annem bağırıyordu, “Duvarın yanında kal!” diye… Duvar çökseydi, altında kalacaktım, o başka mesele! Şiddetliydi esasında o deprem…

Biz Ömerge’de kalırken, belli bir süre sonra Vali Konağı diye bir yere gönderdiler bizi… Drus diye bir adam vardı – bu Drus daha sonra Ağırdağ’a geldi ve hayvan yetiştirirdi, koşu atları yetiştirirdi. Babam onun yanında çalıştı, sonra biz gene Ömerge’ye geldik.

Ömerge’de hatırladığım, Rumlar’la pek kavgamız yoktu… İşte Rumlar-Türkler kavga etsin gibi bir şeyler yoktu… Yalnız hep hatırlarım: anneciğim, nenem, böyle kapının önünde oturur, ya bir şey örerler, ya fasulye, mulihiya ayıklarlardı, bunun gibi bir şeyler yaparlardı. Ama hep öğlenden sonra, insanların kapıların önüne çıkıp da oturduklarını hep anımsıyorum… O çok güzel bir anımdır…

Bir keresinde bir Rum kızı vardı, onu biraz tahrik ettik, yılbaşı günlerinde oyuncak silahla bir şeyler yaptık, orasına burasına – o da eline bir demir geçirdi – dudağımın üstündeki bu işaret oradandır! Zaten kaç yaşındaydık biz? 5 yaşında! Türk-Rum kavgasına girmeyen bir olaydı! Ablam da bunu çok iyi hatırlar, Karagöz oyunlarını hatırlıyoruz…

Şimdi bazı geceler, Rumlar gelirdi, Karagöz oyunu oynatırlardı bu Hacıyorgacis Gornesius’un evinde bir bahçelik vardı, orada… Ve bu insanlar gelirdi geceleri, biz soğan, patates falan verirdik ve seyrederdik…

Soru: Yani soğan-patates karşılığı seyrederdiniz!

Tuncer Bağışkan: Evet! Evden alırdık bunları! Çok hoşumuza giderdi, gülerdik, eğlenirdik!…

Soru: Türkçe miydi, Rumca mı?

Tuncer Bağışkan: Hatırladığım kadarıyla hareketlere gülüyorduk – tabii tiplere de! Gollidiri tipleri vardı içinde – bizde Karagöz-Hacivar vardır ya, onların bir de Gollidirileri vardır! Ancak bir kitabı okurken, bu Ömerge hamamının içerisinde çalışan bir Rum’un o bölgede dolaşmak suretiyle Karagöz oynattığını öğrendim… Belki da oydu… Tabii neydi? Suna teyzem de vardı benimle ve ablamla – biz hırsızlama alırdık evden soğan ve patatesi… Hırsızlama aldığımız için, bir gün hatırlarım, babam bir güzel dayak attı bize! Çünkü soğanları, patatesleri, götürürdük Karagöz oyununa verirdik! Böyle güzel bir olaydı…

Gece lambalar yanardı, bizi balkonlara çıkışında yüksek merdiven ayakları vardı, onun üzerinde dizerdi bizi ve karşı tarafta oynatırdı… Gornesius hakkında o zaman hiçbir şey bilmezdik – babamız bize “Burası harabedir, insanları yakalarlardı, burada kazığa oturturlardı, tehlikelidir, hortlaklar var” şu bu derdi – biz bu harabelerden mümkün olduğu kadar kaçardık… Meğersem Osmanlı döneminde, orasının sahibi bir Dragoman’dı… Osmanlı adına para alan bir kişiydi.

Soru: Belki de Gornesius İtalyan ismidir…Latin yani…

Tuncer Bağışkan: Latin kökenli… Zaten o dönemde biliyorsunuz, Dragoman olabilmek için, para toplayabilmek için, Osmanlı bu insanların Türkçe’yi, Rumca’yı iyi bilmesini ve bir de eğitiminin çok güzel olmasını isterdi… Osmanlı’nın onayıyla yani padişahın fermanıyla bu insanlar Dragoman olabilirdi. Çok muteber insanlar olması lazımdı çünkü toplumun içinde, Osmanlı’yla Kilise bir pazarlığa giderdi ve Kilise ile Osmanlı’nın arasında bir bağdı Dragoman… O topluma kabul ettirirdi, bu kadar vergi verin diye ve o da ara yerde bir komisyonluk falan alırdı… Güzel bir konaktı… Son gittim gördüm orasını – gerçekten güzel olmuş. Şimdi restore ettiler ve müze olarak açtılar. O dönemden hatırladığım bir de, yılbaşı günlerinde Ayvasili törenleri… Her daima yeniyıl geldiğinde işte çalgıcılar, Ayvasili kıyafeti giyen insanlar, işte çocuklar arkalarında heşehalar çekerek evleri dolaşırlardı ve kapıların önünde keman filan çalarlardı ve insanlardan para toplarlardı… Hepsinin evinin önünde dururdu ama en çok hatırladığım, o kuyruğun içerisinde obir Rum çocuklarıyla koşturup da heşahe çekme! O dönemleri hiç unutmam…

Soru: Rum çocuklarla oynardınız herhalde… Rumca’yı ufak-tefek, ilk orada mı alıştıydınız?

Tuncer Bağışkan: 7 yaşındaydım, zaten Rum komşularımız olduğu için, onların konuşmalarını duya duya öğrendiydik yani… Ancak 7 yaşından sonra, biz ayrıldıydık… Babamın kayıtlarını buldum. 1955 yıllarına doğru, 1954-55 yıllarında, babamın bir Rum arkadaşı vardı, Kaymaklı’da yapacağımız evlerin planlarını çizmiş. O dönem herhangi bir kaygı yoktu, işte “Bir Türk mimara gidelim da plan çizelim” filan şu bu… Herkesin bir dostu vardı o tarafta, Rum-Türk farketmezdi…

Soru: Kaymaklı’da arsa aldıydı da ev mi yaptırıyordu babanız?

Tuncer Bağışkan: Evet… İç güveyisiydi babam… Bilmiyorum, o dönemlerde babamlar bir şeyler mi sezinledi? Türk-Rumlar arasında… Ahbapları da vardı esasında, babam o zaman vardiyandı… Arkadaşları hep Rum’du… Ama biz bilmiyoruz neden, daha emin bir yerlerde olmak için? Kaymaklı’da Muhtar Yusuf’un olduğu yerde, Zehra Özgür’ün evinin hemen arkasında, Muhtar Yusuf’tan arsa aldıydı, oraya evler yaptıydı.

Soru: Ve taşındınız…

Tuncer Bağışkan: Taşındık…

Soru: Kaymaklı nasıl bir yerdi o zaman? Hatırlarsınız?

Tuncer Bağışkan: O dönem böyle Mandrez’e baktığımız zaman, her yer tamamen ovalık ve Mandrez gözükürdü… Tek tük evler vardı, önümüzde tarlalar vardı – o tarlalar ekilirdi… Ben hala daha hatırlarım, o tarlaları ekerlerdi. Ve ondan sonra dönüp hayvanlara yem olarak kullanırlardı.

Soru: Tren yolu geçer miydi oralardan?

Tuncer Bağışkan: Biz esasında şu anda, Terminal binasının hemen önündeki yerde kalırdık – oradan bir “by-pass” geçerdi. Ben gayet iyi hatırlarım, “by-pass”ın üzerinde deve katarlarını… Mağusa’dan Güzelyurt’a doğru hep geçtiklerini hatırlarım bu deve katarlarının… Gayet iyi hatırlarım, bu deve katarları geldiğinde, aşağı yukarı biz üç-dört arsa ötedeydik, ve koştura koştura “by-pass” yoluna giderdik, sırf develeri görmek için. Yani “by-pass” yolu da nedir? Küçük Kaymaklı “roundabout”u (kavşağı) var ya? Kumsal’a doğru çıkan yol, “by-pass” yoluydu bizim… O dönemde, o develeri hatırladığım gibi, bir ara bir bomba patladı, bir yere bir bomba koydular ve o dönemde evler hep İngilizlere kiralanırdı… Ve o dönemde o evlerden bir tanesinde, iki EOKA’cıymış bunlar, bir yerlere bomba koymuşlar ve kaçarken, jungle rifle’la çıktı İngiliz ve arkalarından ateş ederdi! Zaten o dönemler, bizim “curfew” dediğimiz, örfi idare dönemleriydi ve ikide birde sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi ve gayet iyi hatırlarım, İngiliz askerleri bir manga olarak – 9 kişi mi, 11 kişi mi ne – mahallelerde devriye gezerlerdi ve biz de alay ederdik onlarla: “Hallo Coni, endir doni, görelim oni!” derdik!…

55 yılında oraya geldiğimizi varsayarsak, herhalde 56-57 yıllarındaydı, bir kiracımız vardı İngiliz, çok iyi birisiydi… İngilizlerin eğlenceleri nasıldı derseniz bana, bunların bir NAAFİ’leri vardı – bu “NAAFİ” denen yer, şu anda Lidra Palas’ı çıktığınız zaman, sağ tarafınıza baktığınız zaman, biraz gittiğinizde, orada bir yerdi. Onun içerisinde böyle sinema geceleri düzenlerlerdi zaman zaman, beni de oraya götürürlerdi kiracılarımız… Mr. Artur’du adamın adı, hanımının adı da Juli gibi bir şeydi… Artur’u unutmam – Royal Horse Guard Regiment’teydi bu…

Soru: Atlı polis yani…

Tuncer Bağışkan: Zaman zaman bir hafta ortadan kaybolurdu… Sanırım bu EOKA’cılarla ilgili, dağlara filan giderdi. Geldiği zaman bir teneke kutunun içerisinde çikolata getirirdi bize. Büyük neskafe tenekeleri gibiydi bu tenekeler, içerisinde de beş tane çikolata vardı. Açardınız ve beş tane çikolata çıkardı tenekeden. Onu hiç unutmam, bizim bir eğlencemiz olurdu o dönemlerde!

Soru: Kaymaklı’da sadece Türkler mi vardı? Rumlar da var mıydı? Veya Ermeniler veya başka birileri var mıydı?

Tuncer Bağışkan: Bizim mahallede bir Kosta’nın ailesi vardı – beş tane Rum aile vardı bizim mahallenin içinde… Bu Kosta’yla iyi arkadaştık, oynadığımı hatırlarım, ancak bu insanlarla kavgamız kalabamız, herhangi bir şey yoktu. Yalnız bir Rum kadını vardı, o kadın bize, böyle Ortodoks dininin dışında kitaplar getirirdi ve satardı… Bilmiyorum, değişik bir mezhepten olduğu inancındayım ama hangisidir bilemiyorum. Bir de en çok hatırladığım, Rum okulu vardı orada, şu andaki Gülen Yüzler Anaokulu… Ve 60’lara yaklaşırken, birileri söylerdi herhalde bize, gider o okulu taşlardık, camlarını kırardık, içine girerdik ve tebeşir alırdık onun içerisinden… Onu hatırlarım… Ondan sonra durdu bu şeyler. 1963’e kadar, o Rum okuluydu. Rum çocukları bizim evin önünden geçerdi… Bizim evin karşı tarafında işçi evleri vardır, bu işçi evleri de şu anda Peugeot garajı vardır, onun arkasındaydı… Sonraları yaptıydılar bu işçi evlerini, ilk gittiğimizde yoktu…

O dönemde biz Küçük Kaymaklı İlkokulu’nda okurduk… Küçük Kaymaklı İlkokulu’nun bir yeri çukurdu ve yağmur yağdığı zaman içeride su birikirdi – çok derin bir su birikirdi… Ben hiç bilemezdim orası niçin çukurdur. Son o kitabı yazarken öğrendim ki, Samabahça’nın evleri yapılırken, kerpiçlerin kesilmesi için, oradan toprak almışlar ve orası çukur kaldı… Onu öğrendim.

O dönem Özden’in babası Nazım Bey bizim hocamızdı. Eli maşalı bir hocamızdı! Çok sert ama çok iyi bir öğretmendi! Elinin işaret parmağını kıvırıp kafamıza vurduğunu hatırlarım! Ama o dönemde gene bizim iyiliğimiz için yaptığı bir şeydi. Erol Erozan vardı bizim öğretmenimiz, Vijdan Hocanım vardı, sarışın, onu çok severdik. Ona gıpta ederdik çünkü güzel bir velesbidinan gelirdi okula!

Soru: Kaymaklı okulu neredeydi?

Tuncer Bağışkan: Şu anda Demirkıran’ın arkasını düşünün, orasıydı…

Soru: Kapalı mıdır orası şimdi?

Tuncer Bağışkan: Askeri bölge gibidir – camiyi açtılar şu anda. Ama Kaymaklı’nın içerisine gidip da bakamayız… Bir da hatırladığım, İrinya diye bir kadın vardı, bakkal… Bu kadın hep fıçı şarabı satardı, konyağı satardı… Ve babam da en çok “Estergo Şarabı” severdi… Burukumsu bir kırmızı şaraptı bu. Bir de tatlı şarap alırdı esasında… Şişeyle giderdik, fıçının üzerine koyardı, bir da çeşmesi vardı tahtadan, doldururdu. O kadının şaraplarını hiç unutmam… Kilise’nin yanındaydı, daha sonra polisin yanına taşındı.

Yoğurtçu Musamızı hatırlarız – bizim en meşhur simalarımızdan bir tanesiydi…

Soru: Onunla ilgili ne hatırlarsınız?

Tuncer Bağışkan: Yoğurtçu Musa çok şişman bir adamdı, üç tekerlekli bir motoru vardı. Motora bindiği zaman, motordan daha büyük bir adamdı! Çok uzun bir yolumuz vardı, bizim yolun başından te bize gelene kadar, “Y” ile başlardı, bizim kapının önünde “cu”yla bitiridi! “Yoğurtçuu” diye! Ve Kaymaklı Kulübü’nün de amigosuydu ve maçlarda hep büyük tezahürat yapardı! Ben görmedim ancak daha sonra duydum – “by-pass”ta giderken, bir araba motoruna çarpmış ve vücudu arabanın altında kalmış ve güçlükle arabanın altından çekebilmişler diye anlatılıyor!

Biz ilk gittiğimizde televizyon yenile çıktıydı. O dönemde bizim televizyon seyretme olanaklarımız yoktu. Herkesin evinde televizyon yoktu… Televizyon, bazı varlıklı kişilerin evinde vardı ve hatırlarım Cuma gecesi geldiğinde, herkes o insanların evine giderdi çünkü Cuma geceleri Türkçe film gösterirlerdi!

Soru: Sinema gibi dizilir seyrederlerdi!…

Tuncer Bağışkan: Evet… Hatırlayabildiğim kadarıyla, bir iki kere de ben geldim – Eyüp Dayı vardı, veteriner, kızı Ülkü vardı, bir iki kere oraya gittiğimi hatırlarım. Niye hatırladığımı da sorarsanız, o dönemde Eyüp Dayı’nın kızı Ülkü vardı – bana daktilo dersini ilk veren o oldu… Şu anda daktilo bilgim varsa, Ülkü ablanın öğrettiklerindendir… Evlerin dışında bir de kahvehanelerde vardı televizyon. Kilise’nin yanında Kamil Dayı’nın kahvesi vardı – iki tane kahvehane vardı zaten, Rumların da bir kulübü vardı, şu anda Demirkıran’ın karşısında olan binadaydı, ona giderlerdi, o mahalle karışıktı… Ben bir keresinde evden kaçıp da, Kamil Dayı’nın kahvesine gittim, televizyon seyretmeye başladım dışarıdan – babam gördü beni, eve gelince bir güzel dayak attı bize! Çünkü o dönem çocukların kahveye gitmesi, olamazdı! Öyle bir şey olamazdı!

Soru: 1963’ü hatırlar mısınız?

Tuncer Bağışkan: 1963 yılında ben lise son sınıf öğrencisiydim, 16 yaşındaydım… Bizim dönemde şöyle bir şey vardı – ben Ocak 1947’de doğduğum için, iki sene de Zehra Növber Anaokulu’nda okuduğum için, o dönemde bir kaide vardı – iki sene anaokulunda okuduğunuz zaman, ilkokul birinci sınıfta bir imtihana tabi tutarlardı sizi, geçerseniz, sınıf atlardınız. Biz dört kişiydik hepsi ama benim yaşıtım olan arkadaşlar, hep benim arkamdan geldi. Sınıfta dört kişiydik yalnız, 46 doğumlularla okuyan…

Soru: 1963’ten önce herhangi bir gerginlik hatırlıyor musunuz Lefkoşa’da? Mesela ortaokul-liseye nerede gittiniz?

Tuncer Bağışkan: Ben ortaokulu Bayraktar’ın içinde, yani şu anda Turizm Bakanlığı olan binanın içinde okudum… Celal Bayar Lisesi’ydi bu. Kız Lisesi de Adnan Menderes’ti! Ticaret Lisesi’nin karşısındaydık. Birinci sınıfı tımarhanenin içinde okuduyduk, sonraki iki seneyi Celal Bayar’da okuduk. Arkasından Lise 1’nci sınıfta, elçilik binasının olduğu yerde ilk okuyan biz olduk… O zaman gittiğimizde, yarım inşaattı herhalde, kolum kalınlığında gavulyalar vardı onun içinde ve bize derlerdi ki “Yemeyin bunlardan, ölü yağıyla beslenir bunlar!”

Soru: Çünkü orası mezarlıktı!

Tuncer Bağışkan: Mezarlıktı, biliyorsunuz… O bakımdan 63 hadiselerini hatırlıyorum. 1963’te 21 Aralık günü hadiseler çıktığında, ertesi günü okula gittik. Okula gittiğimiz zaman öğretmenlerimiz bizi topladılar ve dediler ki “Akşam Türkler’le Rumlar çatışmaya girdiler…” O dönemde başkan olarak Erol Özçelik vardı, Altay Hoca vardı, o gün de bellerinde birer tabanca vardı. Bir sağa koştururlardı, bir sola koştururlardı… Ve bize Rumların Atatürk heykelini kurşunladığını söylediler, topladılar bizi, Atatürk heykelinin olduğu yere gittik. Bir şeyler gösterdiler, “Rumlar burasını kurşunladı” filan gabilinden. Biz tabii bağıra çağıra bahçeye gittik, tam o sırada Meclis’in tarafından bir landrover araba geliyordu – landrover arabanın geldiğini görünce biz yola atılmaya kalktık, üzerlerine doğru atılmaya çalıştık… Tam o sırada bir namlu çıktı dışarı ve iki el ateş etti, biz yere yattık. O dönemde iki arkadaşımız yaralandıydı. Biri Mustafa Varoğlu’ydu, öbürünü bilmem… Hakim idi bu çocuk, Mağusa’da hakimdi, zayıf bir arkadaştı, geçmiş yıllarda kanserden vefat etti o da…

Soru: Yani o araba, Rum arabası mıydı?

Tuncer Bağışkan: Landroverdi, polis arabasıydı… Tabii ki şimdi düşünüyorum, eğer silahları olmasaydı ve bizim o hücumumuzda, talebeler yola atlamış olsa, arabayı da devirecekler, linç de edeceklerdi kendisini… Yani birebir yaşadığımız bir olaydır bu… Arkasından Lidra Palas’a doğru yürüyüşe kalktık yalnız bizi engellediler, bu işin bildiğimiz gibi olmadığını söylediler. Ve okulların tatil edildiğini söylediler.

Ve biz de o gün okuldan Küçük Kaymaklı’ya gittik, gerisin geri… O dönemde aşağı yukarı biz dört gün süreyle Küçük Kaymaklı’da kaldık. O dönemde işte bütün mahallenin insanlarının bizim arka araftaki ve ön taraftaki eve toplandığını, bir arada kaldığımızı hatırlarım. Silah sesleri geliyordu… Silah sesleri iki yerden geliyordu – bir polisten gelirdi, okulun karşısındaki polisten… Bir de bu son yaptıkları işçi evlerinden, Pegeot garajının olduğu civardan, yani “by-pass” yolunun gerisinden. Hatta Ayhan diye bir çocuk vardı, gayet iyi hatırlarım. Arabasıyla geçerken işçi evlerinden taradılar onu… Ayhan’ı da geçtiğimiz yıl içinde Limasol’da buldum… Limasol camisinin hemen yan tarafında bir restorantı vardır, onu çalıştırıyor. O günleri yadettik…

O dönemde hiç unutmam, babama üç tane el bombası getirdilerdi. Dediler ki “– Dodo mu, Cici mi – onun evinin içerisinde – bunlar da Rum mahallesinde oturur – Rumlar mevzilendi ve bize ateş ederler, gideceksiniz ve bu el bombalarını bu Türkler’in evine, kümesin yanındadır, oraya atacaksınız!”

Soru: Türkler’in evine!…

Tuncer Bağışkan: Evet, Türkler’in evine! Ya Dodo’ydular, ya Cici…

Soru: Dodo dediğiniz Kıbrıslı Türk müydü?

Tuncer Bağışkan: İkisi da Türk’tü, ikisi de arkadaşımız… Onların babalarının evine… Babamlar gittiler, baktılar… Hatırladığım kadarıyla o bombaları atmadılar çünkü o bombayı mutfakta getirdi, gördüm. Hatta biz dört gün sonra Kaymaklı’dan kaçtığımız zaman, o bombaları götürüp de verdiğini hatırlarım verenlere!

Soru: Geri verdi…

Tuncer Bağışkan: Geri iade ettiğini hatırlarım… Biz dört gün süreyle hep kurşun sesleri duyduk, ondan sonra bir talimat geldi bize, “Kaçacaksınız!…” dediler. Bir adam geldiydi, çünkü oydu babamlarla, yahut da erkeklerle temas eden. “Kaçıyoruz, kaçacaksınız” filan dedi. Biz da toplandık, tarlaların içerisinden, bu ambarların yolunu izleyerek Girne Kapısı’na çıktık ve o dönemde Şahin Sineması’nın içerisinde kaldıydık…

Soru: Kışlık Şahin Sineması…

Tuncer Bağışkan: Evet, kışlık Şahin Sineması’nın içerisinde kaldık…

Soru: Kaçarken ne hissettiydiniz? Mesela ne almaya çalıştıydınız yanınıza?

Yoksa zaten gidiyoruk, döneceyik gibisinden miydi hava?

Tuncer Bağışkan: Hiçbir şey almadık, hiçbir şey! Yani kaçacayık? Düşünebilir misiniz, babam motorunu bile almadı. Biz üzerimize herhangi bir giyim eşyası dahi almadık, annemin ziynet eşyaları filan kaldı, sanki da biz bir yerlere gideceğiz ve ondan sonra gene geleceğiz gibi bir şey oldu. Çünkü biz yollarda Rum da görmedik biz kaçtıktan sonra bir de olay vardır, Rumlar ancak üç gün sonra bizim kaçtığımız yere geldi! Yani bütün Kaymaklı kaçtı da ondan sonra Rumlar girdi oraya… Yani herhangi bir çatışma, Rumların orasını alması sözkonusu değil…

Soru: Direk boşalttılar yani…

Tuncer Bağışkan: Direk boşaltıldı… Tabii o zaman söylendiğine göre, işte mermiler patlamamış, rutubetliymiş, şu bu… Ancak benim görebildiğim kadarıyla yani bu hadiseler çıktıktan sonra, Türkler gönüllü olarak Küçük Kaymaklı’yı boşalttılar. Yarısını Lefkoşa’ya, “by-pass”tan o tarafa olanlar Mandrez köyüne kendiliklerinden gittiler. Biz geldik tabii o zaman, gelince, Şahin Sineması’nın içinde kaldık 3 gün… Biz biraz yetişkin yani 17-18 yaşında olduğumuz için geceleri sivil kişiler gelirdi, bu gençleri toplarlardı ve o Tekke Bahçesi’nin içinde açılan mezarları biz açardık ve insanların ölüleri gömdüklerini görürdük… Bize derlerdi ki “Ortaya gömdüklerimiz Türkler’dir” – bahçenin doğu tarafında duvarın dibi vardı, oraya da Rumları gömerlerdi – oraya da mezar yeri açardık… İşte, çeşitli ölüler…

Soru: Görür müydünüz yani ölüleri?

Tuncer Bağışkan: Evet… Çarşafın içerisine, pattaniyanın içerisine sarılı olanları en azından hatırlıyorum, öyle bir şey…

Soru: Yani bunlar tek tek mi gömülürdü yoksa toplu mu gömülürdü?

Tuncer Bağışkan: Benim hatırladığım kadarıyla hima gelirlerdi, hima giderlerdi… Yani Türkler de aynı… Rumlar da aynı… İşte Türkler bu tarafa, orta tarafa… Hatırladığım kadarıyla daha sonra bu Kazım’ın Kahvesi’nin yapıldığı yerlere de gömülürlerdi…Hatırladığım kadarıyla Tekke Bahçesi’ne girdiğimiz zaman sağ tarafta silah yapan Ömer Usta vardı, onu biraz geçtikten sonra esas, kazardık… Zaten o kahveler yapılırken, bir hali ceset kalıntılarının çıktığını kaynatam söylediydi bana…

Soru: Herhalde bazı kayıplar da onlardır…

Tuncer Bağışkan: Olabilir… Yani “kayıp” dedikleri, bunların hesapları, kitapları yoktu ki… Kim tutardı, hiç bilemiyorum… Tabii ondan sonra biliyorsunuz, bizim Kaymaklı’dan kaçanlar ya da köylerden kaçanlara bir “raşın” sistemi getirdiydiler… İnsanların herhangi bir gelir kaynakları yoktu – işte memurların o dönem paraları belli bir dönem verilmedi, arkasından hepsine standart olarak 30 Kıbrıs Lirası verilirdi…

Soru: Galiba kadın memurlara 15 Kıbrıs Lirası verilirdi, yani erkeklerin aldığının yarısı…

Tuncer Bağışkan: Olabilir… Erkeklere 30 veriyorlardı… Biz de galiba her gün mü, iki günde bir mi ne, mahkemenin tam karşısında, postanenin karşısında Rifat Şener’in kurduğu bir bina vardı. Orada verirdi yardımları… Haftada iki kere veya üç kere ben giderdim, alırdım…

Soru: Ne alırdınız?

Tuncer Bağışkan: Pirinç verirlerdi, şeker verirlerdi… Kutu yiyeceği verirlerdi… Temel gıda maddesi olarak nohut, fasulye verdiklerini hatırlıyorum…

Soru: Onları nerede pişirirdi anneniz?

Tuncer Bağışkan: Biz ondan sonra bir eve taşındık, Atatürk İlkokulu’nun yanında tek odalı bir evdeydik… Bir oda… Loklok Cemaliye’nin evi derlerdi…

Soru: Siz bulup kiraladıydınız herhalde…

Tuncer Bağışkan: Esasında babam buldu herhalde… Ancak o dönemde babam yaralandıydı – düştüydü Viktorya Sokağı’nda… Çünkü bu Viktorya Sokağı’nda Baf Kapısı’na doğru sol taraftaki evleri birbirlerine uladılardı ve orada dinleme yaparlardı. Bir kış gecesiydi, babam düştü ve silahı patladıydı, mermi bir tarafından girip öbür tarafından çıktığı için onu Türkiye’ye tedavi götürdüydüler. O dönem sıkıntılar çektik çünkü evin temeliydi, her işi o yapardı, anneme alışverişini o yapardı, bizim işlerimizi o yapardı… Herşey bize kaldıydı… O dönemde Tantin’in Hamamı’na taraf gittik… Tantin’in Hamamı’nın tarafında ninemiz vardı… O dönemde Lefkoşa’da insan çoktu, bütün evler doluydu, bütün evlerin içerisinde 3-4 aile vardı, çevreden giden insanlardı ve o döneme kadar Lefkoşa o kadar kalabalık değildi… Ansızın bir nüfus patlaması olduydu. Sınır bölgelerine gidilmez ama içlerdeki evlerde yaşardı insanlar ancak sefil bir yaşamdı…

İlk geldiğimizde buraya, aşağı yukarı 2 hafta sonra, ben böyle gizlinden Kaymaklı’ya gittim! O dönemde babamın motoru da orada kaldıydı… Elbise alayım, külot, atlet diye… Çünkü hiçbir şeyimiz yoktu… Bunları aldım, bir bohçaya koydum ben, motorun arkasına koyduğum zaman arkadan iki tane askerin – polis mizdi asker mi hatırlamıyorum – geldiğini farkettim, motora binince başladım çalıştırmaya – çalıştı… Arkama döndüğüm zaman iki silahlı askerin ya da polisin koşturmaya başladıklarını gördüm ama ben kaçtım… Rum’du bunlar çünkü geldilerdi ya… Yalnız o dönemlerde ön taraflarda bizim bir Fuat Bey amcamız vardı – o dönemde kaybolduydu… O da gittiydi bizimle yalnız Fuat Bey kayboldu, iki kişi kayboldu, ondan sonra bulunamadılar. Ondan sonra korktum ve gitmedim bir daha…

Ondan sonra babamın alması gereken maaşı, annem alıyordu. Eksiklerimizi bu şekilde yavaş yavaş giderdik…

Soru: Ninenizin evinde kaldınız… Başka nerede kaldınız?

Tuncer Bağışkan: Ninemizin evinden sonra Sönmezler Kulübü vardı, şu anda Hisar’ın üzerinde asker vardır ya, onun karşısındaydı. İki odalı bir ev vardı, kirada kaldık… Onun içerisinde hep annem kaldı, babam da geldiydi… Ben hep askerdeydim… Bu Makarna Fabrikası’nda, dağlarda kaldık… Boğaz’da kaldık, Timsah Takımı’nda kaldık, St. Hilarion, Adatepe, Doğruyol gibi yerlerde 66 yılına kadar bu şekilde dağları da dolaştıktan sonra o zaman bir takım kurdulardı bize Makarna Fabrikası’nda…

Soru: Lidra Palas’ın yanındaydı o…

Tuncer Bağışkan: Evet… Dediler ki “Siz üniversite ekibisiniz… Siz gündüzün okula gideceksiniz, ondan sonra gece nöbet tutacaksınız… Belli bir süre sonra da üniversiteye gideceksiniz…” Hatırlarım bir yıl geçtikten sonra, 1 Mayıs 1967’de aldılar bizi, Türkiye’ye gittik. O dönem ilk defa yollar açılmış oluyordu. İlk parti olarak giden bizdik. Ve o dönemde hatırlarım ilk önce Ankara’da Turist Otel’de kaldıydık ve ertesi günkü ilk konuğumuz Denktaş idi. Ancak hatırlarım, hiç böyle yüz vermemiştik kendine! Öyle bir pozisyonumuz vardı… Çünkü bu 66 yılına gelmeden önce bazı talebelerin “Biz Türkiye’ye gideceyik” diye ayağa kalktıklarını hatırlarım. Biz de onun içerisindeydik… Hatırladığım kişiler arasında İlker Reşat vardı, Mustafa vardı… Bazı öğrencileri soruşturmaya tabi tuttuydular “disiplinsizlik” kabilinden… Ondan sonra herhalde birileri farkına vardı bu işlerin… Düşünebiliyor musunuz? Bir 17-18 yaşında mevzilere girdik, kaç yıl geçti… Yalnız bir olay olduydu, bir haftalığına yollar açıldıydı… Ve pasaportu olanlar kaçtı! Bir haftanın sonunda yollar kapandı! Yani o da bir emsal… 1964 idi… Bir haftalığına açıldı yollar – daha önceden bu işten haberi olanlar pasaportunu hazırladı. O dönemde bizim pasaportumuz yoktu – babam da yoktu zaten… Sonra biz askere devam ediyoruz… O arkadaşlarımızı biliriz ama onları da kınamak istemiyoruz çünkü onlar bizim arkadaşlarımız, yaptıysa babaları yapmıştır. Öyle bir olanak yaratıldıktan sonra, ben de mesela, babam olsaydı, belki beni de gönderirdi… Onları kınamak istemiyorum.

Bir de mücahitlik anımı anlatayım: Ben Makarna Fabrikası’nda Mevzi 1’de mücahitlik yaparken o dönemde bir Rum’la sövüşerek arkadaş olduyduk, “Gomo do şistosu” diye diye arkadaş olduk! Galiba adı Andreas’tı… Benim adım da o zaman “Önder” idi… “İnda gamnis re gammo di Omer?” derdi karşıdan, biz da ordaysak “Aha buraştayık re gammo di Andrea” der konuşurduk. Bir gün bunun sigarası bitti! “Re gammo di Omer bir sigara ver” dedi. Ben da “Öyleysa in dereye ben da geliyorum” dedim. O indi aşağı, biz indik, derenin ortasında buluştuk, attım gendine bir paket sigara! Aldı çıktı yukarı, biz da bu taraftan yukarı çıktık… Nöbet bitti, biz kaçtık, başkası geldi. Meğer bu aşağı inerken şarjörünü derenin kenarına düşürmüş! Biz ayrıldık, başkası geldi, bu da indi aşağıya şarjörünü arasın. Telefonlar işledi, şu bu! Bir de baktık, komutan beni istedi. “Sen Ömer min?” dedi bana, “Yok,” dedim, “Ben Tuncer’im!” “Ömer’san söyle, derede bir gavur var vuracam!” dedi. Biz da söyledik, Rumcuk da buldu şarjörünü ve kurtuldu vurulmaktan!

Soru: Sonra üniversitede arkeoloji okudunuz…

Tuncer Bağışkan: Arkeoloji okuduk…

Soru: Niçin öyle seçtiniz? Tesadüf müydü?

Tuncer Bağışkan: Hayır… Ben esasında ezberci bir adamdım ve tarihi de çok seviyordum. Şu anda bana deseler ki, ikinci bir hayat olsa, ne olacaksın? Aynı mesleği seçerim. Hatta şunu söyleyeyim size: burada arkeolojiyi seçtim, Ankara’da okumam gerekiyordu… O zamanlar babam beni diş doktoru yapmak istiyordu! Ablam da İstanbul’daydı, “İşte seni buraya alalım, arkeolojinin dışında bir şeyler oku” dediler bana. İngiliz filolojisine koydular, bir sene İngiliz filolojisi okudum. Ancak ben kafama koydum, bir sene sonra arkeolojiye geçeceğim! Dersler biter bitmez ben Kıbrıs’a geldim, ondan sonra, arkeolojiye kaydoldum İstanbul’da. O yıl burs almadım, babamın katkısıyla okudum… İstanbul’da okudum, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi – Fındıkzade’de kalıyorduk. Biliyorsunuz, bir yıl sonra da 1968’de gençlik hareketleri başladı. Bir yurdumuz Fındıkzade’deydi, bir yurdumuz Beyazıt’ta, bir de Sirkeci’de vardı. O yıllar hareketli yıllardı… Sabahtan gittiğimiz zaman, DEV-GENÇ’in elindeydi girişlerin kontrolü… Çıkışta faşistlerin elindeydi! Bir ondan, bir öbüründen dayak yerdik!

Bir dönem de hatırlarım, Sirkeci yurdunu bizim milliyetçi arkadaşlarımız ele geçirdilerdi. Dr. Kaya vardı, Kemal Yaşar’ın oğlu, onu kömürlüğe attılardı! O dönemde Harper vardı, Ergün Vehbi’nin kardeşi… Bu işleri de DEV-GENÇ adına yöneten Ergün Vehbi’ydi… Ergün Vehbi de o zaman Amerikan üslerinde çalışıyordu. “Keskin” bir şey dediğimiz zaman, hatırımıza gelen bir Naci Talat, bir Taner Galip, bir de Ergün Vehbi vardı – solun kuralını bozan adam diyeyim ben ona… CTP’den milletvekili olan, o dönem bir gelenek vardı – şeytanın ayağını kıran o oldu…

Bir ara DEV-GENÇ’liler geldi, bir bavul getirdi… İlla biz Sirkeci talebe yurdunu havaya uçuracağız! Daha doğrusu DEV-GENÇ uçuracak! Biz Kıbrıslıların değişik bir mentalitesi vardır… Arkadaşlarımızın bunu önlediğini hatırlıyorum… Düşünün, bir hizipleşme oluyor da, bir öldürme konusu geldiğinde, Kıbrıslıların ne kadar arkadaş olduğu ortaya çıkıyor – çünkü onun içindeki arkadaşlarımızla geçmişimiz olan, beraber büyüdüğümüz insanlardı… Tabii ondan sonraki yıllar, askeri idarenin gelmesi, Fındıkzade yurdunun boşaltılması, Beyazıt yurdunun boşaltılması, bizim Türkiye talebe yurtlarında kalmamız, çoğu insanların gidip evlerde kalmaları gibi bir dönem yaşadık ve 72’de mezun olup Kıbrıs’a geldik ama herhangi bir işe yerleşemedik biz çünkü sicilimiz çok kabarıkmış o dönemde!

Soru: Ne yaptıydınız?

Tuncer Bağışkan: Bandabuliya biliyorsunuz en hareketli yerlerden biriydi o dönem… İş bulamayınca peder oradaydı, bandabuliyada çalıştık… Kaynatam Esat Hüseyin, manavdı… Bütün simaları orada tanıdık… Bir süre sonra üniversite mezunlarına “İş bulamayan kişileri yazıcı olarak bölüklere alalım, sonra iş bulunca yerleştiririz” dediler. Ben o dönemde Yeşil Gazino’da Doğan Akpınar vardı, onun yazıcısı olmuştum…

Soru: Yeşil Gazino neredeydi?

Tuncer Bağışkan: Yeşil Gazino şu anda Bandabuliya’dan taraf Arasta Sokağı’na girdiğiniz zaman da ineceksiniz aşağıya, soldaki birinci köşeden büktüğünüz zaman, karşıdaydı… Orada Boyacılar vardı, bir bölük vardı… O dönemde biz 28 Kıbrıs Lirası alırdık – eğer içeride yatarsak da 32 Lira verirlerdi ama biz o dönem evliydik, bir çocuğumuz oldu… Lakin biz geçinemedik ve İngiltere’ye göç ettik, 2 sene de orada kaldık, ancak 75’te geri geldik Kıbrıs’a ve Eski Eserler’e girdik…

Soru: Uzun yıllar ama Eski Eserler Dairesi’nde de “sicil”inizden ve duruşunuzdan dolayı herhalde, epeyi bir hakkınızın yendiğini hatırlarım ben…

Tuncer Bağışkan: Esasında ben ve çoğu arkadaşlarım o 75 yılında daireye girdiğimiz zaman, ortalıkta dönen eski eser kaçakçılıklarını, kilise talanlarını, müze soygunlarını yaşayan insanlardık ve benim esasında duruşum, etik olarak, mesleğimin gereği olarak, bunların kesinlikle yapılmaması yönündeydi. Eski eserlerin bir kültür varlığı olduğunu biliyorduk, bunu korumak gerektiğini hep söylüyorduk… Tabii ki bizim bu söylediklerimiz, yöneticiler tarafından çoğu zaman benimsenmedi. Hatta eski eser ticaretinin o dönem kaldırılmasını isterken, bir de baktık ki bakanlığımızın içindeki bazı kişilerin, bu eski eser ticaretini yapanların arkasında olduğunu gördük. Bunlarla mücadele ettiğimiz için tabii duruşumuz savunulmadı… Ben onları rahatsız ettim, onlar beni rahatsız etti… Emekli olana kadar da gitti…

Soru: Duruşunuz hiç değişmedi…

Tuncer Bağışkan: Değişmedi çünkü biz eski eserlerin ticaretinin kaldırılması, eski eserlere sahip çıkılması mücadelesi verdik. Tabii gerek CTP’nin iktidara geldiği dönemlerde, gerek TKP’nin geldiği dönemlerde rahat devreler geçirdik… Başağrımız olmayan dönemlerdi bunlar ama öbür dönemlerde başımız hep ağrıdı, başından sonuna kadar da hep böyle kavga içinde geçti… Hala daha biliyorsunuz, kavga ediyoruz, bu SİT alanlarının korunması, eski eserlere sahip çıkılması için…

Soru: O dönemlerde sizde en çok iz bırakan bir anınızı anlatabilir misiniz? Sizi en çok yaralayan ne olduydu 75’ten emekli olana kadar geçen dönemde?

Tuncer Bağışkan: Beni yaralayan çok şeyler oldu – arabam yakıldı biliyorsunuz, garajın içerisinde…

Soru: Hangi yıldı o?

Tuncer Bağışkan: O 85 yılı filandı… Ancak beni en yaralayan Ermeni Kilisesi fresklerinin sökülmesiydi – o dönemde Ermeni Kilisesi’nin duvar resimleri sökülmüştü… O zaman Ortam gazetesi bir yayın yapmıştı ve o yayını yaptıktan sonra bakanlık da soyanların arkasında bir tavır izlediydi… Ve o dönemde en ağırıma giden, bir teknik personel olarak, iki tane askerin gelip beni daireden bir arabanın içine tıkmaları, Asal Şube’ye götürmeleri ve bana hakaret etmeleri, çok ağırıma gitti…

Soru: Çünkü o “Sivil İşler” dedikleri, Asal Şube’nin içindeydi daha önce…

Tuncer Bağışkan: Onun içerisindeydi, hatırlarım… Hatırladığım, arabayla götürdüler beni ve “Çık dışarı!” dediydiler… Bana böyle bir hakaret yapılması çok yaraladıydı…

Soru: Kimdi yapan? Viktorya Sokağı’ndaki Ermeni Kilisesi’nden bahsediyorsunuz…

Tuncer Bağışkan: Evet, Viktorya Sokağı’ndaki Ermeni Kilisesi’nden bahsediyorum… Orada bir komutan vardı, A… diye biriydi sanıyorsam, H… vardı, biri bekçilik yaptı, biri freskleri söktü… Zaten bunu mahkeme tutanaklarından öğreniriz… Bu olayın failleri yakalanmadı ama son 89…

Soru: Nereye gittiydi bu freskler?

Tuncer Bağışkan: Bu freskler nasıl oldu bilmem ama ansızın asker bize teslim ettiydi bunu… Ve Tema Irkad bu soruşturmayı yapmak üzere görevlendirilip timini oluşturduğu zaman ancak 82’den 89’a ne kadar süre geçti, ancak o zaman failler ortaya çıktı… Daha önce Tema Irkad’ın oluşturduğu bir sistem oluşturulmuş olsaydı, yakalanırdı… Ama ondan sonra ne oldu? Tema Irkad çok başarılı, güzel işler yaptı, zaten başarılı işler yapanlar “ödüllendirilir”!

Soru: Tehdit alıyor muydunuz?

Tuncer Bağışkan: Esasında aldığımız olurdu, telefonla bir iki kere aldım ama onlar pek önemsediğim bir olay değildir. Tabii ben memuriyet hayatım boyunca hiç yükselmedim, onlar öyle bir kolayını bulmuşlardı ki başka yollardan cezalandırıyorlardı… Benim o zaman sürekli söylediğim şey şuydu: devlet-kaçakçı bütünleşmesi vardı orta yerde… Dolayısıyla ben bir iki telefon aldıktan sonra herhangi bir şey almadım…

Soru: Etkili olmadığını, korkmadığınızı gördüklerinde gerilerler zaten…

Tuncer Bağışkan: Doğrudur yani…

Soru: Korkan için geçerlidir tehdit…

Tuncer Bağışkan: Doğrudur… Yani çünkü bizim orada yaptığımız, yasaları savunuyorduk… Bizim kamu görevlisi olarak görevimiz, normalde yasanın öngördüğü şekilde kültürel mirası korumaktı bizim görevimiz… Biz orada görevimizi yapıyoruz, görevimizi yaptık diye suçlanamayız… Biz kararımızı verdik – aksini yapsak aysonu geldiğinde alacağımız o para hakkımız değildi diye düşünürdük biz…

Soru: Kitaplar yazdınız, biraz da bunlardan söz edebilir miyiz?

Tuncer Bağışkan: Ben çok kitap yazdığımı söyleyemem…

Soru: Yayımlanmamış çalışmalarınız var, biliyoruz…

Tuncer Bağışkan: Doğrudur… Bir tane “Kıbrıs Türk halk folklöründe ölüm” diye bir kitabım var – onu yapmamın daha ziyade nedeni, biz hep arkeolog olarak mezarlarda kazılar yaparız ya, elimize geçen buluntuları değerlendirirken, bir varsayıma dayanırız. Acaba o varsayımı yapabilecek bilgi birikimine sahip miyiz diye düşündüm… Olmadığımızı gördüm. Çünkü bir da manevi inançların, maddi kültürden daha uzun süre yaşadıklarını düşünüyordum… Dolayısıyla geçmişten günümüze gelen bazı manevi inaçlar var mı diye düşündüm – ölümle ilgili bir araştırma yaptım. Kapsamlı bir araştırma oldu, 5 yılımı alan bir araştırma oldu… En sonunda onu bitirdik, onu bitirdikten sonra 1999’da Karpaz’daki bütün yerleşim birimlerinin, 46 köyü teker teker eski eserlerinin tarihçelerini yapmak için 2001 yılına kadar araştırdım, onu devam ettirdim. Şu anda elimde çok kuvvetli bir malzeme vardır.  Karpaz bölgesinin haritaları elimdedir, köylerin tarihçeleri, aşağı yukarı elimdedir… “Kıbrıs’ta Osmanlı-Türk Eserleri” kitabı devreye girince onları bir rafa kaldırdım… Bu arada “Kıbrıs’ta Osmanlı-Türk Eserleri” kitabını çıkardım – Müze Dostları Derneği çıkardı bu kitabı. Yalnız orada eksik sayfalı, bazı sayfaları ters basılmış olarak çıktı…

Soru: Niçin öyle oldu?

Tuncer Bağışkan: Matbaacının teknolojisinin olmaması… Açtığınız zaman kitabın sayfaları dağılıyor. Orada bir sükut-u hayale uğradım, o dernekten de istifa etmek durumunda kaldım.

Yalnız önemli bir gelişme oldu: Şu anda yurtdışındaki bir kurum, benim bu kitabımı İngilizce’ye tercüme ediyor… Kaliteli bir yayın olarak çıkaracak… Herhalde, bir yıl içinde bu kitap, yani “Kıbrıs’ta Osmanlı-Türk Eserleri”, genişletilmiş bir tarzda, İngilizce olarak yayımlanacak. O beni mutlu ediyor çünkü kaliteli bir kitap olacağını söylüyorlar…

Bu arada Karpaz’a başlayabilirim. Yalnız, Karpaz’da beni zorlayan, saptadığım kadarıyla bazı köyler… Yerleşiklerle herhangi bir sorunum yoktur – yani Kıbrıslı Türkler’in kaldığı köylerde bir zorluğum yoktur… Yalnız yerleşiklerin gelip kaldıkları köylerde, orasının tarihini bilmiyorlar… Bazı kitaplar vardır o köylerle ilgili, Rumca’dır… Bu Rumca kitaplardan köylerin geçmişini saptayabilmek için belki de bir çeviriye ihtiyacım olacak. Onlara gelince belki yanıma ortak bir Rum arkadaş alabilirim diye düşünüyorum ama önce evimin önünü bir temizleyeyim, bakayım ne vardır, ondan sonra düşünürüm… Herhalde bu da benim son kitabım olur diye düşünüyorum…

Soru: Kıbrıs’ta kadınlarla ilgili inanışlar, bulgularınız var… Çok üretkensiniz, çok yazıyorsunuz… Afrika gazetesinde dizileriniz çıkıyor… Onları kitaplaştırmayı düşünmüyor musunuz?

Tuncer Bağışkan: Düşünmedim… Hiçbir zaman yayınlarımı bir para karşılığı olarak bir şey görmedim.

Soru: Kalıcı olması bakımından…

Tuncer Bağışkan: Doğrudur söylediğiniz… Onları esasında toparlayıp da yayınlamak lazım ama ben onları hep Halk Bilimi Dergisi’nde yayınladım… Birileri bir zaman çıkarsa ve bunları bir kitap halinde toplarsa… Kitap, ilgilenmediğim bir konudur… Para, ilgilenmediğim bir konudur. Benim hep düşüncem, herkes kahvede zaman öldürür, köylerde yaşlılarla konuşurum… Benim için bir hobidir, topladıklarımı da birilerine verebilirsem… Dergide, gazetede ama gazete yazıları gördüğüm kadarıyla giden, geriye bir şey kalmayan bir olay… Ancak kitaba alındığı zaman, kalıcılaşıyor…

Soru: Karpaz sizi nasıl etkiledi?

Tuncer Bağışkan: Karpaz’ı, esasında İngiliz döneminden beri, kitaplardan izleyebildiğim kadarıyla, hiç el değmemiş, bakirliği bozulmamış, olduğu gibi korunan bir yer olarak gördüm ben.  Ve her daima, bu bakir yerler çok etkiler beni… İşte insanlar, bir yerlere el attıkları zaman, mutlaka bozuyorlar. Üstelik bir de maddi ferahlık işine girince – mesela şimdiki zamanda olduğu gibi – doğa ve kültür mirası, olduğu gibi yok ediliyor. Kimsenin de umurunda olmuyor. Düşünüyorum mesela, İngiliz döneminde dahi, Karpaz’a el atılmadı, niçin el atılmadı? Yani ahmak mıydı İngiliz? Anladım ki o bakirliğe el değmek istemedi – madem ki bu ülke bir turizm ülkesiydi, İngiliz naptı? İngilizlerin mesela en çok yerleştiği yer Girne oldu… Ve bir de Mağusa’daki eski eserleri aldı… Eski eserlere öyle bir tamirat yaptı ki şaşar kalırsınız! Girne bölgesini da naptı? Kalelerini restore etti… Arkeolojik kazılarını yaptı ve İngilizlere rahat edecekleri bir ortam hazırladı. Tabii ben bu bakirliği gördüğüm için, eskiden 1998’de karar verdim bunu yapayım. Çünkü gerçekten bakirdi… Bir de merakım, orada yerleşen insanlar, nasıl yerleşmişler o bölgeye? Tarihi özelliklerinin yanında işte, evleri nasıldır? Şu bu… O dönemde gidip insanlarla konuştuğum zaman, o insanların o bölgeye 1975’te yerleştiklerini öğrendim ve o insanlar, kendilerini Kıbrıslı gibi hissediyorlardı ve çocukları da Kıbrıslı’ydı ve bu memlekette oluşan, yurtdışından gelen insanların yaptıkları aksilikleri kendilerine yapılmış gibi varsayarlardı… Böyle hissediyorlardı… Ve kendileri adına yapılmış olduğunu hissettikleri için bir nefret duyuyorlardı… Özellikle 1975…

Soru: 1975’te gelen Türkiyeliler’den bahsediyorsunuz…

Tuncer Bağışkan: Türkiyeliler’den bahsediyorum, 1975 yılında gelen insanlardan. Bunları buldum ben, insanlarla konuştum… Dediğim gibi Türkiyeli olanlarla sorunum olmadı. Birbirleriyle karışık yaşadıkları, Türkler’le Rumlar’ın karışık yaşadıkları köylerde sorunum olmadı. Ancak tamam Rum köyü olup da tamamen Türkiye’den gelip yerleşenlerle sorunum oldu çünkü geçmişe yönelik herhangi bir kültürü olmayan, herhangi bir bağı olmayan, o kültürle ilgilenmeyen bir insan topluluğu gördüm. Böylece başladım… 46 köyün sistematiğini çıkardım. Esasında Zekai Altan, o zaman Kumyalı’da otele bakıyordu. Üç kere, birer aylık sürelerle otelde kaldım. Gündüzün, sabahtan erkenden yola çıkıyordum, gece vaktine kadar dolaşıyordum, kişilerle röportaj yapıyordum. Gece geliyordum, teyplerimi deşifre ediyordum, o dönem yeterli bir param olmadığı için… Deşifre etmem de gerekiyordu – sebebi, ertesi günü anlamadığım konuyu, tekrar gidip sorabilmek için… Bir soru sistemim vardı benim, standarttı sorularım. Onlara yeni sorular eklemem gerekiyordu. Onları yaptım.

Soru: Son birkaç şey sorayım ve bağlayalım… Genelde baktığınızda ve düşündüğünüzde, işte Ömerge, Kaymaklı, mevziler, Tekke Bahçesi falan… Ve bugünkü Lefkoşa’yı düşündüğünüzde, ne kaldı size geriye?

Tuncer Bağışkan: Vallahi biz, çocuk yaşımızdan beri, hep savaşların içerisinde yetiştik… İşte bir yerlerden bir yerlere göç etme, işte her an ölüm korkusu, savaşlar… İşte kültürel çevrenin yıkımı… Doğal çevrenin yıkımı… Özellikle de beni etkileyen olay, bir Kıbrıs meselesi vardır 50’li yıllardan başlayan – 50’li yıllar neresi? 2005 neresi? Ve aynı şekilde, hala daha insanların bu topraklarda istikbalini görememesi… İşte bir barış ortamının tesis edilememesi… Ve ben dağlarda geçen yıllarıma, şunlarıma bunlarıma bakarım: hiç önümü göremedim. Benim içimde uhde kalan, bu şeyin ortadan kaldırılması, Kıbrıs’ın bir barış ortamına kavuşması… İşte Kıbrıs’ın bir ada olarak görülmesi, iki toplumun yanyana, içiçe – ne şekilde olursa olsun – bu savaş ortamının ortadan kalkması, Kıbrıs’ın birleştirilmesi – bunu isterim. Çünkü benim torunum vardır şimdi, torunum ne yapacak? Torunumun da benim yaşadıklarımı yaşamasını istemediğim için, sonuna kadar Kıbrıs’ta bir barışın tesis edilebilmesi için, bölünmüş adamızın yeniden birleştirilmesi için artık önümüzdeki günlerde, ecelimiz yettiği müddetçe, sonuna kadar savunacağız, eskiden da savunurdum, şimdi da savunacağız… Zaten bu bizim bir hayat tarzımız oldu.

Lefkoşa’ya baktığımda: Lefkoşa’ya ben geldiğimde, size söylediğim gibi, dolu dolu bir Lefkoşa bulduydum… Lefkoşa, cumbalı evleriyle, insanlarının o evde kalmalarıyla, yaşamalarıyla güzeldi – zaten evler ne zaman yaşar? İçinde insan varsa yaşar. Eğer içinden insanlar çıkarsa, artık onlar zaman içinde kiremidi kırılır, yağmuru akar, merteği çürür, çöker, sonra duvarları çökmeye başlar… Gider… Şimdi Lefkoşa’yı da eğer biz, eskiden olduğu gibi bir Lefkoşa yapabilirsek, en büyük mutluluğumuz budur. Zaten bizim siyasilerimizin her daima söylediği bir olay vardır – “Biz turizm yaparız gardaş, memleketimiz turizm memleketidir” derler… Politikacılar eğer derse ki “Bizim lokomotif sektörümüz turizmdir”, “Buyurun” derim kendilerine, “İşte bir Lefkoşa vardır önünüzde, yapın yapacağınızı…” Ancak gene benim inancım odur ki, Viktorya Sokağı örneğinde gördüğüm, Kıbrıs meselesi çözümlenmeden, ne kadar restorasyon yapılırsa yapılsın, en sonunda gittiğiniz gibi, işte restore edilmiş, bazılarının dışını yapmışlar, iç kısmı gene barhanadır, Kıbrıs meselesi çözülse, bunları biz restore edelim, işyerleri çıksın dışarı… İnsanlar Lefkoşa içine gelmeye teşvik edilsin ve böylece Lefkoşa’yı biz bir güzelleştirelim, kuralım… Ancak bu yarım Lefkoşa’yla değil, barış içerisinde, barışı yakalayan insanlar olarak Lefkoşa’nın o bölünmüşlüğünü, genelde de Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü kaldıralım orta yerden ki gerçek anlamda biz yandık, bizden sonrakiler de aynı şeyi yaşamasın. Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri, sen de başkasına yapma diye bir olay vardır, onun gibi bir şey…

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
261AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin